“ONUN ŞAHSİ CEHENNEMİ” FİLM ELEŞTİRİSİ

Neon ışıklar, gerçeği büken kimlikler ve bilinçaltını belirginleştiren sisler eşliğinde yönetmen Nicolas Winding Refn, alışık olduğumuz sinemasındaki biçimsel izlerin oluşturduğu yeni bir hipnozun peşine düşüyor. Mesafesini olabildiğince koruyarak izleyicilerin konvansiyonel beklentileriyle kendi hülyalarının arasına bir perde çekiyor. Ülkemizde 24 Temmuz itibarıyla vizyona giren Onun Şahsi Cehennemi (Her Private Hell); Dario Argento, Alfred Hitchcock ve Brian De Palma başta olmak üzere birçok usta isme selam duruşu niteliğinde.
YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com
Çöken bir sisi görmek için göz kapaklarımızı birbirine yakınlaştırmamız gerekir. Kıstığımızda, bakışlarımızı onun içinde kaybettiğimizde görebiliriz bu su damlacıklarının içini. Dışarıdansa karşısındakini görmeyi reddeden biri gibi görünürüz. Bakışlarımızla sınadığımız belirsizlikleri meşru kılan bir eminliktir bu. Emin olamadıkça onun belirginliğini anlarız. Belirsizliğin, bir kayboluşla kesin olmayanın yanı başında beklediğini hatırlarız. Yuttuğu ufku göremeyince önce teslim oluruz, sonrasında da kendi başımıza kaldığımızı öğreniriz. “Endişelenmen gereken sis değil, onun getirdikleri” denir filmde. Bütün bir şehri kaplayan sis, yol almayı doğrudan engellemez. Ulaşmamız gereken mesafeyi kaybetmemizi ister yalnızca. İlerledikçe içerisinde kaybolacağımızı, yönümüzü kaybedeceğimizi düşünürken, içerisinde gördüklerimiz yine kendimize dair olanlardır. Göz bebeğinin arkasında saklanan izler bazen bir çırpıda silikleşebilir. Belki de ölüm böyle bir şeydir. Zira burada renkler solmuş, muğlaklıkların tercümesi hâkim kılınmıştır. Peki o halde sise doğru ilerlemek kimin seçimidir?
Onun Şahsi Cehennemi, havada asılı kalan sisi dağıtamayanların hikayesi. Ona doğru ilerlemek ise bu muğlaklığı kabul edenlerin denediği bir yüzleşmenin gerekçesi. Görmeyi reddettiğimiz bu gezegendeki her adım arkamızdaki ufku yeniden görebilmek için. Çünkü bu alanda sis dağıldığında değişenler; şehirler ya da denizler değil, sadece ona bakan gözler. Tıpkı Leatherman ile karşılaşırken ardına kadar açılan gözlerin insanın kendi şahsi cehennemine bakıyor olması gibi.
Neonların Gölgesinde Zamansız Bir Peri Masalı
Daha önce “Sürücü” (Drive, 2011), “Sadece Tanrı Affeder” (Only God Forgives, 2013), Neon Şeytan” (The Neon Demon, 2016) gibi filmlerin yönetmenliğini üstlenen Nicolas Winding Refn, nedenselliği neredeyse tamamıyla saydamlaştırıyor. Elde edilen sonuçları ise ekranın her bir tarafına sıkıştırdığı bulmacalar vesilesiyle resmediyor. Film fütüristik bir şehirde geçer. Hikâyede Elle, narsist bir sosyopat olan babası Johnny Thunders’ın bilimkurgu filmi için zamanını Kule Otel’de geçirir. Dışarıda ise genç kadınların seri katili olan Leatherman dolaşmaktadır. Hikâyenin paralelinde İkinci Dünya Savaşı’ndan gelen Private K. ise Japonya’nın sokaklarında kaybettiği kızını aramaktadır. Onun Şahsi Cehennemi, hipergerçekliğin insanlıkla değil, insanların terk edildiği mekanlarla ve ölümün belirsizliğiyle doğal bir bütünleşmesi gibi. Filmin başrolünde Sophie Thatcher yer alırken kendisine Charles Melton, Havana Rose Liu, Kristine Froseth, Diego Calva ve Hidetoshi Nishijima gibi isimler eşlik ediyor.
Onun Şahsi Cehennemi’nde tekinsizlik, gerçeğin paralelinde gelişen bir gösteri olarak sunulur. Serbest çağrışım her bir öğesiyle karanlık bir peri masalını yaratmak için var olur. Yeryüzü ve gökyüzünün arasındaki denge bozulurken geriye travmaların, duyguların hükmettiği keskin ve sert bir düzlem kalır. Mekanlar arası farklılıklarla sabit kalmış, daimî süren bir uzlaşmama muhakemesine tanıklık ederiz. Henüz ilk dakikalarda Elle bize bunu duyurur ve şöyle der: “Film bir cehennem olacak.” Çekilecek film için hevesli olan Hunter aracılığıyla arzunun gücüne ve dürtüselliğine yönelik bir temsiliyet yapılır. Babasına durmaksızın endişeli, öfkeli ve bıkkın şekilde bakan Elle burada onunla zıt karakterlerdir. Hunter, filmde sıklıkla bahsedilen yıldız tozunun peşindeyken Elle bu tozlardan bir an önce sıyrılmayı ister. Elle’yi bütünüyle kavrayarak onun travmalarına bile sahip olmayı diler adeta. Ancak bu iki karakter bir o kadar da birbirlerinin türevi olarak şekillenirler. İlerleyen süreçte biri yok olurken diğeri de bu dürtüselliği bir savunma mekanizması olarak kullanır. Winding Refn, duygularını aktaracağı diyalogları sayısız kattan oluşan bir merdivenin basamaklarına dizer. Yeri geldiğinde karakterlerini basamakların en tepesinden aşağıya iter. Yeri geldiği zaman bir basamakta durmalarını, nefeslenmelerini ister. Basamakların nereye kadar uzandığını belirleyen kişi yaratıcının kendisidir. Yalnızca o eksiltebilir adımlarımızı. Bizler ise çıktığımız yerden düşebilmek adına her bir basamağın üzerine güçlüce basarız.
Cehennemin Otel Odalarına Adımlarken
Anlatıda karakterlerin birer prototip edasında sembolleştiğine tanıklık ederiz. Ekranda var olurlar ancak genellikle bir sonraki sahneye ulaşamayan bilinçli bir kartonluk içerirler. Filmde defalarca kullanılan sessizce yanıp sönme hali gibi. Biraz olsun belirginleştiğini gördüğümüz bir karakter hemen sonrasında aynı solukta silikleşir. Somut, soyut olanlar tarafından kovalanır. Sis metaforuyla birlikte bu kullanımlar iyi bir ritim yakalarlar. Bu noktada Private K. belki de filmin en hacimli karakteri olarak dikkat çeker. Mesafesi büyük ölçüde diğer karakterlerden farksızdır. Ancak şiddeti ve öfkesiyle ekranın tamamını doldurur. Mesafeli halini davranışları, arayışı ve çözümsüz kalmış özlemi üzerinden dillendirir. Keza o da bir sisin içerisinden çıkarak gelmiştir. Japonya’dan uzanan kolektif bilinçaltının bir ürünü olarak karşımızda durur. Zamanla çözüme ulaşmak için o da olabildiğince keskinleşir. Hatta o kadar mekanikleşir ki fiziksel görünümü Arnold Schwarzenegger’in Terminatör serisindeki unutulmaz karakterini andırır. Burada da fedakâr baba Private K. ve kibirli ebeveyn Johnny Thunders arasındaki zıtlık ele alınır.
Refn bizi fütüristik bir peri masalına götürürken anlatısını da bu doğrultuda kurgular. Mekân tasarımı, dekorlar ve aksesuarlar bile birer sembol görevi görürler. Karakterler otelin odasında sinema perdelerinin alev almasını andıran duvarların içerisindedirler. Filmin “cehennem gibi olacağı” yalnızca dille değil, duvarlara bile kazınmıştır burada. Altın, elmas içeren bazı zincirli takıların sürekli karakterlere takılması kadın bedeninin nesneleştirilmesi ve tüketim aracı olarak görülmesi üzerine doğrudan yapılan bir aktarımdır. Hikâyenin meta bir anlatı olarak film çekimi sürecinde geçmesi bu gösterimin Hollywood’un yozlaşmış beklentilerine yönelik yapıldığının tezahürüdür. Filmin antagonisti olan Leatherman’ın genç kadınların bedenini ikiye ayırarak yok etmesi yine sinema endüstrisinin yok ettiği kimliklere yönelik bir gösterimdir. Bu noktada elmas kaplı eldivenleri ise yine Hollywood’un zarar verici cazibesi olarak okunabilir. Zira Leatherman umut vadeden oyuncu adaylarını bu “değeri yüksek” eldivenlerle katletmektedir. Yıldız tozu metaforu da tıpkı bir tozun rüzgârın ardından dağılabilmesinde olduğu gibi kalıcı olmanın zorluğuna yöneliktir. Leatherman, bu tozların öğütülmesi, dağıtılması için oradadır. Öte yandan Leatherman’ın elleri üzerinden bir çözüm yaşaması ataerkil sömürü düzenindeki gücün ve eyleme geçme halinin ortadan kalkmasıyla ilgilidir. Eldivenlerin Elle’ye sunulması ise sistemin yok edici araçlarının temel bir cinsiyetten öte şekil değiştirebileceğini ifade eder. Yalnızca topyekûn oluşan kolektif bir bilincin, farkındalıkla birlikte bu döngüyü sonlandırabileceğini söyler.
Dominique ve Elle arasındaki bastırılmış, örselenmiş bağlar ise baba figürünün perde arkasında duran kaotik güç hiyerarşisiyle sunulur. Nicolas Winding Refn, yeşili tekinsizlik ve emin olamama halinin bir uzantısı olarak kullanır. Atmosferine uyumlu bir şekilde yeşilin tonunun doğal olmasını istemez. Neon bir yeşili, gerçek dünyadan farklı tonda bir yeşilin belirmesini ister. Bu çerçevede Alfred Hitchcock’un kült eseri Vertigo’yu andıran gölgeli planlar kullanır. Keza Rosemary’nin Bebeği’ndeki (Rosemary’s Baby), kötülüğün gizliliğine atfedilen yeşil kullanımı da bu temalarla ortaktır. Bazı sekanslar Dario Argento’nun nedensellikten uzak kabusvari atmosferle ilerleyen anlatısını hatırlatır. De Palma filmlerinde sıklıkla gördüğümüz gözlemci olduğumuz ancak çaresiz kaldığımız tipik giallo sahnesi de hoş bir eklenti olur. Aynı çerçevede De Palma’nın önemli filmlerinin müziklerini tasarlayan Pino Donaggio‘nun bestelediği film müzikleri zamanlar arası bir atmosfer oluşturur. Donaggio’nun klasikleşmiş yaylıları sayesinde neonlar altında geçmişten uzanan zamansız bir görkem yaratılır. Kan kırmızısı ışıklar, ruhsuz mavi tonlu karanlık sokaklarla magenta rengi arzular üst üste binerek bu alanda kıyasıya bir kapışma yaşarlar.
Onun Şahsi Cehennemi, karmaşık anlatısı içerisinde sinemanın inovatif ve bir o kadar riskli tarafını kurcalayan bir yönetmenin arzusu. Nicolas Winding Refn’ın eseri, kendisinin 2023 yılında yaşadığı ölümcül kalp rahatsızlığı dolayısıyla kişisel bir mücadeleden esinlenme. Haliyle ölüm ekranın her bir köşesinde, ama sanatın eşsiz gücüyle var olduğunu hissetmek de öyle. Ekrandan üzerimize doğru yaklaşan sisin içerisinde kaybolmak, giderek silikleştiğimizin farkında olmak belki de sinemanın en benzersiz alametifarikalarından birisi.