Advertisement Advertisement
ayak analizi
AjandaKolik Reklam

33. ULUSLARARASI ADANA ALTIN KOZA FİLM FESTİVALİ’NDE “KARANLIKTA ISLIK ÇALANLAR” VE “MUTTER: BİR ANNENİN HATIRA DEFTERİ” FİLMLERİ ÜZERİNE…”


AJANDAKOLİK SİNEMA YAZARI AHMET DUVAN, 33. ADANA ALTIN KOZA FİLM FESTİVALİ’NDEN YAZIYOR:
ahmetduvan15@gmail.com

Bu yıl 33.’sü düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması gösterimlerine başladı. Bu yıl seçkide 10 film yer alırken bu filmlerin 5’i dünya prömiyerlerini festival içerisinde yapıyor. Yarışmadaki dört film ise yönetmenlerin ilk kurmaca uzun metrajı olarak göze çarpıyor. Bu yazımda yarışmanın ilk gününde yer alan ve Pınar Yorgancıoğlu’nun yönettiği “Karanlıkta Islık Çalanlar” ile Alphan Eşeli’nin yönettiği “Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri” filmlerini ele alacağım.


Karanlıkta Islık Çalanlar

“Prayers at Dawn” (2014) ve “Nebile Hanım’ın Solucandeliği” (2016) gibi ödüllü kısa filmleriyle adını duyuran yönetmen Pınar Yorgancıoğlu ilk uzun metrajı Karanlıkta Islık Çalanlar ile karşımıza çıkıyor. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl 56. Hindistan Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştiren filmin oyuncu kadrosunda Müfit Kayacan, Hülya Gülşen, İnci Sefa Cingöz, Ayşenil Şamlıoğlu, Meral Çetinkaya gibi isimler yer alıyor.

Doğa Tarihi Müzesi’nden yeni emekli olmuş Melih, hayallerinin peşinden gitmeye çalışan Suzan ve işsiz bir yazar olarak günlerini geçiren Toprak’tan oluşan bu çekirdek ailenin günleri belirsizlikler ve sorgulamalarla doludur. Günlerini içsel çıkış yollarıyla doldurmaya çalışan ailenin her bir adımı, kendilerinin aksine başka bir dünyada var olmayı başaran hayaletleri ortaya çıkarır.

“İnsan, zaten sahip olduğu bir şeyi nasıl arzular?” diye soruyor Karanlıkta Islık Çalanlar. Sahip olduğunu kaybedenler, daha fazlasını arzulayanlar ve hiçbirisine sahip olamayan karakterlerle soruyor sorusunu. Pınar Yorgancıoğlu, kesişimlerin, zıtlıkların ve çaresizliklerin ortasına kurulmuş bir orta sınıf hikayesinden sesleniyor bize. 2000’ler sonrası Türkiye’sinin üreten, tüketemeyen ve eksilen kesimine sinen değişim isteğiyle bulunduğu alandan kıpırdayamama halini gözler önüne seriyor. Topluma, topluluklara sirayet eden hareketsiz kalma pratiğini bu kez aile içerisinde hiyerarşik bir düzenin içerisinde gözlemliyoruz. Yürümeyi bekleyen ters çevrilmiş kaplumbağa gibi doğal bir beklentinin beklentisi oluyoruz. Onu beklerken de gerçeklerle tersyüz ediliyoruz. Tıpkı salondaki süs balıkları gibi bir akvaryumun içerisinde farklı bir yere varamadan durmaksızın dolaşıyoruz. Ülkenin her bir ferdine dokunan bir bakış sunuyor Yorgancıoğlu. Ekranda gördüklerimiz yere sıka basabilmekle; var olmak ya da olmamakla, yani yere basamıyor olmak arasında saklanıyor çünkü.

Karanlıkta Islık Çalanlar’ın anlatısı içerisinde bir üst sınıfın mensubu olma adına yapılan atılım, zincirleme bir şekilde ailenin alışılmış düzenini yitirmesine neden oluyor. Bu amaç uğruna yitirilen Melih’in tüm yaşamı boyunca elde ettiği ikramiyesi olurken yürümeyi bekleyen Toprak, sokakların içerisinde adımlarıyla kaybolmayı deniyor. Bir sahnede Melih evdeki çöpleri teker teker atık kutularına ayırıyor. Çöp arabası ise ayrı çöplerin hepsini aynı kamyona döküyor. Belki etrafımızda metaller daha az bulunuyor. Peşi sıra arkasından plastikler geliyor, en çok da kâğıt bulunuyor belki. Bizler ayırdıkça ayrılmayan bir düğüm bu. Nadirle fazla olanın azla çok olanın birbirinden ayrıldığı ancak günün sonunda aynı yere döküldüğü bir ebediyetin mahmuruyuz. Bir diğerine temas edebilmemiz günün sonunda yok olmamızla ilgili. Var olurken yok olmaksa bir yukarıyı ne kadar düşlediğimizle ilişkili. Alt-orta ve üst sınıfın günün sonunda döküldüğü yer de bu vesileyle aynı. Bizler bu düzeni ne kadar kırmaya çalışırsak çalışalım ne kadar ayırırsak ayıralım hepimiz bir diğer çöpün, bu çöplüğün parçasıyız esasında. Hiç durmaksızın diğer parçalarımızı, yani bu yığının içerisinde önceden dolaşanların izlerini arıyoruz. Kendi yolumuzu bulmaya çalışırken Toprak gibi kayboluyoruz. Melih’in frekansların içerisinde aradığı izler gibi bir çöp yığının en derininde kaybettiklerimizi bulmaya çalışıyoruz. Tıpkı Suzan gibi hiçbir gücümüz olmasa da bu çöp yığınının en tepesinden etrafımızdakilere bakmayı arzuluyoruz. Her harekete geçtiğimizde etrafımızda yer alan süresi dolmuş, tükenmiş, un ufak edilmiş parçalarımızı görmüyoruz. Bu nedenle de ayak bastığımız yığınların üzerinde duramıyoruz. Adımladığımız yerler ağırlaştığında başka bir yerde daha iyi bir hayatın mümkün olduğuna inanıyoruz. Melih gibi bulunduğumuzdan öte başka bir gezegeni gözlemlemeye merak salıyoruz. Bu yüzden de kendi ağırlığımızı taşıyamayan odalarda iki ayağımızın üzerine düşmeyi, kalan adımlarımızın hafiflemesini bekliyoruz.

Pınar Yorgancıoğlu, güçlü senaryosu özelinde son dönem ülke sineması içerisinde özgün bir ses yaratıyor. Başta İnci Sefa Cingöz olmak üzere Hülya Gülşen Irmak ve Müfit Kayacan film boyunca muazzam bir performans gösteriyorlar. Bu zincirleme dolaşım hali usta yönetmen Robert Bresson’un unutulmaz Para (L’Argent, 1983) filmini akıllara getiriyor. Eserde sahte bir kâğıt paranın insanları birbirinin hayatına zincirlediğine tanıklık ederiz. Karanlıkta Islık Çalanlar’da bunun doğrudan olmayan kısmi bir sınıfsal türevi gibi sanki. İnsanlar kendisinden önce kurulmuş düzenlerin içerisinde dolanırken kendi yollarını ararlar. Zincirin çarkına girdiklerinde ise birbirinden kopamayacakları durdurulmaz bir dolaşımın paydası olurlar. Yollarını yeniden bulmayı denediklerinde tıkanır, sahip olduklarından daha fazlasına ulaşmayı düşleyerek eksilir, en sonunda ise başladıkları yere dönerler.


Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri

Daha önce Sarıkamış 1915 (2023) filmiyle karşımıza çıkan Alphan Eşeli, yeni filmi Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri ile karşımıza çıkıyor. Kadrosunda Hazar Ergüçlü, Güven Kıraç, Erdeniz Kurucan, Ulvi Kahyaoğlu gibi isimlerin yer aldığı film sert ve gerilimli bir anlatıya odaklanıyor. Gore ve beden korkusu türlerinin bir örneği olan yapım dünya prömiyerini 25. Tribeca Film Festivali’nde yaparken Türkiye prömiyerini Altın Koza Film Festivali kapsamında gerçekleştirdi.

Sisli, izbe bir dağ ormanında yaşayan Gül, zorlu koşullar altında doğum yapar. Dünyaya gelen insan formundan farklı bir canlıdır. Erkek arkadaşının kendisini terk etmesinin ardından hayatını çocuğuna bakmaya adar.

Alphan Eşeli, Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri ile sinemamızda örneği az olan türlerin bir potpurisini sunuyor. Üç bölümden oluşan anlatı Gül’ün doğurduğu yaratıkla yalnız bir kadının toplumla arasındaki ilişki üzerinden bir tavır takınmaya çabalıyor. Karakterin hiddetiyle keskinliğinin hayatta kalma refleksine indirgendiğine tanıklık ediyoruz. Kirli, kanlı ve çürümeye terk edilmiş bir evin içerisinde yaşanan yalnızlığa odaklanıyoruz. Gül’ün karşılıksız sevgisi ve korumacılığı çocuğuna yaklaşan tehditleri birer birer örtmeye çalışıyor.

Film annelik kavramı üzerinden yaşanan depresyona, bunalıma ve yalnız bırakılmaya değinmeye çalışırken süresi boyunca ne yazık ki bir kamu spotu kadar ilerleyebiliyor. Ele almak istediği tüm konuların bir o kadar dışında konumlanıyor. Teknik açıdan korku janrının geleneksel öğelerini işitsel bir forma aktarmayı başarsa da henüz ilk saniyesinde yaşanan doğumun ardından belki de ayrışan tek fikrini hızlıca tüketiyor. Gore sinemanın şiddetin ortasında büyüyen parçalanmışlığı resmettiği kadar bu parçalanmışlığın nedenlerini de anlatısına iliştirmesi beklenir. Mutter’de film boyunca yaşananların çoğu maalesef yalnızca şiddeti büyütmek ve açıklamamak adına sergileniyor. Bu durum elbette yönetmenin doğrudan bilinçli bir tercihi olabilir. Ancak istek ve arzunun ele alınan sinema türleri içerisinde uyumlu bir karşılık bulamaması filmin en büyük sorunu. Yaratığı emziren bir annenin üzerinden yaralanmış bir memenin gösterimi yaratıcı olmadığı gibi metindeki konumu itibariyle kadınların emzirme süreçlerini sembolleştiren bir konumda. Kanla ruj sürme sekansı da aslında filmin yaratıcılık sınırının ve nedensiz estetize etme arzusunun bir temsili. Yaşanan olaylara yönelik sorular sorduğumuzda cevap bulmakta oldukça zorlanıyoruz. Neden ve sonuçları, karakterin motivasyonunu genellikle kendimiz arıyoruz.

Tekrar eden uzatılmış sahneler, filmin duygusunu yükseltmediği gibi filmin çatışmalarını beslemiyor. Senaryoyu derinleştirme reddi duygusal çatışmaların çoğunluğuna bir sınır oluşturuyor. Duygunun anlatılmadığı, ekranda yansıtılmadığı ancak bir o kadar aslında var olduğunun iddia edildiği bir anlatımla karşı karşıyayız. Dolayısıyla anlatının “annelik” kavramına olan yaklaşımı yalnızca kelimeyi okuduğumuzda çağrıştırdığı anlamla sınırlı kalıyor adeta. Üstelik Alphan Eşeli anlatının dramatik derinliğiyle ilgilenmiyor gibi gözükse de kurguladığı atmosferi bir o kadar duygusal bir perspektiften yansıtmaya çalışıyor. İçerisinde kadınların yaşadığı zorluklar, bir annenin çocuğuna olan koşulsuz korumacılığı gibi unsurların bulunduğu bir hikâyede kurulum aşamaları sorunlu olunca anlatılanlar hedeflenenden bağımsız bir anlatıya dönüşüyor. Bu tezatlık filmin hem yönü hem de kendisini ne kadar ciddiye aldığı konusunda bir filtre görevinde. Daha fazla kan daha fazla rahatsız edicilik için ekranda beliriyor her şey bir nevi. Filmden örnekle, anlık bir kararla verilen nedensiz bir köpek öldürme sahnesi ne karakterin vahşiliğini gösteriyor ne de başka bir unsura yardımcı oluyor. Öncesinin ve sonrasının anlatılmadığı bir denklemde gösterilenler sadece yaşanan rahatsız edici olayları gösterme arzusuna hizmet ediyor. Keza cinsiyet eşitsizliğine yönelik oldukça sınırlı, klişe bir bakış sunan kasap sahnesi de anlatının fikrine olan hakimiyetini sorgulatıyor. Hazar Ergüçlü ise son perdeye dek filmin taşıyıcılığını yapma konusunda oldukça maharetli. Başarılı oyuncu festivalin ödül adayları arasında güçlü bir performans sergiliyor.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media