Söyleşi- Kerem Görsev: “Gerçek bir caz müzisyeni için caz, daima ilk seçenektir hayatta”

ajandakolik


Ajandakolik Caz Haftası’nda final! Biliyorsunuz, 30 Nisan Uluslararası Caz Günü’nden yola çıkarak “Çünkü Caz Tek Bir Güne Sığmaz” mottosuyla caz müziğin Türkiye’de sevilmesine, yaygınlaşmasına emek veren müzisyenlerle uzaktan da olsa bir araya geldik ve bu haftayı “Ajandakolik Caz Haftası” ilan ettik. Kimiyle telefonda kimiyle önce sosyal medyada sonra da mail yoluyla sohbet ettim. Yaklaşık 10 gün boyunca sürecek olan bu mini söyleşi serisinde davulda, piyanoda, bas gitarda, perdesiz gitarda, saksafonda, kontrbasta, vokalde kimler kimler yok ki…

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Ve haftanın son söyleşisi çok değerli piyanist Kerem Görsev ile… İsteği üzerine telefon aracılığıyla yaptığımız bir söyleşi olduğu için, Ajandakolik Caz Haftası’ndaki diğerler söyleşilere göre sohbetimiz biraz uzun…
Yaklaşık 25 dakika boyunca bir dolu şey konuştuk çünkü… Tam da o gün hayatlarına giren beş haftalık yavru kedi “Cat” de var söyleşimizde, geçmişte eşe dosta çektiği caz kasetleri de… Mesela hiç öyle teknolojik bir müzisyen değil, Görsev. Kelimenin tam anlamıyla akustik ve romantik bir müzik adamı… Biraz nostalji yaptık, bol bol Bill Evans’ı andık, kimi zaman eleştirdiği şeyler de oldu, caza ve hayata dair.

Fotoğraf: Cem Gültepe

Nasıl geçiyor karantina günleri? Bodrum’da Kemikler Köyü’ndesiniz, değil mi şu an?

Evet evet, köydeyiz, evdeyiz. Belli bir rutinde geçiyor. Sahneye çıkmayı özledik. En son konseri 25 Şubat’ta vermiştik. Bir an evvel sahneye çıkıp Trio’yla birlikte güzel müzikler çalmayı bekliyorum.

“Köyden Caz” isimli paylaşımlarınız oluyor, sosyal medyada. 

Canım sıkıldığı zaman paylaşıyorum, bazen bir parça bazen iki parça çalıyorum.

Orada olmak, doğayla iç içe yaşamak bu süreci kolaylaştırmıştır mutlaka. Denize açılıyor musunuz? 

Ben yüzde yüz çok şanslı hissediyorum kendimi. Bahçeye çıkıyorum, ekip biçiyoruz. Yürüyüş yapıyorum bahçede. Tertemiz hava burada, gürültü yok, ıssız. Geçen 15 gün önce de denize açıldık.

“BU SÜREÇTE BAZEN PİYANO DA BENİ KENDİNE ÇEKMİYOR”

Bazı sanatçılar bu dönemi üretim açısında yeterince değerlendirememekten şikayetçi. Sizde durumlar nasıl?

Ben de öyleyim diyebilirim aslında. Hiçbir şey yazamıyorum. Sadece birkaç gündür bir şeyler geliyor aklıma. İki tane farklı parça, biraz onlarla oynuyorum. Ama öyle üretim yok. Televizyon, ağırlıklı haber kanalları açık evde. Ne oldu ne bitti onlara bakıyoruz. Müzik dinliyorum. Bir şey okumak da içimden hiç gelmiyor. Piyano çalmaya gelince bazen piyano da beni kendine çekmiyor. Bazen oturup bir 15-20 dakika çalıyorum. Ama çözülecek bunların hepsi. Her zaman üretken de olunmuyor. Bu durum elbette ki beni de çok etkiledi her açıdan. Sırf müzisyenler değil herkes çok etkilendi elbette ama biliyorsunuz Türkiye’de caz müziği zaten pamuk ipliğine bağlı. Bu virüs başlamadan önce Irak’ta şehitlerimiz olmuştu, ondan da çok etkilenmiştik. Yıllarca süregelen terör patlamalarından hep konserler iptal edildi. Önce bizim sektörümüz kesintiye uğradı.

Kerem Görsev Trio: (soldan sağa) Kerem Görsev (p), Volkan Hürsever (b) ve Feritdman (d) Fotoğraf: Cem Gültepe

Kerem Görsev Trio olarak Ferit Odman ve Volkan Hürsever ile çalıştığınız günler oluyor mu?

Evet evet, her gün onlarla yazışıyorum, konuşuyorum. Üç dört kere de çalışmalar yaptık. İşte bir parçayı ben çaldım, sonra Ferit çaldı, sonra Volkan çaldı. Ferit, grubun teknoloji sorumlusu. O, bunları sosyal medyada paylaştı birkaç defa. Ama böyle tadı falan olmuyor tabii. Sen orada çal, ben burada çalayım, konserler falan ben inanmıyorum öyle şeylere. Çıkacaksın sahnede, akustik enstrümanlarla cayır cayır çalacaksın. Başka türlü işte herkes arayışlar peşinde; sosyal medya konserleri gibi…

Aslında tam da buna parmak basacaktım ben de. Geçtiğimiz pazar günü  İBB’nin başlattığı “Evden Açıklamalı Konserler” serisinde siz de yer aldınız. Bugün de epey geniş kapsamlı bir festivalin “Festtogether”da yer alıyorsunuz. Bu etkileşimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce insanların ilgisi nasıl, izlenimlerinizi alayım.

İnsanların bu konserlere ilgisi büyük gerçekten. Bu konuda çok mutluyum. Sanalda da olsa izliyor, mesajlar yazıyor, bunlar güzel. Ama benim şöyle de bir sorunum var. Burada piyanom var.  Şehirlerarası yolculuk şu an yasak olduğu için iki aydır akortçu gelemiyor. Piyanonun da akort edilmesi gerekiyor. Gene de işte böyle çalıyoruz. Bir de yurt dışında bir festival için bir şeyler çalıp gönderdim. Elimden geldiği kadar caz müziği seven insanlarla irtibatımı koparmamaya çabalıyorum. Sahneye çıktığım 40 yıldan beri de böyle bu.

Sanat daha ulaşılır oldu böylece. Sizin konserlerinize gelemeyen insanlar da sosyal medya aracılığıyla sizi canlı dinleme şansı elde edebiliyor, size ulaşmış kadar oluyor. Bu anlamda da güzel.

Evet izleyebiliyor ama benim için pek aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hani kontrbas hani davul hani Volkan hani Ferit hani bizim sahneden alev gibi çıkacak Trio’nun sound’ları? Kendi bestelerimi bile burada böyle istediğim gibi çalamıyorum. Hiçbir zaman olmaz. Alıştık biz Trio sound’una. Gümbür gümbür çalıyoruz çünkü. Burada böyle elimden geldiği kadar eşe dosta, caz sevenlere onlarla iletişimde olmak için çalıyorum, bu da bir görev.

6 yaşından beri piyano çalıyorsunuz. Yani nereden baksanız 53 yıl olmuş, dile kolay… Piyano dışında sizi büyüleyen başka bir enstrüman oldu mu?

Evet, 6 yaşındaydım. Konservatura 1967 yılında girdim. Piyanoya dokunuşumdan bugüne o kadar yıl geçmiş. Piyano değişik bir enstrüman. Piyano orkestra gibi bir enstrüman. Tek başına saksafon olur, tek başına trompet, o da olur, keman olur. Ama cazda bir piyano yanında da öteki arkadaşlar işin içine girince, bir de onun üstüne tenor saksafon, trompet koysanız ballı ekmek kadayıfı olur.

Bir söyleşinizde “Piyano müziğin amiral gemisidir” diyorsunuz.  O zaman bunu biraz daha açalım mı?

Ben piyanist olduğum için söylemiyorum bunu. Bu hakikaten bir gerçek. Müzik, piyanonun üzerine kuruluyor, armoni olarak da ritmik olarak da…  Legato çalarken bir balad çalabiliyorsunuz. Piyanonun etrafında toplandığını hissediyorum tüm bu entrümanların. Bir piyanist olarak da daha da mutlu oluyorum.

Türkiye’de caz müziğinde adeta bir marka isimsiniz. Bu, üzerinizde bir sorumluluk yaratıyor mu? Neler hissediyorsunuz? 

Marka isim falan değilim. Ben de her müzisyen gibi görevlerini yapan, sorumluluklarını üstlenen bir müzisyenim.

“HAYATIMIZA BUGÜN ‘CAT’ GİRDİ” 

Bunu şundan sordum aslında. Belki kelimeyi yanlış kullandım ama… Yani caz deyince, herkes bu müzik türünü dinlemiyor ama, Kerem Görsev ismini caz dinlemeden de bilebiliyor. İsim olarak en azından. Bu bilinirlikten yola çıkarak bunu soruyorum.

E tabii bunu şuradan düşünebiliriz, TV8’de yedi sekiz yıl kadar program yaptım. Şovum vardı, “Kerem Görsev ile Caz” diye buradan gelen bir bilinirlik de var. Sonra TRT Müzik’te iki yıl program yaptım. Beş altı yıl kadar da Joy FM’de de”Kerem Görsev ile Caz” programını sundum. Bu kanallar aracılığıyla insanlara ulaşınca daha çok hatırlanıyor olabilirim. Biraz da sosyal bir insanım tabii. İnsanlarla arkadaşlık yaparım, gelen her maile kaçırmadan cevap vermeye çalışırım. Hiçbir röportajı bugüne kadar reddetmedim. Bugün güzel bir şey yaşadık. Ondan bahsedeyim size… Bugün hayatımızda yeni dönem başladı. Annesi kaza geçirmiş, beş haftalık bir yavru kediyi evlat edindik.

Aaa evet, biraz önce Instagram paylaşımınızda gördüm onu! 

Yeni bir heyecan bizim için. Dolanıyor şimdi etrafta… İsmini de “Cat” koyduk. Biliyorsunuz cazcılara verilen lakaptır “Cat”.

Fotoğraf: Cem Gültepe


Ben de sizinle konuşurken kedim Zeze de yanımda uyuyor. Cat’le mutlu bir hayat dilerim size… Peki, şu an üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?

Bir sürü proje var şu an, kayıt bekleyen. Alan Broadbent’i tanıyorsunuz. Hani benim “Spring Water”, “Theraphy”, “To Bill Evans” filarmonik albümlerimin orkestrasını yönetmişti. “To Bill Evans”la Los Angeles’ta yaptığım “Spring Water”ın bestelerini ona vermiştim. O da bu besteleri aranje etmişti. Şimdi de ben ona en son yeni parçalar yolladım birkaç zaman önce. Onları yazdı, aranje etti, hazır olarak bekliyor. Hem de 86 kişilik büyük bir orkestra için yazdı. Fakat bu albümün kayıtları ne zaman olacak, nasıl olacak şu an için bilemiyorum. Bunlar hep yurt dışında yapılan büyük orkestra kayıtları. Dolar bazında yapılıyor, tabii ona Türk parası veremiyorsunuz, dolar yedi lira oldu diyemiyorsunuz.  Sponsor denen bir şey de yok ortalarda yıllardır.  Bunları hep kendi çabalarımla yaptım. O yüzden tam zamanını kestiremiyorum. Şu an zor gözüken bir şey…

En kısa zamanda olsun diyelim o zaman. 

Öyle demeyelim. Hemen olmasın zaten. Dört beş ay önce benim yeni albümüm “Perfect Balance” çıktı. Kafamda başka albüm projesi daha var. Ama bu birkaç ayda konserler oldu hep. Bunlar, yaratıcılığı geriletiyor o süreçte. Biraz dingin olmak lazım. Tam dingin olalım dedik böyle bir dönem başladı, uzun bir dinginlik oldu ama bekleyeceğiz işte.

“CAZ MÜZİĞİNE BAŞLAMAK İÇİN ÖNCE BELLİ VOKALİSTLERİ DİNLEMEK,
TATLI BİR UVERTÜR HAZIRLAMAK LAZIM” 

Ben henüz 13 14 yaşındayken evimizde çoğunlukla hep caz müzik çalardı. Babam çok dinlerdi. Bense hiç sevmezdim. Ne zaman 30’larıma geldim, cazı o zaman sevmeye başladım. Caz müzik için olgunlaşmak mı gerekiyor?

Caz müziği sevmek için önce çocuk yaşlarda klasik müzik dinlemek gerek. Tabii benim şansım rahmetli babamın evde Beethoven’dan Shostakovich’e, Rachmaninov’dan Schubert’e, Chopin’e uzanan bir arşivi vardı. Konservatuvarda klasik müzik eğitimi aldım. Hatırlıyorum ben 10’lu yaşlardayken abim ve arkadaşları caz dinlerdi. Onlar dinlerken benim de hoşuma gitmeye başladı bu müzik. Bir de Bill Evans dinledikten sonra çok mutlu oldum, çok güzel geldi bana. Ondan sonra da böyle zehirlendim kaldım. (Gülüyor.) Hâlâ o zehirle yaşıyoruz. İyi bir caz müziği dinleyicisiyim ben. Yani tabii bu aileden de gelen bir şey. Bak sizin de öyle olmuş. Bir de şöyle bir şey var; hiç caz dinlemeyen bir insana Ornette Coleman, John Coltrane’in bazı dönemlerini falan dinletmek olmaz mesela. Algılamakta güçlük çeker çünkü insan, free jazz olsun, modern, çağdaş cazlar olsun. Bunları da başta dinlemesi zor.  Caz müziği dinlemeye başlayan biri önce bir Ella Fitzgerald, Nat King Cole, Tony Bennett gibi vokalistlerle başlamalı. Tatlı bir uvertür hazırlamak lazım. On tane merdiveni atlaya atlaya gökdelene çıkamazsınız. Birer birer ilerlemek lazım. Atletizmde de olduğu gibi çalışarak böyle belli bir hıza erişiyorsun; cazda da öyle işte…

Sizin de dinlemediğiniz caz müzikleri var mı ya da dinleyemediğiniz? 

Tabii ki…   Pek çok müzisyen var, dinlemediğim bazı caz tarzları ve türevleri var. Dinlemiyorum çünkü bana hikâye anlatmıyor. Bir müzik dinlediğin zaman bir şeyler anlatması lazım. Birden etkilenip hayâl kurman lazım. Hayâl kurduğun zaman yapacağın şeylerin peşinden gitmen lazım. Ben daha çok akustik caz seviyorum ve dinliyorum. 1950’leri, 60’ları çok seviyorum. Günümüzün cazında da yine akustik ve çağdaş cazları seviyorum. Branford Marsalis mesela çok iyi bir quartet’i var nasıl John Coltrane’in 1961 – 67 yılları arasında quartet’i vardı; Jimmy Garrison, Elvin Jones, McCoy Tyner’dan oluşan…  Miles Davis’in 1956 – 1959 yılları arasında yaptığı işler, “Cookin”, “Workin” albümleri mesela…

Geçmişte böyle caz kasetleri doldurur muydunuz, verir miydiniz eşe dosta?

Oooo çok çok! Korsan da yapıyordum ben bunu. Sonra CD makineleri vardı, hatırlar mısınız hani böyle CD’den CD’ye çekme… Çok yapardım. Bir de her saatin müzikleri başkadır mesela. Yani kalkıp da böyle sabahın erken saatlerinde Ornette Coleman dinlenmez. Bana göre tabii, renkler ve zevkler tartışılmaz! Yani ne bileyim böyle güzel bir Bossa Nova parçayla açılış olabilir. Akşamları Round Midnight cazı ne iyi olur. Gecenin ilerleyen saatlerinde senfonik cazlar, yaylı cazlar dinlenebilir. Bunların da bir sıralaması var. Böyle şeyler yapardım işte ben arkadaşlarıma. Ama şimdi böyle bir şey yok ne yazık ki. Spotify’dan istediği müziği dinliyor herkes. Araştırarak kendi listelerini yapıyorlar.

“İNSANIN HAYATINA TEKNOLOJİ FAZLA GİRDİĞİ ZAMAN ROMANTİZM DİYE BİR ŞEY KALMIYOR”

Peki madem teknolojiyle aranız nasıl?

Açıkçası ben yeni yeni adapte olmaya başladım. Bazı işlerimi Ferit’e (Odman) bazı işlerimi eşime yaptırıyorum. Ben akustikçiyim, tahtacıyım. Bestelerimi her zaman kurşun kalemle, nota kağıdıyla yapıyorum. Silerek, çizerek… Akustik ve naif olması daha çok hoşuma gidiyor. Biraz çağ dışı olması gerek bana kalırsa bazı şeyler. İnsanın hayatına teknoloji fazla girdiği zaman romatizm diye bir şey kalmıyor.

Duygusallığını yitiriyor yani…

Evet maalesef duygusallığını yitiriyor. Eskiden mektup denen bir şey vardı. Duyguyu daha iyi hissediyordun. Şimdi whatsappta yazışmalar, mesajlar… Görüntülü arıyorsun. Akustik olarak da çok teknolojik aletler çıktı. İstemediğin kadar çok sound bulabiliyorsun. Ama piyanonun sound’u yine piyano. Yüzyıllardır piyano sesi, davul sesi, kontrbas sesi, bunlar çok özeldir. Ve yerleri değişmeyecektir.

Ferit Odman’la yaptığım bir söyleşide bana Türkiye’de her şeye caz denmeye başladığını, bunun kendisini rahatsız ettiğini söylemişti. Siz ne dersiniz? 

Teknolojiyle birlikte türevler çıkıyor. Mesela pop müzikle uğraşan müzisyenler “Ben caz albümü yaptım” diyor . Olmaz öyle şey! Neyin cazını yapıyorsun? Olmaz! “Ben parçalarımın caz versiyonunu söyleyeceğim” diyor. Bunlar bana göre cazın dışında olan şeyler. Ha istiyorsa caz standartları öğrensin, söylüyorsa çıksın caz standartlarında söylesin, kendine güveniyorsa… Hem onu yapayım hem bunu yapayım diye bir şey yok. Hayatta da öyle bir şey yok. Caz müzisyeni olmak için 20-30 sene mücadele ediyorsun, hâlâ olamıyorsun, olmaya mücadele ediyorsun.

Fotoğraf: Cem Gültepe

O zaman Ajandakolik Caz Haftası kapsamında cazın sizin için anlamını sorayım… Dinleyicilere bir şeyler söylemek isteseniz…

Caz bir hayâl kurdurma mekanizmasıdır. Hayatımda gerçekleştirmek istediğim olayları hep caz dinleyerek yapmaya çalıştım ve yapmaya da çalışacağım. Ve tabii ki caz müziği benim için hayattaki en öncelikli şey. Ben bu müziği çalamazsam sosyal hayatımda ne eşimle ne arkadaşlarımla iletişime geçebilecek ruhsal sağlığımı bulabilirim. Gerçek bir caz müzisyeni için caz daima ilk seçenektir hayatta. Bir müzisyen önceliği caz olmayan bir meslekle ilgilenmemeli. “Caz benim ilk tercihim değil” dememeli yani. Üzülerek söylüyorum bunu, Türkiye’de bunu söyleyen bir müzisyen gördüm duydum, yanımda söyledi. “Caz benim ilk tercihim değil zaten. Müzik benim ilk tercihim” dedi. Donakaldık. Oluyor böyle şeyler hayatta…

Bugün fonda bir caz parçası çalsın ve bu ne olsun?

Ooo bu çok zor bir soru. Bill Evans’tan “We Will Meet Again” çalsın. Bu parçayı Bill Evans abisine yazmıştır. Abisi de bir piyano öğretmeniydi. Abisi piyano dersi alırken Bill Evans da o sırada keman çalıyormuş. Gizli gizli onu izleyip öyle piyanoya başlamış. Tabii ben biraz hayatını didiklediğim için bunları biliyorum. İşte abisi öldükten sonra da bunu yazmış; “Tekrar kavuşacağız, tekrar buluşacağız” diye… Bill Evans da öldüğünde ne yazık ki 51 yaşındaydı. 15 Eylül 1980’da vefat etti.

Sanatı besleyen, ortaya çıkaran şeyler hep bu hikâyeler… 

Caz, uzun yaşanmışlıkların hikâyesidir. Öyle pırt diye olmuyor, 10 günde 20 günde çalıp hikâye yaratamıyorsun. Hayatta bir şeyler yaşayacaksın, göreceksin, ondan sonra da bu yaşananları başkalarına aktaracaksın. Güzel sanatlarda bunu görüyoruz işte. Ressam resimlerine, heykeltraş heykellerine, müzisyen müziklerine bunu yansıtıyor. Bir şey yaşıyorsun eğer bu gerçekse, o hikâyeyi kalıcı bir şekilde neyle uğraşıyorsan ona çeviriyorsun. Sanat dediğimiz işte böyle ortaya çıkıyor.

***

 

BİR ÖNCEKİ SÖYLEŞİYİ KAÇIRDIYSAN…

 

Söyleşi – Turgut Alp Bekoğlu: “Müzik, şifalı bir armağan sevenlerine”

 

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

“Emel Anne" belgeseli Anneler Günü'nde ALİKEV'in YouTube kanalında

Bu yıl online olarak gerçekleşen 15. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nde de gösterilen Gezi Direnişi’nde hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz’ın adalet mücadelesini anlatan “Emel Anne” Ali İsmail Korkmaz […]