YEKTA KOPAN: “YAŞÇILIK, SESSİZ BİR AYRIMCILIK BİÇİMİ”

Kültür sanatın pek çok alanına değerli katkılar sunan yazar Yekta Kopan, raflara çıkmış ilk çocuk kitabıyla bu defa küçük okuru incelikli bir romanla selamlıyor. Kopan’ın Can Çocuk tarafından yayımlanan kitabı “Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem”, yaşçılık (ageism) konusuna dikkat çekerek yaşlılığın maruz kaldığı ayrımcılığı hem mizahla hem de bir tutam hüzünle ele alarak insanın yüreğini sarıp sarmalıyor. Yekta Kopan ile benim de okumaktan büyük keyif aldığım bu sıcacık kitabını konuştuk.
SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com
Yekta Bey öncelikle bağımsız kültür sanat sitesi Ajandakolik’e hoş geldiniz. Nasılsınız, günleriniz nasıl geçiyor?
Çok teşekkür ederim. Yoğun bir çalışma temposu içindeyim. Çalışmak, günlerimin güzel geçmesini sağlıyor. Dilerim sizin için de günler güzel geçiyordur.

Bugünlerdeki en büyük heyecanlarınızdan biri hiç kuşkusuz yeni çıkan ilk çocuk romanınız olmalı. “Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem”i henüz bitirdim ve kitabı okurken epey duygulandığımı söylemeliyim. Bir ilk olması bakımından da oldukça önemli. Şimdiye kadar daha çok yetişkinler için romanlar, hikayeler yazdınız. Çocuklar için de kaleme aldığınız kitaplar oldu ama bu bir roman… Neler söylemek istersiniz?
Aslında daha önce Fil Biblosunun Başına Neler Geldi isimli bir çocuk romanı yazmıştım. O kitap, bir bankanın karne hediyesi olarak çocuklara ücretsiz dağıttığı bir romandı. Dolayısıyla bu kitap, raflara çıkmış bir çocuk romanı olarak ilk. Daha önce okul öncesi ve daha küçük yaşlar için yazmıştım ama Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem ile bambaşka bir yaş grubunun dünyasına girdim. Uzun zamandır istediğim bir şeydi bu. Yetişkinler için yazdığım bir kitaptan daha uzun süre üstünde çalıştım. Çünkü mesele sadece anlatmak değil, aynı zamanda çocukların iç sesine saygı göstermekti. Mizahın dozunu, hüznün süresini, kelimelerin sıcaklığını tekrar tekrar tarttım. Bir çocuk karakterin gözünden yazmak, didaktizme düşmeden bir derdi aktarmak kolay değil. Ama aynı zamanda çok öğretici bir süreç.
“Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem”, torun Kerem’in gözünden aslında Namık Dede’sinin hikayesi bir bakıma… Anneannesi ölünce dedesiyle aynı evde yaşayan Kerem’in dünyasından ailesinin dedesiyle olan ilişkisi, dedesine olan bakışı, onu pek de mutlu etmiyor. Hatta yaralıyor. Ve bir gün Namık Dede evden ayrılınca olaylar gelişiyor. Aslında hüzün de heyecan da farkındalık da o zaman başlıyor.
Bu romanın kalbinde üç kuşak arasında kurulmaya çalışılan bir köprü var. Uzun süredir çocukların kendilerine ait bir dünya kurma çabaları – mesela ağaç evler, gizli kulübeler, çadırlar – beni düşündürüyordu. Sonra bu dünyalarda sadece çocukların değil, büyüklerin de yer alabileceğini hayal etmeye başladım. Ağaç evlerde yaşayanlar çocuklar değil de görünmez hâle gelen yaşlılar olsaydı? İşte o anda yaşlılık, görünürlük, kuşaklar arası bağlar gibi temalar bir araya geldi. Yaşçılık (ageism), sadece bir istatistik ya da akademik bir başlık değil; hayatlarımızda çok somut sonuçlar doğuran, sessiz bir ayrımcılık biçimi. Namık Dede karakterini yaratırken, bu ayrımcılığa mizahla ve sevecenlikle yaklaşmak istedim.
“TEKNOLOJİ HAYATIMIZIN BİR PARÇASI AMA BAZI BOŞLUKLAR SADECE KALPTEN KALBE KURULAN BAĞLARLA DOLUYOR”
Kitabın daha ilk sayfalarında Kerem’in yapay zekâyı ne kadar aktif kullandığına tanık oluyoruz. Hayatımızı günden güne iyice sarıp sarmalayan yapay zekaya da bir çocuk kitabında ilk defa rastlıyorum. Bugüne kadar en azından bizim yazarlarda bunu kullanan bir isme denk gelmedim. Hikâyenin ortaya çıkışında yapay zekânın da etkisi var mı?
Yazdığım her şeyde gündemin, güncel olanın peşinde koşarım. Yapay zekâ, günümüzün belirleyici dinamiklerinden biri. Eminim bu konuyu ele alan başka kitaplar da vardır; bizde ya da dünyada… Ama benim için önemli olan, bu olguyu bir teknoloji haberi gibi tartışmaya açmak değil, gündelik hayatın içinden, doğal bir parça gibi göstermekti. Tıpkı buzdolabı, televizyon ya da cep telefonu gibi… Kerem’in hayatında Dragon adlı bir yapay zekâ var. Ona ödevlerinde yardım ediyor, bilgi sağlıyor, sesli yanıtlar veriyor. Ama bir yandan da dedesinin yerini yavaş yavaş aldığını fark ediyoruz. Bu da günümüzün çocukları için çok tanıdık bir durum. Evet, bilgiye hızla ulaşıyoruz ama o bilgiyle kurduğumuz duygusal bağ nedir? Dragon çok şey biliyor ama Kerem’in söylediklerine gülmüyor. Ya da birlikte parkta bisiklete binmiyor. Bu çelişkiyi göstermek, yapay zekâyı kötülemek ya da övmek için değil; insan ilişkilerinin yerini ne kadar ve nasıl doldurabileceğini düşündürmek için önemliydi. Teknoloji hayatımızın bir parçası ama bazı boşluklar sadece kalpten kalbe kurulan bağlarla doluyor. Bunu çocuklara da doğrudan anlatmak yerine, Kerem’in yaşadıkları üzerinden göstermeyi seçtim.

Toplumsal bilincin artması bakımından “Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem”, çok değerli bir konuya dikkat çekiyor. Yaşlıların görünürlüğünün çoğalmasını, onları topluma ve hayata kazandırmanın gerekliliğini fısıldıyor. Hatta fısıldamıyor, direkt yüzümüze vuruyor ama tatlı tatlı ama epey duygusal… Hikâyeyi yazmadan önce yaşadığınız bir olaydan mı yola çıktınız?
Yaşadığım tekil bir olay değil ama dünyanın gidişatı, demografik yapının hızla değişmesi ve bu değişimin toplumsal yansımaları beni bu konuyu yazmaya yöneltti. Bir süredir “aktif yaşlanma”, “yaşlı hakları” ve özellikle “ageism” yani yaş ayrımcılığı üzerine okuyor, düşünüyor, notlar alıyordum. Dünya nüfusu giderek yaşlanıyor. Türkiye de bu değişimden muaf değil. Ama hâlâ yaşlılıkla ilgili kalıplar çok katı: Yaşlanan birey ya bilgece susmalı ya da sessizce bir kenara çekilmeli gibi görünmez bir beklenti var. Oysa hâlâ üretken, hâlâ öğrenen, hâlâ aktaran milyonlarca insan var. Zihnimizde hep bir “romantik yaşlılık” algısı var. Neşeli, az konuşan, hep torunuyla oynayan, anılarını anlatan, bayramlarda ziyaret edilmesi yeterli olan yaşlılar istiyoruz çevremizde. Yaşlanan bireylerin yalnızlıkla, değersizlik hissiyle, dışlanmışlıkla nasıl mücadele ettiğini görmüyoruz. “Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem”i yazarken bu görünmezliği göstermek, ama bunu doğrudan ders veren bir üsluptan kaçınarak, hikâyenin içinden sezdirmek istedim. Çünkü mesele sadece bireysel bir hikâye değil, sosyolojik bir tartışma aynı zamanda. Bence artık yaşlılık da gençlik kadar politik. Kent planlamasından sosyal ilişkilere, kamusal mekânlardan aile içi iletişime kadar her şeyde yaşlıların sesi daha çok duyulmalı. Bu kitap biraz da o sesi büyütme çabasıydı.
“ZAMANIN ESNEYEBİLECEĞİNİ HATIRLAMAK, SADECE ÇOCUKLARIN DEĞİL, HEPİMİZİN İŞİNE YARAR”
Okurken en çok hoşuma giden şeylerden biri Kerem’in zaman algısı oldu. Kimi zaman geçmek bilmeyen zaman, ona iki yıl gibi gelirken bazen 45 dakikalık ders beş dakikada bitiyor. Gerçekten de zaman tam bir “lastik”, sizin deyiminizle! İnsanoğlunun zamanla alıp veremedikleri hiç bitmeyecek gibi görünüyor, ne dersiniz?
İnsanlığın temel meselesinin zaman olduğunu düşünürüm. Zaman bizi yaşlılığa ve sonrasına taşıyan, kaçınılmaz, dönüştürücü bir yolculuk. Bir ömür boyunca bunun farkındayız; bazen unutur gibi oluruz ama zaman her şeyi hatırlatır. Çocukken bu farkındalık daha sezgisel bir düzeyde. Zamanı takvimlerle, saatlerle değil, hislerle ölçeriz çocukken. Bir tatil günü uçar gider, bir ders saati bitmek bilmez. Bu yüzden “lastik zaman” benzetmesini sevdim. Zamanın uzayıp kısalması, çocukların doğuştan sahip olduğu şiirsel bir algı aslında. Büyüdükçe onu katı bir takvime, bir telaş makinesine dönüştürüyoruz. Oysa zamanın esneyebileceğini hatırlamak, sadece çocukların değil, hepimizin işine yarar.
Romanın duyarlı ve duygusal metnine Yusuf Tansu Özel’in çizimlerinin de çok yakıştığını söylemeliyim. Yazar çizer ilişkisinin çocuk edebiyatında yeri yadsınamaz. Sizin bir iletişiminiz oldu mu? Özel ile, birlikte mi ilerlediniz?
Yusuf Tansu Özel ile çalışmamı sağladıkları için Can Çocuk ekibine ve özellikle editörüm Mehmet Erkurt’a teşekkür etmeliyim. Çizimler bana ilk ulaştığında büyük bir heyecan yaşadım. Gerçekten de “İşte bu!” dedim. “Kerem’in dünyası tam olarak böyle görünmeli.” O anda, metindeki o çocuksu mizahı, duygusal tonu, mahalle atmosferini çizimlerde de hissedebildim. Yusuf Tansu Özel, ne yaptığını çok iyi bilen, atmosfer yaratma ve karakterlere hayat verme konusunda olağanüstü sezgileri olan bir çizer. Bu yüzden kendisinden özel bir talebim olmadı. Bazen bir yazar çizerle detaylı bir geri bildirim süreci yaşar ama bu projede hiç ihtiyaç duymadım. Çünkü o zaten hikâyeyi bütün damarlarıyla okumuş, içselleştirmişti.
Çocuklar için yazarken özellikle dikkat ettiğiniz şeyler neler?
Çocuklar için yazarken özellikle dikkat ettiğim şeyler çok net: Dil ve samimiyet. Pedagojik sorumluluk, karakter derinliği, olay akışının ritmi elbette önemli ama benim için esas mesele, çocuğun okurken kendini kandırılmış hissetmemesi. Çocuklar çok net; abartıya, yapaylığa tahammülleri yok. O yüzden samimiyet çok önemli.
Üzerine çalıştığınız yeni bir roman var mı? Ve yine çocuklar için yazmayı düşünüyor musunuz?
Üzerinde çalıştığım birden fazla kitap var. Bu kitapların arasında bir çocuk kitabı da var. Ama yalnızca kitaplarla sınırlı değil çocuklara yönelik üretimim. Son dönemde çocuklar için yazdığım tiyatro oyunları da oldu. Hatta bu sezon İş Sanat sahnesinde sahnelenecek olan “Hişt Hişt” adlı çocuk oyunum bunlardan biri. Bu oyun hem çocuklara hem de yetişkinlere seslenen bir yapıya sahip. O yüzden çok heyecanlıyım.
Namık Dede’nin Kerem’e verdiği Jules Verne kitapları da beni geçmişe götürdü bir çırpıda… Sizi “büyüten” kitaplar hangileri?
Açıkçası bu soru bana yetişkin kitaplarıyla ilgili olarak da sorulduğunda tek tek isim vermekten, bazı kitapları özellikle işaret etmekten hep çekinmişimdir. Çocukken çok sayıda kitap okudum. Hatta yaşımın çok ötesinde, daha anlamadan, sadece kelimelerin peşine takılarak okuduğum kitaplar bile oldu. Benim için bir kitabın tamamından çok, içindeki bir sahne, bir karakter ya da sadece bir benzetme heyecan verici olabiliyordu. O yüzden bir liste vermektense şöyle diyebilirim: Beni büyüten tek bir kitap değil, “okumak”tı.
Çocuklar “Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem”i okumalı çünkü… Üç noktayı doldurur musunuz?
Benim için en zor soru bu. Hiçbir zaman kendi kitaplarımı tavsiye edemedim. Bu kitap için de şöyle diyeyim: İçlerinden gelirse okusunlar. Ya da şöyle özetleyeyim; hayata ve yetişkinlerin dünyasına “Badaboooom!” demek istiyorlarsa mutlaka okusunlar.