Advertisement Advertisement
ayak analizi
AjandaKolik Reklam

OAK CADDESİ’NİN SONU: YILIN EN EĞLENCELİ FİLMLERİNDEN


Yönetmen David Robert Mitchell’in yeni filmi Oak Caddesi’nin Sonu (The End of Oak Street) bizi 80’ler sinemasının parıltısından ulaşan bir nostalji serüvenine sürüklüyor. Ülkemizde 14 Ağustos tarihinde vizyona giren film, çekirdek bir ailenin yaşadığı banliyönün beklenmedik bir olay sonucunda milyonlarca yıl öncesine ışınlanmasını ele alıyor. Amerikan rüyası temsilinin devasa dinozorlarla kuşatıldığı bu bilim kurgu hikâyesi yılın en eğlenceli işlerinden.

AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com

 

Pastel renkte müstakil evler, birbirlerine temas eden, komün olarak eğlenen insanlar, renkli kalabalık barbekü partileri ve bugünden farklı düzeyde birbirine yaklaşan aileler… 1982 yazının Michigan’ındaki Amerikan banliyösünün en cümbüşlü en müşterek zamanlarından birisindeyiz. Öyle ki bu alandaki tüm sıkıntılar ilk olarak ötelenmek, sonrasında çözümlenmek ve yeni bir büyüyü sağlamak için oradalar. Üstelik bizi bekleyen sihre dek yeni bir çözümü doğurmayı arzuluyorlar. Ta ki gece yarısı mahallenin üzerinde büyüyen gizemli bir ışığa tanıklık edene kadar… Bu “parlama” kıyametin değil, değişimi başlatan ve giderek çoğalan büyünün serpilen ilk tozu aslında. Nitekim pencereden içeriye sızdığı zaman Platt ailesini milyonlarca yıl öncesine ışınlar. 1982’nin cıvıltılarını irili ufaklı dinozorlarla devasa yılanlar ayaklar altına alarak susturur. Gün biterken yitirilen sesler, atılan çığlıklar ve ateşlenen mermiler yeniden bu banliyöde var olmak içindir. Platt ailesinin kaçtığı dinozorlar ve vahşi yaratıkların hepsi bugünün sosyoekonomik sıkıntılarının düzelmesi için durmaksızın devşirilen Amerikan rüyasının kestiği ideolojik faturadır. Bembeyaz çitlerle örülmüş yeşil çimenleriyle 1982 Amerika’sı, varoluşsal tehdidin olmadığı aile içi krizlerle nefes alır. Yaklaşmakta olan zaman aşırı dış tehditler her zaman olduğu gibi yeni bir iktidarın nedeni olacaktır. Bu kez iktidarı elde edenler, refahlarını çizdikleri sınırların dışında kalanları kurban etmeye borçlu olan öznelerdir.

“Peşimdeki Şeytan” (It Follows, 2014) ve “Gölün Altında” (Under the Silver Lake, 2018) gibi yapımlarla tanıdığımız yönetmen David Robert Mitchell, bu kez konvansiyonel sinemanın yakın dostlarından olan dinozor ve devasa yaratıklarla dolu Spielberg çağrışımlı bir anlatının peşinde. Filmin oyuncu kadrosunda Anne Hathaway, Ewan McGregor, Maisy Stella ve Christian Convery gibi isimler yer alırken usta müzisyen Michael Giacchino filmin müziklerini üstleniyor.


Bedeninin Üzerine Bas ve Uzaklaş

David Robert Mitchell, kamerasını her zaman olduğu gibi gündelik bir konuma yerleştiriyor. Metnini yalnızca bilimkurgu ya da fantastik öğelerin çıtası altında elemiyor. Memnuniyetsizliği, içe sığınmayı, fedakarlığı, kahramanlığı ve hayatta kalma arzusunu birbirinin üzerine bastırıyor. Aralarında hem zıt hem de yakın ilişkiler bulunan bu kavramlarla oyuncaklı bir ilişki kuruyor. Ekrana sıkıştırdığı vahşetin sayesinde sınırın nereden çizildiğini, dönüşümün hangi yönden başladığını vurguluyor. Doğal olanın karşı konulmaz içtenliğini karakterlere yönelik bir koruma kalkanına dönüştürüyor. Zira zaman ilerledikçe haneye sinen yapaylık ekrandaki her şeyi tamamıyla ters yüz edecektir. Koşuşturma sekansları, karakterlerin kararsızlıkları aracılığıyla eşiğin ne zaman atlanacağı hakkında izleyiciye gizli bir pusu kuruyor. Tüm engebelerin perde arkasında devam etmekte olan bütüncül bir operasyon vardır çünkü.

Platt ailesinin sıkışmışlığı bulunduğu konumla ilgili. Onları yeniden mutlu kılacak şey şimdiki hallerinin üzerine basarak başka bir gerçekliğe zıplamaktır. Bu gerçekliğin yeni olarak tanımlanmasını sağlayan yegâne şey ise aslında eskiye ait olmasıdır. Yeni gerçekliğin içerisinde memnuniyetsizliklerin, maddi imkansızlıkların ve geçmiş statü kayıplarının esamesi yoktur. Normalin yaratımı olan hiçbir şey burada bir anormalin yarattıklarından daha samimi değildir artık. Bu mahallede dönüşüm adına kaybedilen insanlar tıpkı yazıcıdan çıkmış bir kâğıdın üzerine üst üste basılmış yazılar gibidir. Beyaz sayfada beliren mürekkep bize okuyacağımız şeyleri gösterir. Onun üzerine binen bir diğer mürekkep görüneni görünmez kıldığı gibi artık neyin yazıldığını da anlamamıza engel olur. Esasında hayat da böyle değil midir? Bireysel olandan tüm topluluklara uzanan bu zamansız deryada kurulu olan her şeyin çoğunlukla bir bedeli vardır.

Söz konusu bir trajedi ise unutmaya çalışmanın belki de ilk denemesi içgüdüsel olarak onu bastırmaktır. Bastırılanlar zamanla benliğimize sirayet eder, bizimle büyür ve belki de gözlerimizin arkasındaki bir yeri kaplar. Güneşin önüne çekilen buluttan bir şerit gibidir sanki. Bastırılanlar, yalnızca zihnin çözemediği meşgalelerden ibaret değildir. Bir insanın derisinin altında saklanan kemiklerini içine doğru daha da itmesine benzer. Platt ailesinin ve başta Denise’in varoluş kaygısıyla yaptığı da büyük oranda budur. Onlar, yeni bir hayata doğru zıplarlarken kendi bedenlerinin üzerine birer birer basarlar. Güçlerini yeni olana uzandıkları eski bedenlerinden alırlar. Kurtulmak için kemiklerini daha da dibe itmek isterler. Böyle bakınca, bu bastırma eylemi insanın kendi bedeninin üzerine basmasına benzemiyor mu? Platt ailesinin yaptığı gibi bastırma dürtüsü aslında insanın kendi üzerine basarak yeni bir gerçekliğe zıplamaya çalışmasından başka nedir ki?

İki Ayaklı Acımasız Silahlar

David Robert Mitchell’ın bir diğer kayda değer işleyişi Amerikan banliyösünden evrensel konjonktüre ulaşan savaş ve sığınma anlatısı. Yönetmen bu tarafta cesur ve direkt bir mesaj kaygısı gütmese de aile üzerinden incelikli, kolektif olarak büyüyen bir sığınma psikolojisi aktarıyor. Bir sokağın ablukaya alınması ve kuşatılmasıyla başlayan bu hikâyede çaresizce evlerine sığınan ailenin savunma stratejilerine odaklanıyoruz. Mahallenin milyonlarca yıl öncesine dönmesine neden olan ışık patlaması tüm mahalleyi aydınlatacak güçteki bir bomba tasvirini andırıyor. Meteor yağmuruyla yok olduğu söylenen bu tür yine toprağa düşen güçlü bir ışıkla karşımızdadır.

O geceye dek ailenin tek dış problemi belki de yan komşularıyla aralarındaki sorunlar iken daha büyük bir dış tehdit bu iç sorunları unutturuyor. Tıpkı savaşlarda, toplumsal olarak verilen mücadelelerde olduğu gibi. Günümüzde fosilleşmiş birer kalıntıdan ibaret olan dinozorlar, Amerikan banliyösünde daha önce yaşanmamış bir hesaplaşmanın figürü olarak günümüzün acımasız silahlarına benziyor. Kuşatma altındaki karakterler sürekli “Nereye gideceğiz?” sorusunu soruyor. Mahallelerinden edilmiş, yönünü kaybetmiş, yaşadıkları yerden itilmiş insanlardır onlar. Günler öncesinde mutluluğun parçası olan evleri artık endişenin ve korkuların bir parçasıdır. Evin dışında duyulanlar; tüfek sesleri, insan çığlıkları ve büyük bir tank filosunun geçişini andıran müstakil evlerini titreten sarsıntılardır. Böylece Mitchell, 82 yazının Soğuk Savaş gerilimiyle geçen günlerine sıcak bir savaşın olasılığını iliştirir adeta. Keza film süresince karakterlerin kapalı alanlar içerisinde sıkışması dikkat çekici bir unsurdur. Devasa canlılardan korunmak için evi tercih etmeleri, günümüze ve insanlığın geldiği konumla ilgili önemli bir ifadedir. Ev, kuşkusuz insanın fiziksel alanı kadar kendi iç dünyası için de ayrı bir korunma alanıdır. Bu alandaki izolasyonlar dış dünyadan gelen ihtimalleri sıkıştırarak kısıtlar. Bu sıkışma anlatıda bir noktada işe yarar hale gelir. Odalar, pencereler, koridorlar ve kapılar aynı şekilde yaratıklardan kısmen korunabilmeyi sağlar. Oysa eskiden, yerleşik insan hayatının olmadığı zamanlarda tehlikenin nereden geleceği meçhuldür. Saklanacak alan bulmak neredeyse bir o kadar imkansızdır. 1982 yazının Detroit’inde ise bir insanın bir dinozor tarafından katledilmesi o evin içerisinde ne kadar kaybolabildiğiyle alakalıdır.

David Robert Mitchell, senaryosuna sığdırdığı tüm katmanlarının dışında, bu eğlence nostaljisinin dengesini korumak için zaman zaman tempo sorunları ve mantık hatalarıyla boğuşur. Dengeyi dengesizliklerin üzerinden tutturmaya çalışıyor. En nihayetinde tüm etkenleriyle; 80’ler sinemasında hayatımıza giren Spielberg etkisinden günümüze, Amerikan coğrafyasından ulaşan farklı bir sesin sahibi oluyor. Oak Caddesi’nin Sonu’nda çıkmaz bir sokak yoktur. Sokağın sonuna varıp sağa ve sola baktığımızda gördüklerimiz; insanlığın yoluna devam etmesini sağlayan araçlarını nasıl bulduğudur.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media