İSTANBUL FİLM FESTİVALİ’NDEN İKİ FİLM: “BİR ARADA YALNIZ” VE “LO-Fİ”

İKSV tarafından N Kolay sponsorluğunda 45’incisi düzenlenen İstanbul Film Festivali 9-19 Nisan tarihleri arasında gösterimlerine başladı. Bu yazıda Festivalin Altın Lale Yarışması’nda yer alan Ali Vatansever’in yeni filmi Bir Arada Yalnız ile Yeni Bakışlar Bölümü’nde yer alan Alican Durbaş’ın Lo-Fi filmlerinden bahsedeceğim.
YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com
Bir Arada Yalnız
İlk uzun metrajı El Yazısı (2012) ardından da Saf (2018) ile karşımıza çıkan Ali Vatansever, yeni filmi Bir Arada Yalnız ile beyazperdeye geri dönüyor. Dünya prömiyerini 29. Tallinn Black Nights Film Festivali’nde gerçekleştiren yapım En İyi Yönetmen ve En İyi Müzik ödüllerinin sahibi olmuştu. Türkiye prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali’nde yapan film Altın Lale Ödülü için yarışırken oyuncu kadrosunda Fatih Al, Esra Kızıldoğan, Onur Gözeten ve Eylül Ersöz gibi isimler yer alıyor.
On dokuz yaşındaki ileri evre kanser hastası olan İzzet, günlerini evde istirahat ederek geçirmektedir. Sosyal medya üzerinden oğlunu iyileştirecek yolları arayan Reyhan, eşi Abdi ile şifalı olduğu söylenen bir otun peşine düşer. İzzet’in odasında kurduğu sanal dünya onun yeni gerçekliği olur. Günlerini eriten hastalığı ise hemen yanı başında durmaktadır.
Ali Vatansever’in Bir Arada Yalnız’ı, nihai çözümün ne yazık ki yer almadığı dünyada şifayı arayanlarla kaçışı kovalayanların hikayesi. Ana karakterimiz İzzet için kullandığı sanal gerçeklik gözlüğü nefes aldığı evreni görmemesini sağlayan bir paravan. Yani, başka bir noktadan görebilmeye yarayan öteki bir araç. Bu, başkaları için sadece sıradan bir oyunken onun özgürce var olabildiği tek alan. Tıpkı vücuduna yapıştırmak zorunda kaldığı morfinler gibi. Zira böylesi ağır bir acıya duyarsızlaşmanın tek yolu o bedende var olmamak. Ancak yaşanılan bu alanda, bedenden uzaklaşmaya çalışan ruhun bile kaçabileceği bir köşe yok. Toplu konutların arasında kameranın süzüldüğü kaleydoskopu andıran sahne bu hissin doğrudan yansıması. Sıkışmışlık, tükenmişlik ve kabullenmeye yönelik her hamle burada bir türevini doğuruyor. Duvarlar gittikçe sıkışıyor. İzzet’in tek manzarası olan bu yapılaşma sadece görsel bir ağırlık değil. Camdan içeri sızan, salondaki hasta yatağına onunla uzanan güçlü bir oksimoron.
Karakterlere dair çoğu unsur gündelik yaşamdan farklı mücadeleler için kenara ayrılmış vaziyette. Uyanılan her sabahın, görülen her nesnenin ve tüm planların içerisinde farklı bir gerçekliğin izi var. Çünkü yalnızca İzzet değil tüm ailesi de bu diğer gerçekliğin parçası. Futbol oynarken kazandığı kupayı küllük olarak kullanan İzzet’ten, onun inlemelerini duymamak için minibüste uyuyan Abdi’ye kadar. Hepsi var olmakla geçmişin kendi içerisindeki çatışmasından doğan izler. Bu mukavemeti yenmek için onu ne kadar sırtlarsak sırtlayalım, sonunda yere birlikte düşeriz. Ancak şifalı olanı aramak için yürüdüğümüz yolu yine o bedende var olmamayı düşünerek bırakabiliriz. İzzet ve Abdi’nin ay ışığında kaybolmanın ritimlerine kendilerini bıraktıkları gibi.
Ali Vatansever, sinemamızda genellikle benzer hikayelerin başvurduğu istismar duygusunu olabildiğince öteliyor. Yaşanılan rahatsızlığa karşı hissettiğimiz duyguları hastalığın kendisinden oluşturmuyor. Yarattığı karakterlerin ilişkilerinden kurmayı hedefliyor. Reyhan ile İzzet’in anne-oğul ilişkisini alışılagelmiş dinamiklerden farklı bir konuma yerleştiriyor. Hikâye; öfkenin, çaresizliğin ve bıkkınlığın ağırlığını her şeye rağmen tebessümü ekleyerek hafifletiyor. Tıpkı İzzet’in sanal gerçeklik oyunundaki manzarada olduğu gibi hayal kurabilmek görebilmekten önce geliyor. Anlatı boyunca yönetmenliğin arşa çıktığı güçlü sahneler izliyoruz. Teknolojinin gerçek hayatla olan kesişimine yönelik farklı, iyi düşünülmüş fikirlerle karşılaşıyoruz. Vatansever, başka bir gerçekliğin kimileri için mümkün olduğunu yönetmenlik melekeleriyle aktarıyor bize. Üstelik bunu sanal gerçeklik gibi çoğu insanın aşina olmadığı uzak bir noktadan pürüzsüzce başarıyor.
Bir Arada Yalnız’da kimi zaman metnin diyaloglar vesilesiyle düştüğüne tanık oluyoruz. Karakterler yer yer filmin mesaj kaygısının doğrudan dillendiricisi gibi hareket ederek o anın ritminden ve atmosferinden kopuyorlar. Dolayısıyla bazı noktalarda karakterlerin karar mekanizmalarına, davranış motivasyonlarına karşı da yabancılaşıyoruz. Film süresince hiç kuşkusuz Onur Gözeten ve Esra Kızıldoğan enfes bir oyunculuk performansı sunuyorlar. Esra Kızıldoğan tüm enerjisiyle ikinci perdenin sonuna dek sırtlıyor filmi. Ali Vatansever, tüm unsurlarıyla Bir Arada Yalnız ile sinemamızda farklı bir yolu takip ediyor. İyi bir yönetmenlik ve oyuncu performanslarıyla günümüzün perspektifine dair kayda değer anlar yaratmayı başarıyor.

Lo-Fi
Daha önce Toprak (2017) ve Uzak Ayna (2022) adlı kısa filmleriyle tanınan Alican Durbaş, ilk uzun metrajı Lo-Fi ile karşımıza çıkıyor. Dünya prömiyerini 29. Tallinn Black Nights Film Festivali’nde yapan yapım Türkiye prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali kapsamında gerçekleştirdi. Festivalin “Yeni Bakışlar Bölümü’nde” izleyici karşısına çıkan filmin başrollerinde Furkan Kalabalık ve Ceren Koç yer alıyor.
Otuzlu yaşlarının başlarında olan Defne ve Emre, güneş ışığının odayı aydınlatmasıyla uyanırlar. Işıkların rengi ve odağı sayısız kez değişir. Aydınlananlar, karanlıkta kalanlar evin içerisinde ayrılır. Defne tüm sözlerini Emre için söyler. Emre’nin onu ne kadar duyabildiğini evin içerisine saklanan kalıcı izler belirleyecektir.
Alican Durbaş, anlatısını ayrılmanın merkezinden kuruyor. Zamanın kendisi, geride kalmışlıkları ve birtakım farkındalıkları gün yüzüne çıkarıyor. Kendi kabuğuna çekilmiş dış dünyadan izole bir çifti izliyoruz. Eve vuran ışığı bile o evin içerisinde büyütebilen bir figür olarak resmediliyor, Defne. Karakter, çoğu kez konuşsa da Emre onu duymuyor. Uyumaya çalışıyor, duş alıyor ve yanmayan çakmak hakkında Defne’nin söylediği üzere; “Bir çocuk gibi söyleniyor.” Emre, her haliyle henüz olgunlaşmamış bir karakter. Kendisine verilen değeri karşısındakine veremeyen, evinin içerisindeki çadırda izole olmayı yeğleyen bir profilde. Alican Durbaş, Lo-Fi’da ilişki çerçevesinde yaşanmışlığa yönelik hissiyatı sahici olan bir hikâye sunuyor bizlere. Bir evin hangi insanla beraberken dolu olduğunu, geç farkına varan bir karakter üzerinden resmediyor. Bazen bir konumda eğer yaşanmışlıklar fazlaysa onu yalnızca hafızasında değil görsel olarak da ölümsüzleştirmek ister insan. Emre, evden çıkarken tam da bunu yapıyor. Evde kalan izlerle kendi benliğine sinmiş izleri yakalamaya çalışıyor. Evin tüm boşluklarını dolduran Defne ise tüm eşyaların çıkarıldığı bir evde sadece hayallerinin bir parçası olarak belirebiliyor.
Lo-Fi, tek mekânda geçen anlatısı boyunca görsel olarak farklı perspektifler sunuyor. Sanat yönetimi ve müzikleriyle bu görsel dili süslüyor. Filmin müziklerini yapan Eylül Çekirge iyi bir işe imza atarken Gülinler’in “Yanıyor” adlı şarkısı anlatının tonuyla uyumlu bir kesişim içeriyor. Hikayedeki ev bir ilişkinin hem büyüdüğü hem de tükendiği yer aslında. Yönetmen de bu sönmüş alevden kalan külleri evin tüm duvarlarına kazıyor bir nevi. Dolayısıyla bu dar alanda oluşturulan potansiyeli yüksek olan fikirleri doğrudan hissedebiliyoruz. Ancak yaratılan atmosfer dışında metin için aynı cümleleri kuramıyoruz. Evi sığınak gibi gören, kendi kabuğunu aşamayan bir karakterin üzerinden sunulan meseleler aslında belirli bir zemine oturuyor. Buna rağmen gerek diyaloglar gerek karakter tutumları açısından işlevsel bir yapıya bürünemiyor. Defne’nin sesini bir türlü duyuramaması gibi fikirler ne yazık ki izleyiciye tam olarak geçmiyor. Film, sanki Defne ne zaman konuşsa o zaman birtakım sorunlar daha ön plana çıkıyor. Yani, biçim ve içerik yönünden derin bir uyumsuzluk yaşanıyor. Emre karakterinden esasla senaryonun da olgunlaşamadığını söyleyebiliriz. Lo-Fi’ın içerisinde yaşanmış bir ilişkiden düşen bir sürü sahici parça var. Fakat bu parçaların işleyişi maalesef evdeki izlerin fotoğraflandığı sahneye benziyor. Kamera ne zaman hareket etse o zamanlarda bize kalanların sayısı artıyor.