SEVDE TUBA OKÇU: “KENDİNİ SEVMEK, BU ÇAĞDA HAYATTAKİ EN BÜYÜK BAŞARI BENCE”

Onun kitaplarını okumak hep çok eğlenceli ve bir yandan da duygu dolu! Çocuk edebiyatının genç ve dinamik kalemlerinden editör Sevde Tuba Okçu, yeni kitabı “Bir Robot Masalı” ile “dijital” bir Pinokyo masalını okurun kalbine bırakıyor bu defa. Yakında oğlunu kucağına almaya hazırlanan Sevde ile gerçek bir çocuk olmak için yola çıkan en yeni kahramanı Robotçuk’un sevimli hikâyesini konuştuk.
SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com
Sevgili Sevde, seninle Ajandakolik’te yeniden bir araya gelmek ne güzel! Bir dönem okul öncesi çocuklar için yazdığın kitapları severek okurken bir süredir çocuklar için yazdığın romanları keyifle takip ediyorum. Son kitabın “Bir Robot Masalı” geçen ay raflarda yerini aldı. Önce şunu merak ediyorum, bundan böyle romanla mı devam edeceksin?
Çok teşekkürler Nilüferciğim. Evet bundan sonra ilkokul ve ortaokul çağındaki çocuklar için yazmaya devam etmek istiyorum. Uzun süredir hem çocuk hikâyeleri yazan biri olarak hem de çocuk kitapları editörü olarak kalemimim ve kurgu gücümün yaşı daha büyük çocuklara uygun olduğunu gördüm. Ancak tamamen kapıları kapatmış değilim Geçenlerde aklıma tatlı bir okul öncesi projesi geldi, hatta editörümle de paylaştım. Belki sürpriz yapıp onun üzerine de çalışabilirim
Daha önce yine Timaş Yayınları’ndan çıkan “Ejderha ve Şövalye” üzerine söyleşmiştik ve sanırım bu senin ilk romanındın. Ben onu çok başarılı bir ilk roman bulmuştum. “Bir Robot Masalı”nı ne zaman yazdın, biraz yazma sürecinden ve hikâyenin çıkış noktasından bahseder misin?
Şövalye ile Ejderha’yı beğendiysen, onun devam kitabı olan ‘Ejderha ve Gizemli Kule’ de var ve bence ilk kitaba kıyasla çok daha sürükleyici… Hemen sana ve Helen’e imzalı olarak gönderiyorum.
“Bir Robot Masalı” ise bu yıl kaleme aldığım bir kitap oldu. Geçtiğimiz aylarda yeğenime Pinokyo masalını okurken, Gepetto’nun kukla oğlunun gerçek bir çocuğa dönüşmesini dilediği o sahne beni bir anda çok derinden etkiledi. Henüz hamileliğimin ilk zamanlarıydı ve bir oğlan annesi olacağımı henüz bilmiyordum. Sanırım Pinokyo ile babası Gepetto’nun o çabasını, gebelik hormonlarının da etkisiyle iyice içselleştirdim. İşte tam o duygusal bağdan; gerçek bir çocuk olmak isteyip yollara düşen sevimli Robotçuk’un hikâyesi doğdu.
Bu bir modern çağ Pinokyo hikâyesi aslında. Bir anlamda teknolojik Pinokyo da diyebiliriz çünkü bir robot çocuğun insan olma arzusundan yola çıkarak tıpkı Pinokyo gibi maceradan maceraya koştuğu bir “masal”ı okura anlatıyorsun. Pinokyo’dan tek farkı, robotun insan gibi hareket edip konuşabilmesi. Ve “Robotçuk” kitapçıda okuduğu Pinokyo hikâyesinden ilhamla Pinokyo’yu çocuğa dönüştüren Gepetto Usta’yı aramaya koyuluyor. Hikâyeyi biraz senden dinleyelim…
Evet, dediğin gibi… Robotçuk gerçek insan duygularına ve özelliklerine sahip bir robot; ancak yine de hâlâ mekanik ve metalik bir yapıya sahip. Hikâye, robotların fazlasıyla insanlaştığı bir evrende geçiyor. Kitapta bu durumun felsefi bir boyutu da var: İnsanların iyice tembelleşip her şeye üşendiği bir dönemde, robotlar onlar için her türlü işi yapmaya başlıyor. Ancak zamanla insanlar, kendilerini insan yapan ve onlara iyi gelen o küçük rutinlerden bile uzaklaşıyorlar. Mesela bahçedeki ağaçları budamak gibi… Bunu bile robotlar yapıyor ve insanlar, kendilerine iyi gelecek anlardan, anılardan bu şekilde kopuyorlar. “Ben bunu kesin unuturum” ya da “Robot benden daha iyi hesaplar, daha iyi bilir” dedikleri her an, aslında kendi insanlıklarından biraz daha uzaklaşıyorlar.
Buna karşın robotlar ise giderek daha çok insanlaşıyor; bizim gibi hissetmeye, düşünmeye başlıyorlar. Bu durum karşısında insanlar önce büyük bir öfkeye kapılıyor ve robotların kendilerini insanlıktan uzaklaştırdığına inanıyorlar. Ancak bir süre sonra asıl suçun kendilerinde olduğunu fark edip robotları özgür bırakıyorlar.
Kahramanımız Robotçuk da işte bu özgür çocuk robotlardan biri. Aslında hayatı çok seven, çok mutlu bir robot; ama yine de bir elmayı ısırmayı, büyümeyi, bir başkasının avucundaki o sıcaklığı hissedebilmeyi her şeyden çok arzuluyor. Tıpkı insan çocuklar gibi… Bir gün en sevdiği kitapçıda Pinokyo masalını okumasıyla kafasında bir ampul yanıyor. Gepetto’yu bulup kendisi için de bir dilek dilemesini istemek üzere İstanbul’dan kalkıp İtalya’ya doğru uzanan büyük bir maceraya atılıyor. Aslında anlatabileceğim daha çok şey var ama okurların heyecanını kaçırmamak adına şimdilik sürpriz olsun.
En yakın arkadaşı da Miço Memo. Kitaptaki bu karakter aslında kilit isim. Robotçuk için çok özel bir şeyi temsil ediyor Memo. Sevgiyi… Pinokyo’dan çok daha şanslı olduğunu söyleyebilir miyiz, ne dersin?
Aslında öyle dediğin gibi, Robotçuk bence de daha şanslı. Çünkü Pinokyo, gerçek bir çocuk olabilmek için tek başına başa çıkmak zorunda olduğu çeşitli sınavlardan geçiyor ve bazılarında kaybediyor. Bildiğiniz gibi, her hatasında burnunun biraz daha uzamasıyla cezalandırılıyor.
Robotçuk ise gerçek bir çocuk olma amacıyla çıktığı yolculukta yalnız değil. Yanında miço dostu Memo var. Birlikte üzülüyorlar, birlikte gülüyorlar, birlikte öğreniyorlar ve yine birlikte ruhsal olarak dönüşüyorlar, büyüyorlar. Bu sanırım hayattaki en kıymetli şey: Sıkıntıları, imtihanları bir dostunla beraber göğüsleyebilmek.
Kesinlikle! Hikâyelerini oluştururken kurguyu önceden mi oluşturuyorsun yoksa yazarken mi ortaya çıkıyor?
Genellikle zihnime gelen bir mesele, bir espri oluyor. Onun üzerine bir olay örgüsü inşa edilebilir mi, ona bakıyorum. Kurgunun bir kısmını kitabı yazmaya başlamadan evvel notlar halinde belirliyorum ama yazmaya oturunca çok fazla parça yerinden oynayabiliyor. Mesela Bir Robot Masalı’nda, Miço Memo’nun hikâyesi en başta daha geri plandaydı. Ama yazdıkça yüzmeyi bilmeyen ve sudan korkan bir miçonun öyküsünü ben de merak etmeye başladım. Ve böylece Memo karakteri, kitap boyunca daha görünür hale geldi
Çocuklar bu kitabı okumalı çünkü…
Bir deniz yolculuğu macerası eşliğinde kendine yetebilmenin, kendin olabilmenin önemi üzerine okuma yapmış olsunlar isterim. Kendini sevmek, kendinle barışık olmak gibi ifadeler çocuklar için çok klişe ve sıradan gelebilir; ama ilerleyen yaşlarda bunun ne kadar önemli olduğunu biz yetişkinler çok iyi biliyoruz. Bu tarz metinler çocuklara, küçük yaşlarında ruhsal bir ön hazırlık sağlıyor sanıyorum. E tabii, içerisinde gizem, merak ve macera unsurlarının olması da bu felsefi altyapıyı güçlendiriyor. Diğer türlü yaptığınız iş çocuk metni olmaktan çıkıp didaktikleşiyor ve çocuk için sıkıcılaşıyor zaten. Umarım küçük okurlarım da benimle hemfikir olurlar.
Bence doğduktan sonra kitaplarına oğlun da bol bol esin kaynağı olacak. Belki onun için de bir kitap yazarsın.
Eminim olacaktır. Henüz bebeğimle tanışmadık. Nasıl bir çocuk olacak bilmiyorum. Ama şimdiden yeni yazdığım bir kitabın kahramanlarından biri oldu. Sonbaharda yayımlanacak
Ooo ne güzel haber! Peki, kitaba geri dönecek olursak Robotçuk’un masalı aidiyet, kimlik gibi konuları da ele alıyor. Çünkü o, bir robot olmaktan çok insan çocuklara imreniyor. Onlar gibi okula gitmek ve büyümek istiyor. Ancak final bizi başka bir şeyle yüzleştiriyor. Sen Pinokyo’nun finali gibi bir son yazmak yerine başka bir yere yöneliyorsun. Bu fikri de ayrıca çok sevdiğimi söylemeliyim. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek sence pek çoğumuz için neden bu kadar zor?
Biz insanlar epey eleştirel varlıklarız; sanırım en çok da kendimize karşı. Kendi bedeni ve hayatıyla mutlu olmak, tatmin olabilmek sanırım modern zamanlarda daha da zorlaştı. Çok klişe belki ama internetin, sosyal medyanın aracılığıyla günde belki yüzlerce kez “bizde olmayan” şeyler bize hatırlatılıyor… Hiç gidemediğin bir ülkeye seyahat eden birinin paylaşımı, sahip olmadığın bir evden dekorasyon önerisi, sınırları zorlayan güzellik standartları… Bunlar yetişkinleri bile bu kadar etkileyip daha mutsuz insanlar yaparken, çocukluk ve ilk gençlik çağındaki çocukların duygu dünyalarını ne şekilde etkiler tahmin bile edemiyorum. Çünkü benim çocukluğumda ya da ergenlik yıllarımda internet yoktu; varsa da bugünkü formunda değildi. Şimdiki çocukların ve gençlerin işi çok daha zor. Kendini sevmek, bu çağda hayattaki en büyük başarı bence artık.
Bu arada kitabın çizimlerinden de bahsetmek gerek elbette. İtalyan çizer Sabrina Filieri’nin illüstrasyonları da hikâyeyi güçlendiriyor. Tanışıyor musunuz, kitabın üzerine konuştunuz mu, merak ediyorum.
Hayır, tanışmıyoruz. Kendisini illüstratörlerin çalışmalarını paylaştıkları bir platformdan buldum. Editörüm de çok beğendi ve iletişime geçti. Senin de deyiminle modern zaman Pinokyo masalı olduğu için İtalyan bir çizerin çizmesini çok istemiştim. Bu sebeple aramamızı İtalyan illüstratörler üzerinden gerçekleştirdik. Sabrina ile internet üzerinden bir sohbetimiz oldu, umarım yüz yüze de tanışabiliriz. Belki bir İtalyan baharında, Bolonya Çocuk Kitapları Fuarı’nda… Neden olmasın?
Evet, kim bilir… Yeni kitaplarda ve belki de bir gün Ayvalık’ta yüz yüze bir araya gelmek dileğiyle. Okurun bol olsun sevgili Sevde ve çiçeği burnunda anneliğin kutlu mutlu olsun!
Bu temennin sanırım yakında gerçekleşecek gibi. Birkaç güne oralardayım. Güzel dileklerin ve güçlü soruların için de çok teşekkür ederim. Çok keyifli bir söyleşi oldu benim için. Seni ve Helen’i kucaklıyorum.