banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

GÖKNİL ÖZKÖK: “İNCİ’NİN KİTABINI, AHMED ADNAN SAYGUN’UN ÇOK SEVDİĞİM ESERİNDEN YOLA ÇIKARAK KURGULADIM”


Yakın zamanda okurla buluşan “İnci’nin Kitabı”, değerli bestecimiz Ahmed Adnan Saygun’a bir saygı duruşu. Aynı zamanda viyola sanatçısı ve akademisyen olan kitabın yazarı Göknil Özkök ile sadece bu müzik devini değil, aynı zamanda geçmişten bugüne saklanması gereken değerlerimizi, kültürümüzü ve yazdığı, yazacağı kitaplarını konuştuk.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 


Chopin, Mozart ve Bach gibi dünya klasik müziğinin devlerini konu eden kitaplarınızdan sonra bu defa bir Türk besteciden bahsettiğiniz bir kitapla kapıyı çalıyorsunuz: “İnci’nin Kitabı”. Bu kitabın diğerlerinden farkı, biyografiye dayalı olmaması. Odak noktasında 10 yaşında bir kız çocuğu var.  Onun hikayesinde klasik müzik bestecimiz Ahmed Adnan Saygun’a rastlıyoruz. Yazma sürecinizi sizden dinleyelim…

“İnci’nin Kitabı” serüveni aslında 2015 yılında başladı. O tarihte başka bir yayınevinin benden kendileri için bir kitap yazmamı istemeleri üzerine bu proje üzerine yoğunlaştım. Değerli bestecimiz Ahmed Adnan Saygun’un çok sevdiğim ve çocuklara ulaştırmak istediğim eserinden yola çıkarak kurguladığım öykü ile; hem Türkiye’de çok sesli müziğe atılmış ilk adımları hem de dünya çapında eserleri seslendirilen ve büyük değer gören bestecimizi onların zihinlerinin bir köşesine iliştirmek istedim. O projede çok da güzel bir sürpriz vardı. Ahmed Adnan Saygun’un öğrencisi çok değerli Devlet Sanatçımız piyanist Sayın Gülsin Onay’ın eseri icra ettiği bir CD ile yayımlandı kitap. Fakat ne yazık ki, içerdiği değere ve misyonuna rağmen sessizce, bir yere ulaşamadan bekledi yıllarca. Ve sonunda geçen yıl, on beş yıldır yazarı olduğum Can Çocuk’la yeniden hayata döndürdük İnci’yi. Editörüm sevgili Mehmet’le (Erkurt) “İnci, küllerinden yeniden doğdu diyoruz.” Metni dahil her şey yeniden revize edildi. Sevgili Başak da (İşbilir) illüstrasyonlarıyla İnci’yi ve onun dünyasındaki her şeyi, benim yazarken zihnimde gördüğüm renklerle ve o ruhla kağıt üzerinde görünür kıldı. Kitap yayına hazırlanırken, üstelik bu pandemi döneminde karşılaştığımız aksaklıklara rağmen herkes sevgiyle çok emek verdi. Buradan da emeği geçen herkese yeniden teşekkür etmek isterim.

Ne güzel ne yaşam dolu bir hikayesi varmış kitabın! O zaman açalım sayfalarını hadi: İnci yaşından epey olgun, bilinçli bir kız; yeniliğe, öğrenmeye açık bir kız çocuğu. Bunu kitabın daha ilk sayfalarında karşılaştığımız gözlem yeteneğinden anlayabiliyoruz. Arkadaşı Bilge’nin aksine onun evin karşısındaki “sessiz” ahşap köşke olan tutkulu merakı, romanın gizemli ruhunu besliyor. Hayal gücünün zenginliğini keşfetmemizi sağlıyor. İçindeki sanatçının bunda büyük payı olmalı, ne dersiniz?

Sanata yatkınlığı olan kişilerde rastlanan bir merak ve olgunluk durumu diyebiliriz belki. Kişinin iç dünyasının zenginliğinden ya da iç dünyasını zenginleştirmeye meyilli olma halinden belki. Herkesin baktığı yerde görülmeyeni görmek, duyulmayanı duymak gibi. Ben dört yaşında kendi kendime okuma yazma öğrenmişim, dolayısıyla kitaplardaki dünyaları erken keşfe çıkmış oldum. Öte yandan erken öğrenme sürecinin, içimdeki öğrenme ve keşfetme isteği ile de tetiklenmiş olabileceğini düşünüyorum. Kitaplarla dolu iki ev arasında yaşıyordum dolayısıyla gazeteci olan dedem ve anneannemin evinde daktilo sesi ile büyümemin ve çok sıkı bir okur olan annemin elbette edebiyata bulaşmam da büyük payı var. İnci ile benim çocukluğumun ortak yönü de bu; merak, çevreyi gözlemek, düşünceler, sürekli yeni bir şeyler öğrenme ve deneyimleme isteği. Tek ortak olmayan tarafımız ise, İnci ne kadar olgun ve sakin bir çocuksa benim tam tersi enerjide bir çocuk olmam.

İnci’nin Kitabı’nda İnci’nin plaktan müzik dinlemesini çok sevdim. Çocukları plak kültürüyle tanıştıran bir kitaba denk gelmek gerçekten çok hoş. Sizin çocukluğunuzda böyle bir deneyiminiz oldu mu? Plakçaların sizde anlamı nedir?  

Evet, çok güzel plaklar dinledim çocukluğumda. Kartuş kaset bile gördüm o yıllarda. Sonrasında da her zaman plak çalarım oldu. Kızımla da bebekliğinden bugüne birlikte çok plak dinledik. Bunun verdiği keyfi yaşayarak öğrenmiş oldu. Plakçaların çocukken benim için anlamı ebeveynlerimin hikayeleriydi. Onların çocuklukları, gençlikleri…Çocukluğun en güzel yanı, yaşadığınız evin ya da misafirliğe gittiğiniz evin eşyalarının beraberinde size geçmişten hikayeler getiriyor olmasıdır.

Şimdi, ne yazık ki çocuklarımızın birlikte büyüdüğü eşyalar hikayesiz ve sıradan. Birilerine ait olmamışlar çünkü artık yeni ve kullanılmamış olan makbul. Çocuklarımız için de her şeyin en yenisini ediniyoruz. Ama unutulan çok önemli bir gerçek var ki; çocuklarımız anne babalarının yirmi, otuz yıl önceki yaşadığı dünyadan habersizler. Kullandıkları eşyalardan, öğrencilik hayatlarından hatta konuştukları dilden…Ve tüm bunlar birer anı olarak paylaşılıyor. Oysa ki, bunlar geçmişteki anılar olarak kalmamalı, çocuklarımıza, gelecek nesillere aktarılması gereken kavramlar ya da eşyalar vs..  olmalı. Neden evlerimizde hâlâ plak çalar olmasın? Neden her yerden kolayca, saniyede ulaşabildiğimiz müzikleri arada sırada plaktan, kasetten de dinlemeyelim. CD bile tarih oldu artık. O nedenle ben, çocukların çağımızın yeniliklerine ayak uydurmaları, teknolojiyi yetkin bir şekilde kullanabilmeleriyle birlikte, kendi içinde büyüsü olan eski eşyaları da yaşamlarına katmalarından yanayım. O zaman eşya değil, kültür sahibi olursunuz.

Ne iyi açıkladınız. Büyülü bir cümle oldu bu: “Eşya değil, kültür sahibi olursunuz.”  Çok doğru!
Kitap, hayal ve gerçeği birbirinin içine geçirirken eskiyle yeniyi buluşturuyor. Plaklar, gizemli bir köşk, mektuplar ve hatta “Riyaset-i Cumhur Orkestrası”… 10 yaşında duyarlı küçük bir kızın dünyasına açılan “eski” bir yenilik sanki tüm bunlar. Ben böyle hayal ettim hep okurken. Yanılıyor muyum?

Hepimiz hayal ve gerçeklik arasında yaşamıyor muyuz aslında? Her insan hayal kurar ama kurduğu hayalin aslında kendi gerçeği olabileceğini fark eden insan daha farklı, daha dolu dolu yaşar bana göre. Ben kurguda da bu girift yapıyı seviyorum.

Geçmişi kentsel anlamda bugüne taşımayı da her zaman sevdim. Ama biz bu kentte ne yazık ki, iki, üç yıl önceki semtimizi, sahilimizi, evlerimizi bile fotoğraflara hapsetmek zorunda kalıyoruz. Dünyada bizim gibi şehrinin çehresini an be an silen başka bir ülke yoktur sanırım. Bu nedenle ben, çocukluğumun geçtiği sokakları, sahili o günkü hali ile çocuğuma gösteremiyorsam, bu kayıpları bir şekilde yazma ihtiyacı hissediyorum. Mektup her anlamda en yıkıcı kayıplarımızdan. Artık yazmayan bir toplum olduğumuz için konuşamıyoruz da. Benim dileğim, İnci’nin hayatındaki bu geçmişe aitmiş gibi görünen ama elimizde tutmamız gereken kavramların okurda merak uyandırması.

“BİR VİYOLA SANATÇISI VE AKADEMİSYEN OLARAK NİYETİM HİÇBİR ZAMAN ÇOCUKLARA MÜZİKLE İLGİLİ MESAJ VERMEK OLMADI” 

Uyandıracaktır bana kalırsa!
Çocuklar, Atatürk’ün talebiyle Ahmed Adnan Saygun’un bestelediği ilk Türk Operası olan “Özsoy Operası”yla da yine “İnci’nin Kitabı” aracılığıyla tanışıyor. Tüm bu bilgileri kitap yoluyla vermek, “didaktik bir kitap olur mu?” düşüncesi yaratıyor mu hiç? Bilgiyi kurgunun içinde yok etmeden eritmeyi başarmak nasıl mümkün?

Aslında bu, yazarken ne hissettiğinizle ve neyi hedeflediğinizle ilgili.

Wolfgang Amadeus Mozart’ın yaşam öyküsünü anlattığım ilk kitabım Sihirli Mozart bundan tam on beş yıl önce 2006 yılında yayımlandı. Daha yolun başındayken, farkında olmadan önemli bir şey kazanmıştım. Okurla sohbet etmek. Bunu, Sihirli Mozart’ın hâlâ çok sevilerek okunmasına ve okurlardan aldığım geri dönüşlere istinaden söylüyorum. Amacım, Mozart hakkında bildiğim ve kitabımın yazım aşamasında öğrendiğim pek çok şeyi kendi üslubumla anlatmaktı. Bir viyola sanatçısı ve akademisyen olmama rağmen niyetim hiçbir zaman kitaplarım yoluyla çocuklara, özellikle müzikle ilgili bir şeyler öğretmek, mesaj vermek olmadı. Yazarken odaklandığım şey; sözcüklerimle okurun zihnindeki tüm pencereleri ardına kadar açmak. Bir de dil konusuna çok önem veriyorum aslında. Söyleşilerimde de anadilimiz üzerine mutlaka konuşuyorum çocuklarla. Başka diller öğrenmek çok önemli ama bir başka dili iyi konuşabilmek için kendi ana dilimizi çok iyi biliyor ve doğru kullanıyor olmamızın öneminden söz ediyorum.

Yazdığım metin, gerek kurgu olsun gerek gerçek bir yaşam öyküsü, paylaşmak istediğim bilgi, diyalogların içinde, sıradan konuşmaların arasında okurun aklının bir köşesine tutunuyor ve sanıyorum ki unutulmuyor da.

Bu kitap aynı zamanda Ahmed Adnan Saygun’a bir vefa ve saygı niteliğinde… Türk bestecilerin devamı gelecek mi? Yine böyle bir müzikli kitap düşünceniz var mı?

Bir vefa ve saygı niteliğinde, evet. Bundan dolayı onur duyarım. Ben de yıllardır, değerli müzik insanımız Ahmed Adnan Saygun’un ömrünün sonuna dek, uzun yıllar eğitim verdiği, emek verdiği ve pek çok değerli öğrenci yetiştirdiği bir kurum olan MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuvarı çatısı altında eğitim vermekten dolayı çok mutluyum.

Şu an biyografi dizisinin son kitabı olan Ludwig Van Beethoven’in hayatını yazıyorum.  Sonrasında müzikle ilgili başka kitap yazar mıyım, bunu şimdiden öngöremiyorum.

Siz edebiyatın müziğini yapan nadir çocuk kitabı yazarlarından birisiniz. Bunda müzisyen kimliğinizin büyük payı var hiç şüphesiz. Çocukların, içinden müzik geçen kitaplara ilgisi nasıl? Diğer yazdığınız kitaplarınıza göre kıyaslama yapabiliyor musunuz? 

Çocukları müzik tarihinden kişilerle tanıştırmam onların çok hoşuna gidiyor. Çok severek okuyorlar ve bu sayede birçok çocuğun müziğe yöneldiğini, bir enstrümana başladığını hatta konservatuvara gitmeye karar verdiğini öğrenince çok mutlu oluyorum. On beş yıl önce Sihirli Mozart’ı okuyanlar şimdi yirmi üç, yirmi dört yaşlarındalar. Bazen fuarlarda yanıma gelip; “Ben küçükken sizin kitaplarınızı okuyordum,” dediklerinde nasıl mutlu oluyorum anlatamam. Müzikle ilgili kitaplarımın böyle bir yanı var. Diğerleri (resimli kitaplar) için de sanıyorum yetişkin okurum çok. Ebeveynler çocuklarına okuyor çoğunlukla, onların geri dönüşleri de inanılmaz. Yani siz bir hikaye anlatıyorsunuz, tanımadığınız birçok insan sizin hikayenizle güzel bir şeyler yaşıyor. En kıymetli yanı bu bence.


Daha önce sizinle yapılan bir söyleşide
“Roman bana göre ders kitaplarından çok daha gerçek ve kalıcı bir kaynaktır. Dikkat çekilmesi gereken bir konuyla, okurunun yönünü değiştirebilir(…)” diyorsunuz. Bunu biraz daha açalım mı?

Ben çocukluğumdan bu yana genel kültür anlamında pek çok şeyi romanlardan öğrendim. Victor Hugo, Émile Zola, Ernest Hemingway, Voltaire, Montaigne, Goethe, Simon de Beauvoir, Virginia Woolf, Kenzaburo Oe, Jerzy Kosiński, Tahar Ben Jelloun, Elsa Morante, George Sand, Sait Faik, Selim İleri, Ahmet Hamdi Tanpınar, Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa, vb…

Bu isimleri neden tek tek yazdığımı şöyle açıklamak isterim. Tüm bu yazarlar benim ortaokulun son yıllarından itibaren okumaya başladığım (hatta birkaçı daha da önce) yazarlar. Hâlâ bir çırpıda bu isimleri yazabiliyor, ilk hangi kitaplarını okuduğumu dahi hatırlıyorum. Kitaplığımda da onları özenle koruyorum. Genç zihinle okunan tüm bu kitaplar okurun geleceğini şekillendirir. Kişinin yönünü bulmasına yardımcı olur çünkü kişi yaşayamayacağından çok daha fazlasını deneyimler, sorgular bu kitaplarla. Dönem romanlarından, tarihe dair çok daha fazla bilgi edinirsiniz çünkü o öğretici değil bir anlatıcı tarafından, onun gözünden, onun yorumuyla yazılmıştır. İnsanlara dair çok şey öğrenirsiniz, onca insan tanıma şansınız olmasa bile. Bu nedenle ders kitapları geçicidir. Ülkemizde eğitim; sorunun yanıtı olacak olan kutucuğu bulma odaklı bir sistem olduğu sürece gerçek bilgiyi, hayatı deneyimlemeyi, bakış açısı kazanmayı, empati yetisini hatta ekran karşısında eriyen insani duyguları kazanabilmeyi bize ancak kitaplar sağlayacaktır.

“SAMİMİYETLE ANLATTIĞINIZ HER ŞEY ÇOCUĞU HAYATA KARŞI DAHA DONANIMLI KILAR” 

Yazdığınız kitaplar arasında favorilerimden biri yine Can Çocuk’tan çıkan “Gün Bey’in Penceresi”. Duyarlı ve duygusal bir dünya yaratıyorsunuz o kitapta da. Çocuk kitabı yazmanın verdiği hissi nasıl tarif edersiniz? Yazma yolculuğu süresince düşlediğiniz sahneler ve kitap bitince ortaya çıkanlar sizi yeterince besliyor ve mutlu ediyor mu?

Çok teşekkür ederim. “Gün Bey’in Penceresi” benim için de yeri ayrı bir hikaye. Yağmurlu bir akşam eve dönerken gördüğüm bir pencereden yola çıkarak yazmıştım. Önce o pencerenin dışındaydım sonra içeriden dışarı bakmaya başladım. Unutamayacağım bir süreçtir. Şimdi kitabın sayfalarına yerleşen Gün Bey’le birlikte okurlar da o pencereden bakıyorlar.

Ben kitaplarımı planlayarak, konu belirleyerek yazmıyorum. Biyografiler dışında tabii. Böyle düşünsem yazamam eminim. Yazarken hissettiğim her şey gerçek, bu da okura yansıyor sanırım. Planlayarak, ölçüp biçerek, reçeteyle kitap yazılabileceğini düşünmüyorum. Çocuklara yazıyorum diye, ölümden söz etmeyeyim, aman üzücü ya da korkutucu bir şey yazmayayım, aman karakterlerim hep iyi şeyler anlatsın gibi kaygılarım yok benim. Samimiyetle anlattığınız her şey çocuğu hayata karşı daha donanımlı kılar çünkü. Zarar vermez.

Hikayeyi yazma süreci gerçekten tuhaf bir süreç. Aynı anda birkaç yerde olmak gibi. Kalabalık bir yerde, insanlarla bir aradayken bile, kendi karakterlerimin yanı başımda olmaları çok keyifli bir o kadar da tuhaf bir duygu. O nedenle, kitaplarımla, müzikle, enstrümanımla yaşıyor olmak da beni daha üretken kılıyor çünkü zihnim başka şeylere kapalı. Yazma süreci bittiğinde bir on, on beş gün bazen daha uzun bir süre yazdığım metne bakmıyorum. Biraz uzak kalıyorum ve sonra okuyorum. Sanki ben yazmamışım gibi. Bu da bütüne bir parçacık objektif bakabilmemi sağlıyor.

Masanızı hayal edelim, üzerinde neler var?

Ben deftere yazıyorum. En son aşamaya kadar bilgisayar kullanmıyorum. Dolayısıyla, küçüklüğümden bu yana mürekkebin karşı konulmaz cazibesine kapılmış biri olarak bir dolma kalem severim ve kitaplarımı da dolma kalemle yazıyorum. Masamın üzerinde yalnızca defter ve kalemlerim oluyor. Yazarken zaten ruhen orada olmadığım için masamın üzerindeki nesnelerin bana görsel anlamda da bir faydası olmuyor.

Bir yandan yazarken bir yandan çocuk kitapları da okuyor musunuz yoksa etkilenmemek için okumamayı mı tercih ediyorsunuz?

Çocuk kitapları okuyorum tabii. Ama çok fazla değil. İyi kurgulanmış ve edebi dile, edebi anlatıma sahip metinlerden hayranlıkla etkileniyorum. Ama bir yazar olarak “yazmak” anlamında etkilenmezsiniz çünkü bir okur olarak okursunuz. Zaten sizin de başka bir üslubunuz, başka bir diliniz vardır.

Peki, yine İnci’nin Kitabı’na dönersek Başak İşbilir’in resimleriyle o yaşanmışlık duygusunu yakalamış olduğunuzu görebiliyoruz. O çizimlerde biraz karanlık bir hüzün de saklı sanki! Yazarın çizere müdahale etme hakkı var mıdır sizce? Sizin yazar çizer buluşmalarınız bir kitapta nasıl şekilleniyor?

Başak çok genç bir illüstratör. Başarılı ve etkileyici pek çok işe daha imza atacağına eminim. Ben özellikle İnci için Başak’ın resimlerini gördüğümde sanki tüm kitabı görmüş gibi oldum. Başak da o benim gördüğüm hüznü ve sakinliği hissedebildi. Biz yalnızca birtakım objeler üzerine konuştuk bir de kapak resmi için. Onun dışında Başak istediği gibi çalıştı. Yazarın çizere müdahale etmesi konusunda ise; ben çizerden yana olan yazarlardanım.

Gün Bey’in Penceresi için de böyle olmuştu. Ceyhun’un (Şen) bir portresini görüp “İşte bu Gün Bey!” dedim ve sonrasında hemen Ceyhun’la iletişime geçtik. Ortaya hikayenin içinden ne müthiş sahneler çıktı. Ben illüstratörden eminsem gerisi artık onundur. Hikaye bir de onun süzgecinden geçer ve o, bu nedenle özgür olmalıdır. Metin de illüstratörü etkilemişse bu da çok önemli bir unsurdur. Yazar ve illüstratörün kağıt üzerinde uyuşabilmesi çok önemli. Ben en başından beri bu konuda çok şanslıyım. Kitaplarıma her birinin çok büyük katkısı var ki, resimli kitapların başarısı yazar-illüstratör yarı yarıyadır.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı? Varsa içlerinde neler saklı?

Çok uzun yıllardır ajandam var. Günlük notlarımın dışında, aklıma gelen fikirleri, yazmakta olduğum kitapla ilgili notları da buraya yazıyorum.

Pandemi günleriyle ilgili olarak bu sürecin üretkenliğinizi tetiklediğini düşünüyor musunuz? Nasıl geçiyor günler?

Ev seven bir insan olduğum için bu süreçte çok da zorlandığımı söyleyemem. Kızım ve eşimle tüm gün bir arada olmak çok keyifli. Eşim de benimle aynı konservatuvarda hoca olduğu için ailece okullarımıza evden devam ediyoruz. Pandeminin başından bu yana üç tane resitalim iptal oldu. Gelecek sezon için bu konserlere hazırlanıyorum. Bir de şu an üzerinde çalıştığım Beethoven biyografisi var.

“Göknil’in Kitabı”nda ünlü bir isme rastlasak bu kim olurdu?

Charlie Chaplin.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media