Advertisement Advertisement
ayak analizi

EMİN ALPER’İN “KURTULUŞ” FİLMİ ÜZERİNE…


Ülkemizin önemli yönetmenlerinden Emin Alper, yeni filmi Kurtuluş ile karşımıza çıkıyor. Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı’nın sahibi olan film, coğrafyamızın sarsıcı trajedilerinden Bilge Köyü Katliamından esinleniyor. Festival sürecinden vizyon dönemine dek çeşitli tartışmaların ortasında kalan eser, yönetmenin önceki işlerinden çeşitli izler barındırıyor.

 

YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com

 

Bir meseleyi etraflıca ele alırken bağlamının önemli olduğuna yönelik sayısız argüman duymuşuzdur. “İyi de bağlamı ne bunun?” sorusu hiç kuşkusuz sıklıkla dile getirilen bir soru kalıbıdır. Peki ya zihnimizde hayal ettiklerimizin bir bağlamı var mıdır? Ufukta beliren ahşaptan yapılma ev üfür üfür esen rüzgârın kucakladığı manzarasıyla karşımızdadır ilk başta. Güneş ise olabildiğince tepededir. Yahut gökyüzünden ayrılarak doğrudan toprağın içerisinden doğuyordur o an. Zihnin coğrafyasında imgelerin boyunduruğu hüküm sürer çünkü. Eğer bu eve bir de sahip olunacaksa, onu düşünmekten, hayalini kurmaktan ötesi yoktur. Rüyalar genellikle gerçekte ona ulaşamayacağını bilmenin büyüsüyle imgelenir. Hayaller tam tersi şekilde var olacak gerçeğe dayar sırtını kimi zaman. Tıpkı bir göz kırpmasında olduğu gibi hayal etmek de görebilmekle ilgilidir. Aradan günler geçer, insan o evi yeniden hayal etmek ister. Bazen ilk başta hayal ettiğimiz gibi görünmez çoğu şey. Akla ilk geldiği üzere gerçek ile hayalin çatışması değildir bu. Hayal edilenle yeniden düşlenenin arasındaki itici kuvvet kaybolmuştur artık. İnsan eskisine benzemeyen eve zihninde yaklaşır. Ne üfür üfür esen rüzgâr vardır ne de tepede duran güneş. Belki bu evin yalnızca kapısı ve pencereleri duruyordur ilk hayal edildiği gibi. Zira bir meseleye yaklaşmak için önce eğilmek gerekir. Duvarların olmadığı bir evde pencereler yalnızca camdan ibaret kalır. Ne yazık ki Kurtuluş’ta duvarları örülmemiş bir pencereyi hayal eder. Yani değindiği meseleyi var eden “devleti” yok sayar. Ancak tüm hayallerini bir o kadar devletin yarattığı neden sonucun ortasından kurar. Haliyle ayakta kalan camların arkasından görebildiklerimiz görmekle hayal etmenin arasındadır. Kapıyı iki tarafa örttüğümüzde dışarıda kalan yine biz oluruz. Yani güneşi topraktan doğururuz.

Rüyalar, Korkular ve Çatışmalar

Emin Alper, adını duyduğumuz zaman spesifik sinema anlayışını aklımızda canlandırabildiğimiz yönetmenlerden. Eserlerinin çoğunluğunda ana ekseni; toplumsal ötekileşmenin, somutlaşmış sınırların, kalıplaşan arketiplerin alegorisi belirler. İçsel dünya dış dünyayla daimî bir çatışma içerisinde yer alır. Ucu bucağı olmayan taşra, tekinsizliği sayesinde klostrofobik bir sıkışmanın tezahürüne dönüşür. Rüyalar, kabuslar, korkular ve bastırılmış dürtüler bulunulan dünyanın psikolojik gerilimini besler. Yönetmenin ilk filmi Tepenin Ardı (2012), iki farklı ailenin arasındaki düşmanlığı alegorik biçimde toplumsal ötekileşme üzerinden resmeder. Abluka (2015), dönemin siyasal karmaşası içerisinde Kadir’in kapıldığı paranoyayı merkezine alır. Kız Kardeşler (2019), toplumsal ahlak kalıplarına dair hâkim bakışının oluşturduğu döngüyü yansıtır. Kurak Günler (2022) ise toplumsal sözleşmelerin yok sayıldığı bir kasabada yozlaşmanın eti kemiğine bürünmüş bireyleri mercek altına alır. Bugün ise Kurtuluş ile koruculuk sisteminin oluşturduğu bir düzleme uzanıyoruz. Hikâye, alışageldiğimiz toplumsal çerçevede yine alegorik bir biçimde Bezariler ile Hazeran aşiretinin çekişmesine odaklanıyor. Yıllar sonra terk ettikleri köylerine dönen Bezariler bölgenin koruculuğunu yapan Hazeranlarla toprak anlaşmazlığı içerisinde kalıyorlar. Siyasal çekişmenin ana ekseninde sınır köylere koruculuk için verilen silahlar yer alıyor. Bir nevi feodal yapıya sahip olan bu aşiretlerin arasındaki sorun günler ilerledikçe kontrol edilemez bir boyuta ulaşıyor.

Kurtuluş, 2009 yılında yaşanan vahim Bilge Köyü Katliamının tarihsel konumundan yola çıkıyor. Ancak hikayesini tarihsel trajediyi bütünüyle irdeleyen bir işleyişle kurmuyor. Emin Alper, bu iki köyün yer aldığı coğrafyaya bir çeşit karantina alanıymış gibi yaklaşıyor. İki köyün iç içe geçmiş sıkışmışlığının etrafına kendince geniş bir şerit çekiyor. Bir bilim insanı hüviyetinde mesafesini koruyarak eğiliyor anlatısının rasyonel dünyasına. Çemberin çeperi zamanla küçülüyor. Küçüldükçe köy halkının yerin altına gizlediği korkularını ve bilinçaltında sakladıklarını toprağın üzerine çıkarıyor. Her unsur bireysel vaziyetten toplumsal histeriye varacak gösterimlerle dışa vuruluyor. Karakterlerin insani duyguları fazlasıyla öteleniyor. Bir çeşit dehümanizasyon ortamı yaratılıyor. Korku, öfke ve mutsuzluk hâkim kalıyor burada. Katliamcıların gözünden izlediğimiz anlatı bu nedenle özdeşlik yaratma arzusundan oldukça uzakta. Hazeran aşiretini oluşturan etkenler, güçlü figürleriyle üzerlerinde hâkim olan manevi gücün sınırlarını zorluyorlar. Topraklarda var olabilme adına beliren arzular, manevi kudret ve hakimiyet bağlamında sunuluyor. Yönetmen, karakterlerine sosyolojik temsiliyetler atfediyor. Bu feodal bir yapının içerisinde kanunsuzlukla oluşan silahlanma çekişmesini de kapsıyor.

Kolektif Cinnetin Sınırlarında

Kurtuluş, yönetmenlik melekeleri açısından Kurak Günler’in ardından ileriye doğru atılmış bir diğer adım. Emin Alper, küçük anlarla daha büyük anların dengesini iyi kurgulanmış sahneler eşliğinde aktarıyor. Bu çerçevede sinemasının konvansiyonel sinema izleyicisinin beklentilerine uyduğunu da söyleyebiliriz. Özellikle diyalog yazımı konusunda da yine daha dolu, ayakları yere basan bir metne şahit oluyoruz. Oyunculuklar keza filmin en güçlü kısımlarından. Caner Cindoruk, yakın planlarla yüzü üzerinden tüm ekranı kaplayan bir performans sergiliyor. Filmin din üzerinden dile getirdiği noktalar ülkemizin toplumsal konjonktürü içerisinde kayda değer bir cüret barındırıyor. Ancak buradaki bağlam belirli açılardan dikkate değer sorunlar içeriyor. Bu durum, koruculuk sistemi ve Kürt coğrafyası üzerinden şekillenen bir anlatı içerisinde daha farklı bir yolda ilerlememize neden oluyor. Eser, tüm odağını ve enerjisini oluşan mistik gücün nereden elde edildiğine adıyor. O gücün olanaklarını kimin sağladığına değil. Kışkırtılmanın, kitlesel korkunun ve eylemlerin meşrulaşmasını sağlamanın arkasındaki maneviyatla daha fazla ilgileniyor. Bu bir tercih olsa da ele alınan meselenin büyüklüğü bu manevraları daha tartışmalı kılıyor. Ayrıca olay örgüsü boyunca çeşitli yinelemelere tanıklık ediyoruz. Senaryo benzer üçgen yapıların çıkmazında kalıyor sürekli. Karakterlerin diyalogları, rüyalarla cemaat sahneleri fazlasıyla tekrar içeriyor. Köy halkının farklı kesimlerinin gördüğü düşler filmin içerisindeki “Mesih” anlatısını besliyor. Ancak yinelendikçe etkiyi büyütmekten çok var olmayan bir tepkiyi yükseltmeye başlıyor.

İki köyün arasındaki gerilim yönetmenin sinemasında daha önceden tanık olduğumuz çatışmaları hatırlatıyor. Öncelikle Abluka’da gölgelere saklanan otoriter baskı Kurtuluş’ta yine karanlıkların içerisinden taşıyor. Halüsinasyonla karmaşıklaşan bilinçaltı imgeleri korku sineması öğeleriyle belirginleşiyor. Köy halkından insanlar yönetmenin önceki işlerine benzer şekilde suç işleme eylemine hazırlanıyorlar. Karakterler Kurak Günler’in derin obruklarında olduğu gibi yine simsiyah bir uçuruma düşerken buluyorlar kendilerini. Abluka’daki Kadir ve Kurak Günler’deki Emre gibi Mesut da yaklaşan tehlikeye ilk önce perdenin arkasından bakabiliyor. Tüm bu tanıdık motifler, Kurtuluş’ta şiddetin ve kitle psikolojisinin perde arkasını inceliyor. Yalnızca bireylerin değil kendi sanrıları içinde boğulan koca bir cemaatin kolektif cinnetine hizmet ediyor. Yönetmenin çektiği bu şerit, sinemasının nevi şahsına münhasır unsurlarını ortaya çıkarırken önceki filmlerdeki temsiliyet sıkıntısı belki de ilk kez bu denli sorun teşkil ediyor. Koruculuk sisteminin karar mekanizmasında yer alan devlet, bu alanda silahlanma aşamasının da karar vericilerinden. Dolayısıyla bu coğrafyanın bir nevi habitatını değiştiren, militarize etmeye çalışan bir güçten söz ediyoruz.

Sorumluluğun Sessizliği

Üstünkörü bir dille silahlanma yok etmenin bir önceki aşamasıdır. Kurtuluş’ta ise bu aşamaya imkân tanıyan unsurlara dair herhangi bir kırıntı yok. Günümüz koşullarında bu alandaki öznelerin yaşadığı travmalar ve acılar örtük bir temsiliyetten öte sahici bir haykırışı barındırıyor. Yönetmenin devletin coğrafyadaki görünmezliğini yansıtmaya çalışması kendi perspektifinde yaratıcı bir motivasyon içeriyor olabilir. Emin Alper’in bu denklemin bir hayli farkında olduğunu ufak dokunuşlardan da anlıyoruz. Nitekim Kürt coğrafyası sinemamızda ne yazık ki temsiliyeti oldukça sınırlı kalmış bir alan. Bu nedenle denetimsiz uygulanan, insanların kaderine terk edildiği bir sistemin yarattığı tarifsiz acıya yönelik bir alegori kurarken yönetmene de belirli bir sorumluluk düşüyor. Alper ise yalnızca jandarma temsiliyeti üzerinden yaşananlara yönelik: “Ben size demiştim, yazık oldu” diyen bir diyalog ekliyor. Ancak bu gösterim devlete dair hiçbir şey söylememekten bile daha başarısız oluyor. Zira etkenlerden birisi olan bir parçayı olayın merkezine çekip hiçbir şey olmamış gibi oradan uzaklaştırdığınızda söylenen sözün kendisi de en az temsilin görünmediği kısımlar kadar görünmez kalıyor. Bu hikâyenin anlatılmasına sebep olan failler ne yazık ki kadrajın dışında geziniyor. Biçem açısından tanıdık bir göz yumma haline doğru ilerliyoruz. Coğrafyanın yaşadıkları gözetildiğinde meseleye dair sözü olan bir eserin yeni bir göz yumma pratiği üretmesine maalesef tahammül edemiyoruz.

Emin Alper’in gerek filmografisi boyunca gerekse günümüz şartlarında takındığı cüreti ve denemeleri sinema üreticilerine ilham olması gereken büyüklükte. Ancak yönetmenin kendine özgü kodlarla ördüğü sinema dili her coğrafyayı benzer bir yaklaşımla ele almaya elverişli değil. Kürt coğrafyasının bastırdığı acılar kadar var olma mücadelesi de ne yazık ki etrafına bir şerit çekilerek incelenmeyecek kadar derin. Bu yönüyle, mesele Emin Alper’in ele aldığı sinema araçlarının kapladığı alanın oldukça üzerinde. Kurtuluş, içerisinde iyi çekilmiş kuvvetli anlar barındırsa da metin açısından Kurak Günler’in ardında kalmış bir film.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media