banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

ŞEVKET AKINCI: “ÖTEKİ CAZ’I HERKES İÇİN YAZMAYA ÇALIŞTIM”

 

Pan Kitap tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlanan “Öteki Caz”, bir caz tarihi kitabı. Gitarist, besteci, aranjör, prodüktör ve doğaçlamacı Şevket Akıncı’nın yıllarca süren araştırmalarının ete kemiğe bürünmüş hali. Okuması kolay, ufuk açıcı, çok yönlü, çok dolu, çok bilge bir kitap. Şevket Akıncı’nın özellikle 20. ve 21. yüzyıla odaklanarak yazdığı bu kitap, kendi deyimiyle “Yeni bir yöne gitmek isteyen müzisyenlere ya da müzisyen adaylarına rehberlik etmesi veya ilham kaynağı olması ümidiyle yazdığı” bir kitap. Ama aslında bu kitabı “herkes” için yazmaya çalıştığını söylüyor. “Öteki Caz”ı okurken çok şey öğrendim. Bir sürü sorum vardı, onları Şevket Akıncı’ya sordum… 


Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

nilufer@ajandakolik.com 

“Öteki Caz”  gibi bir kitap yazmanızın temelinde Türkiye’de caza dair çok fazla kaynak olmaması yatıyor mu? Bu hisse ilk ne zaman kapıldınız?

Türkiye’de cazla ilgili kaynakların çoğu ana akım caza odaklanmış. Özgür caz, özgür doğaçlama, postmodern caz, noise vs… gibi konuları daha bütüncül bir şekilde ele alan Türkçe kaynakların sayısı çok çok az. Bu türleri ele alırken, türler,  kültürler ve yaklaşımlar arasındaki etkileşimlere odaklanmaya çalıştım. Birbirine bağlı olduğunu düşündüğüm bu akımları toplayan bir rehber yapmak istedim. Beni ilgilendiren ”Bu akımlar neden 20.yuzyılda çıktı?, “Popüler olmayan bu türler nasıl oldu da evrenselleşti?”, “New Orleans’ın çok çeşitli kültürel yapısı nasıl ve neden tüm yüzyıldaki değişimleri etkiledi?” gibi soruları cevaplarken başka sorular doğdu. Konuyu daha etraflıca ele almam gerektiğini anladım. Tüm bu türler ve dönemler diyalektik bir kontrpuan oluşturuyor. Bunu göstermek istedim ve umarım başarılı olmuşumdur. Sonuçta uluslararası haberleşmenin kolaylaşmasıyla değişik kültürlerin de bu etkileşim içinde bazen başat bazen yoğun bazen de ikinci derecede rol oynadıklarını yadsımak doğru olmaz. Ornette Coleman’ı anlamak için 1950’lerin sonlarına kadar olan caz tarihine, AMM’i anlamak için çağdaş müziğin tarihine de bakmak lazım; Japon cazını anlamak için fluxus hareketini anlamak, John Zorn’u anlamak için postmodernizmi anlamak lazım. Bu sebeple sadece, çok yüzeysel olarak caz tarihinden, 20.yüzyıl çağdaş Batı müziği tarihinden ve postmodernizm tarihinden bahsettim. Kitapta zaman zaman sistematiğe aykırı da görülse önemli gördüğüm bu etkileşimlere mümkün olduğu ölçüde yer vermeye çalıştım. Bir tarihler ve tanımlar silsilesi sunmak yerine bunun sebeplerini ve sonuçlarını anlatan bu kitap umarım bir boşluğu doldurmuştur.

Doldurduğuna eminim. Ellerinize sağlık… 505 sayfalık bir kitabı kaç yılda yazdığınızı da sormalıyım tabii önce… Aralıklarla pes ettiğinizi okudum. Sonra yeniden nasıl ayağa kaldırdınız?

Öğrencilerimin, ailemin ve dostlarımın yüreklendirmesiyle…

Kitabın bir ilk hali olduğundan bahsediyorsunuz önsözde. O ilk halden bu hale geçiş nasıl oldu? Hazırlama sürecini ve kitabın oluşumunu sizden dinleyelim.

Bu kitabı yazmam 12 yılımı aldı, deminki soruya da böylece cevap vermiş olayım. Bunun birinci sebebi, merak ettikçe arayışlarımın ve cevapların artması, değişmesi, güncellenmesi ve öğrendikçe soruların artması idi. Ve bu açıdan kitap hâlâ tamamlanmış değil. İkinci sebep ise, uzun aralıkların olduğu dönemlerde hiçbir şey yazmamam. Yaşamı, kendisini üstün hissedebileceği durumlarla sınırlayan, yeni deneyimlere ve değişik yaşantılara kapalı birtakım otoritelerin kültürü de tanımlamaya kalktığı bir dünyada, bu uğraş için gerekli motivasyonu sağlamak zorlaşıyordu ve birçok kere “havlu attım” ve bu işten vazgeçtiğim ve yazmadığım uzun süreler oldu. Ancak ne zaman vazgeçsem öğrencilerimin yüreklendirmesiyle tekrar başladım –çoğu zaman en baştan yazmaya başladım ve devam ettim. Üçüncü sebep de müzik gibi “akıl dışı” bir eylemi “akıl” yoluyla anlatmanın zorluğuyla mücadele etmem. Müzik sadece müzik diliyle anlatılır diye düşünenlerdenim, yoksa müzik yapılmazdı. Hâlâ aynı düşüncedeyim. Ders notlarımdan oluşan öğrencilere dağıttığım metin ise çok çok uzun, ana akım cazı çok daha uzun bir şekilde anlattım mesela. Ayrıca var olan İngilizce kaynaklardan çok sayıda alıntı ve çeviri içeriyor. Ve yayımlanan kitabın üçte ikisi o notlarda yok. İkisi ayrı kitaplar olduğunu söyleyebilirim.

Cazın tanımının bugün çok genişlediği düşünceniz var bir de… Ana akım cazdan ziyade kitapta da odaklandığınız özgür caz, özgür doğaçlama, postmodern caz, noise gibi mi?

Evet. Ve “izlenimci caz” başlığı altında diğer okuduğum kitaplarda isimlerine pek rastlamadığım Edward Vesala, Terje Rypdal, Jon Hassell vs.. gibi birçok sanatçıyı daha detaylı bir şekilde ele almak istedim.

“Müzik nedir?” bölümüyle başlıyor, Öteki Caz. Ve kitapta ele alınan türlerin, yapıbozumcu süreçlerin ve hem teoride hem pratikte yapılmış birçok “bozgun”un sonucunda ortaya çıktığını söylüyorsunuz. Tam olarak ne demek bu?

Her yaratıcı müzik özgürlük dereceleriyle ilgilidir. Özgürlük ise istediğini yapmak, istediğini düşünmek ama düşündüğün ve yaptığın şeylerin sorumluluğunu alıp sorgulamakla ilgilidir. Değerler tablosu sürekli sorgulanır, iyi ve kötü yer değiştirir. Her tez antitezini doğurur ve müzik antitezlerin tarihidir. Bunu anlamak için müzik ile onun karşıtı olan gürültü kavramının arasındaki diyalektiği anlamak lazım. Müzik tarihi Bach’tan Merzbow’a kadar yapıbozumculuğun ve bozgunculuğun tarihidir. Gürültü, yani bozgunculuk kendi içinde değil, içine girdiği sisteme göre var olur. Bir müzik başkasını bastırıyorsa gürültüdür. Yepyeni bir müzik gürültü olarak da algılanabilir. Örneğin Monteverdi ve Bach çokseslilik kurallarına göre birer gürültüdür. Webern tonal kurallara göre gürültüdür. La Monte Young ya da Philip Glass serial müzik kurallarına göre; bebop soul’a göre, reggae rock’a göre gürültüdür. Siyasî tarihi bile etkileyen olaylar zincirinin parçası olagelmiştir gürültü ve müzik. Bu iki kavram arasında diyalektik bir ilişki var. Özellikle Attali değinir bu konuya:

Gürültüyle birlikte düzensizlik ve “onun karşıtı” müzik doğar. Müzikle birlikte iktidar ve “onun karşıtı” bozgunculuk doğar. Gürültülerde hayatın şifreleri, insanlar arasındaki ilişkiler okunur. Yaygara ve melodi, ahenksizlik ve armoni… Müzik kendini ve başkalarını aşmaya, normların ve kuralların ötesine geçmeye, aşkınlık hakkında zayıf da olsa bir fikir edinmeye teşvik eder. Gürültü, muhalefet için bir isyan aracı (eylemler, gösteriler, sloganlar vs…), iktidar için de bir baskı aracıdır (siren sesleri, polis araçları). Biraz inceleme yaparsak, gürültü ve müziğin tarihinin bozgunculuğun tarihi olduğunu görürüz. Çünkü hep hiyerarşisizliğe ve bozgunculuğa yönelen müzik tarih boyunca, iktidar tarafından manipüle edilse de, muhalefet kazanma yolunu bulmuştur. Örneğin Roma’da imparatorlar ünlerini, popüler gösteriler finanse ederek garantiye alırlar. Sirk oyunlarında hidrolik orglar kullanılır. O zamanlarda müzik aynı halk gibi hem yasaldır hem de tehdit edicidir. Müzik daha sonra kilise tarafından standartlaştırılır. Papa Büyük Gregorius (590-604) iki oktav sınırları dahilinde erkekler tarafından icra edilen Latince dinsel müziği dayatır. Ama sadıklar, kilisenin içinde şarkılar söylese bile rahibin denetiminden kaçabildikleri an, iki oktav sınırını aşarlar. Bunun sonucunda, bir süre sonra ayin söylemek bile yasaklanır. Müzik tek başına iktidarın dayattığı kuralları yıkar. Tek başlarına kaldıklarında jonglörlerin hiciv şarkılarıyla iktidarı ilk tehdit edenler olması gibi. Bazı prensler de halka mesaj vermesi için onları propaganda aracı olarak kullanır. Saray ruhunu yayan troubadourlar yeni enstrümanlar yaratırlar. Bunlar yapıbozumculuğun ilk örnekleridir.

Flandra, İtalya ve İngiltere’de bazı jonglörler 14. Yüzyıldan itibaren köylüler için çalışmaya başlar. Bazı komünler de, hem manastırlar hem de prensler ile rekabet etmek için kendilerine müzisyen satın alırlar. Müzisyenlerin iktidara karşı dayanışması burada doğar. Buna karşılık Avrupa burjuvazisi gücüne teorik ve estetik bir dayanak yaratarak, güzelliğin duyulmasını sağlayarak kendi yasallığına inandırır. Gelgelelim Fransız Devrimi sırasında müzik, feodal iktidarın sembolleri olan kilise ve saraydan çıkarılmak istenir. Bu nedenle muhalefetin konser salonlarını yok etmeleri gerekir. Böylece müzik saraydan sokağa yani dışarı taşınır. Bütün bu örnekler, müzikte yapılan yeniliklerin iktidarı tehdit ettiğini gösteriyor. Ve tehdit etmeye devam edecek…

Stravinsky’nin de dediği gibi “Müzik sadece insana özgü” müdür? Siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Stravinski doğanın seslerinin müziğin hammaddeleri olduğunu öne sürer. Stravinski der ki: “Bu doğa eserleri kendi başlarına hoşturlar ama bu pasif zevkin üstünde ve ötesinde müziği düzenleyen, hayat veren ve yaratan aklın olarak kalan müziği keşfederiz. Böylece doğanın bahşettiklerine ustalığın yararları eklenir. İşte sanatın genel anlamı önemi burada yatar. Somut bir şeye biçim vermek amacıyla önce soyut alanda hareket eden bir irade var. Müzikal yaratımın temelinin dışa yönelmiş bir ön duygu. Bu iradenin, ön duygunun hedef alması gereken öğeler ses ve zaman öğeleridir. Bu iki öğe olmadan müziği düşünmek olanaksızdır.” Şahsen ben bu tanıma katılıyorum.

Sonra “Gürültü nedir?” bölümü karşılıyor okuyucuyu. Aklıma ilk şu geldi bu bölümü okurken. Çocukken babamın çaldığı her caz parçası benim için sinir bozucu bir sinek vızıltısıyla eş değerdi. Yani bir anlamda gürültüydü benim için. Rahatsız ediciydi. Babam büyüdükçe cazı seveceğimi söylemişti o zamanlar bana, ki öyle oldu. Buradan müzikle gürültü arasındaki benzerlik ve ayrıma geleceğim. Görecelilik tek sabit mi sizce?

Kesinlikle özellikle coğrafi ve zamansal görecelilik. Dediğiniz gibi zamanla anlaşılabilir bazı müzikler yeter ki yeni olasılıklara açık olalım ve ezber bozmaktan korkmayalım. Kitapta Louis Armstrong örneğini verdim mesela. 1920’lerde birçok çevrede gürültü olarak algılanan bu müzik, bugün bir nostalji fetişine dönüşmüş durumda. Gürültünün sözlük anlamı “istenmeyen, düzensiz, rahatsız edici ses” olarak verilmektedir. Bu tanım sıkıntılıdır. Gürültü istenmeyen sestir evet. Ama düzensiz olması hatta rahatsız etmesi kimilerine hoş gelebilir. Gürültü diye adlandırılan kavram müzik kadar göreceli bir kavramdır. Bu bağlamda John Cage’in ünlü sözleri akla gelir: “Salonunuzda Mozart dinliyorsanız sokaktaki sesler gürültü gibi gelir. Ama sokağı dinliyorsanız, bu sefer Mozart gürültüye dönüşür.” Yani gürültü “istenmeyen sestir” ama duruma göre…Belli bir zaman ve mekânda “gürültü” diye adlandırdığımız birçok sesi ömür boyu rahatsız olmadan da duyarız ve bu sesleri gürültü olarak tanımlamayız. Bu sesler yaşamımızın ilk anlarından itibaren vardır. Örneğin bir bebeği uyutmak için saç kurutma makinasını kullanırız, çünkü anne karnındaki ses saç kurutma makinasının çıkarttığı sese benzer. Ama durum ve mekân değişikliğinde aynı ses bir gürültüye dönüşür. Haber sunan bir spikerin saç kurutma makinası açması ve onun sesini bastırmaya çalışması gürültü olur. Gelgelelim aynı spikeri ve saç kurutma makinasını Bienal’de bir enstalasyon olarak izlesek bunun adına “sanat” denebilir. (Ya da denmeyebilir.) Fakat bir Bienal’de “anlaşılan” durum bir konserde anlaşılmayabilir. Aynı saç kurutma makinasını bir enstrüman olarak kullansak, hatta “Saç Kurutması Makinası Konçertosu” isimli bir eser yazsak, ortaya çıkan sonucun gürültü mü, müzik mi (ya da bambaşka bir şey mi) olduğuna dair tartışmalar başlar. Bu nedenle müziğin en soyut sanat olduğu söylenir.

20 yıldır çeşitli okullarda dersler veren bir müzik insanısınız. Gençlerin caza duyarlılığı, ilgisi nasıl? Böylesine bilgi dolu bir kitap, en çok da onlar için mi?

Yirmi sene öncesine göre caz müziğine erişimin kolaylaşması, caz kulüplerinin, caz festivallerinin, caz okullarının çoğalması gençlerin ilgisini elbette arttırdı. Benim zamanımda Berklee’ye giden 3-4 öğrenci varken şimdi 30-40 öğrenci gidiyor. Ana akim caza hakim gençler çoğaldı. İsterim ki gençler cazın çok popüler olmayan kısmını da keşfetsinler, o türlerden faydalansınlar ve kendi özgün dillerini keşfetsinler. Dünyada caz alanında yapılan çoğu yeniliğin bu kitapta anlattığım caz türleriyle ana akım cazla birleşmesinden doğduğunu fark edebiliriz. Bu kitabi, “yeni” bir yöne gitmek isteyen müzisyenlere ya da müzisyen adaylarına rehberlik etmesi veya ilham kaynağı olması ümidiyle yazdım.

Öteki Caz’da kullandığınız dil ve verdiğiniz örnekler, caza uzak bir insanın bile kitapla ilgilenebileceği algısı yarattı bende. Bu gerçekten önemli. Peki yazarken bunu amaçladınız mı yoksa daha çok caz dinleyişine mi ulaşmaktı hedefiniz? 

Bu kitabı herkes için yazmaya çalıştım. Kullanılan dil, okuyucuya çok teknik ya da fazla akademik geliyorsa başarısız oldum demektir. (Gülüyor.)

Giderek değişen ve gelişen teknolojinin caz müziğe de büyük etki ettiğini düşünüyor musunuz?

Gelişen teknolojinin caza etkisi olduğunu elbette yadsıyamayız. Örneğin geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında amplifikasyon keşfedildiğinde kontrbas, gitar gibi enstrümanlar daha ön plana çıkmaya başladı. Mikrofonlama yokken basçılar mesela kendilerini duyurmak için telleri çekerek çalarlardı. Ne zaman amplifikasyon keşfedildi, telleri parmakla çalmaya başladılar. Bu durum müziğin soundunu ciddi bir şekilde etkiledi ve cazı şekillendirdi. 1970’lerde Fender Rhodes piyanonun yerini aldı mesela. Bugün de teknoloji gittikçe hızlanıyor ve müziğin sadece üretimini değil paylaşılma biçimini de etkiliyor. Tek sıkıntı şu: değişim hızı o kadar yüksek ki, insanlar, doğruyu yanlıştan ayırmaya fırsat bulamadan karar vermek zorunda kalıyor. Bir şeyleri hazmetmek eskisine göre daha zor.

“Öteki Caz” ciddi bir emek. Dili kullanarak müziği anlatmanın kimi zaman yetersiz kaldığı duygusuna kapıldığınız oldu mu? Ne bileyim, o bölümde bir müzik paylaşmayı istemek, o bölümü müziğin aslıyla anlatmak gibi…”

Elbette! Müzik en iyi müzikle anlatılır. Aşk, inanç gibi akıldan farklı bilinç durumlarını anlatmak için en doğru sözcükleri seçmek gerçekten zor. Ki çoğu zaman yanlış sözcükler konuyu değersizleştiriyor… “Caz Kitabı”nın yazarı Joachim Berendt’in coşkulu dilini kıskanıyorum. Benim anlatımımın biraz didaktik olduğunu düşünüyorum.

Açıkçası ben kitabı ilk elime aldığımda görselli bir kaynak olacağını düşünmüştüm. Tabii fotoğraflarla sayfa sayısı iki katına çıkardı muhtemelen ama o fikri baştan mı elediniz?

Bu fotoğrafsız şekliyle olsa bile kitabın çıktığına şükrediyorum! Bunun için Pan Yayıncılık’ın fedakar yaklaşımı için ne kadar teşekkür etsem az. Kullanacağımız her fotoğraf için telif ödememiz gerekir, izin beklememiz gerekir, süreç epey uzun bir süreç. Kaldı ki Türkiye maalesef kendi kağıdını üretmiyor, Amerika’dan temin ediyor. Bu yüzden bile çok maaliyetli. İleride belki yeterince fon olursa fotoğraf ve resim de koyarız.

Bu hayatta en çok dinlediğiniz caz albümü hangisi?

Sanırım Miles Davis – Bitches Brew

Peki bir kere dinleyip sizde hayal kırıklığı yaratan?

Weather Report’un son albümü olabilir. Bu kadar yaratıcı, birçok yeniliğe imza atmış bir topluluğun son albümü bu kadar baştan savma olmamalıydı. Miles Davis’in son albümü Doo-Bop için de geçerli bu. Kötü bir albüm olduğunu düşünüyorum. Ama ölmeseydi gideceği yeni bir yolun ilk adımlarının bu albümde olduğunu da düşünüyorum. Devamı gelseydi rap, hip hop ve cazın harmanlandığı çok daha iyi örnekler sunacağının bir müjdecisi gibiydi bu albüm. Ama maalesef bildiğiniz üzere 1991’de kaybettik onu. Birçok dinleyici için merak konusudur hâlâ: “Miles acaba hangi yöne dümen çevirecekti?”

Bugünlerde aklınızda dönüp duran bir parça? Biz de dinleyelim…

Bu konuda biraz “old school”um sanırım. Parça değil de albümün tamamını dinlerim. 3-4 gündür Alice Coltrane’in Carlos Santana ile yaptığı albümü dinleyip duruyorum. Albümün adı “Illuminations”. Ama parça olarak caz dışında bir parça dinliyorum. Tuareg’li bir grup olan Bombino’nun “Nomad” adlı  albümden Amidinine adlı parçasını. Müthiş bir Sahara Blues örneği.

Bir söyleşinizde “Hâlâ cd alan salaklardanım” demişsiniz. İki yıldan sonra değişen bir şey var mı?

Yok son cd’mi Lale Plak tam kapanmadan önce aldım. Simdi Spotify dinleyen salaklardanım 😊 Ama Spotify’da olmayan o kadar çok albüm var ki… Tzadik’in ve Soul Note/ Black Saint adlı plak şirketlerinin albümleri yok Spotify’da mesela. Her yurt dışına çıktığımda mutlaka alırım.

Pandeminin etkisi nasıl üzerinizde? Öteki Caz’ın yazılış sürecinde pandemiye denk gelen bölümler oldu mu?

Kitabı pandemi başlamadan önce bitirmiştim aslında, editörlük süreci çok uzun sürdü. Pandemiden sonra, kültür  endüstrisi ile ilgili bölüme yeni yazılar eklemem gerekirdi belki. Ama pandemi surecinde filizlenen yeni fikirleri pekiştirmek ve olanları hazmetmem için vakit gerek. Belki, olursa, ikinci baskıya yetişir. Evet, pandemi her müzisyeni olumsuz yönde etkiledi. Devletten hiçbirimiz yardım almadı. Çoğu Avrupa ülkesinde müzisyenler devletin maddi yardımıyla ayakta kalabildi. Geçtiğimiz bir buçuk sene müzik ve müzisyenler yok sayıldı ve bugün de pandemi bahane edilerek var olabilen yok edilmeye çalışılıyor. Müziğin şekillendiği yer, müzisyenlerin kendilerini asıl ve ilk var ettiği yer sahnedir sonuçta. Sadece müzisyenler değil, tüm müzik sektörü çökertildiği için çoğu mekan ciddi ödünler vermek zorunda kaldı. Bazıları da kapatıldı. Sonucun maddi boyutu dehşet verici. Çok sayıda müzisyen intihar etti. Bilal Karaman gibi önemli bir müzisyenin tel değiştirecek parası olmadığını biliyorum mesela. Çok değer verdiğim bir müzisyenin taksisine bindim geçenlerde. Ama tüm çabalara rağmen müzik yok olmayacak! Aşağıya yuvarlandıkça taşı tekrar ve tekrar tepeye taşıyan Sysiphos gibi görüyorum müzisyenleri. Bu gösterilen çaba bile çok anlamlı. Mevcut hükümetin yaklaşımının değişmeyeceği çok açık. Bu korkunç şartlarda müziğin daha da özgünleşeceği ümidini taşıyorum.

Her ne kadar Türkiye’de sanata ve sanatçıya olan “saygı”nın eksikliği pandemide daha çok hissedilse de genel olarak caz kulüplerinin eksikliğinden de bahsetmeden geçmek istemem. Ne düşünüyorsunuz?

Bu ahval ve şeraitte asıl çabamız var olan mekanları ayakta tutabilme olmalı. Çünkü refah ülkelerinde bile tüketim hızını büyük ölçüde kontrol altına alan sistemin tokadına en çok müzik maruz kalıyor. Müziği kaliteli bir şekilde yayma alanı olarak görülen konser mekânlarında da bunun baskısı hissediliyor. Bu mekânların sanatçı seçiminin, son 10 yılda bile (pandemiden bile önceki dönemden bahsediyorum) çok değiştiği; müzik seçimi konusunda araştırıcı, yaratıcı, yenilikçi olan mekânların kapatıldığı daha sık görülüyor. Kapatmayanlarsa birçok kültürel veya finansal ödün vermek zorunda kalıyor. Son birkaç yılda Steve Jobs tarafından yayılan nesnelere tek iletişim ve yayma aracı gözüyle bakılıyor. iPhone’lar özellikle bizi dar ve içinde yalnız olduğumuz bir alana sıkıştırmakta. Toplantılar, doğum günleri kutlamaları, demeçler, hatta zaman zaman konserler bile sanal bir ortamda yapılıyor. Birlikte yalnızız. Öyle bir hâle gelindi ki sanki Steve Jobs kendisini insanlardan izole ettiren ne kadar eğilim, kompleks, patoloji varsa; bunları iPhone, iPod, Macbook vs.. gibi yarattığı nesnelerde cisimlendirmiş ve neredeyse tüm insanlığı bu nesnelere bağımlı kılarak; kişisel hayatında onu yalnızlığa iten, başa çıkamadığı sebeplerden intikam alırcasına; bu dünyadan çekip gitmiş; kendisinden daha uzun yaşayan bu nesneleri yaratarak kendisini değil yalnızlığını ölümsüzleştirmiş gibi. Ve gittikçe daha çok insan bir müzik mekanına gitmeye “üşeniyor” ve pahalılığı bahane ediyor. Ciddi müzik dinleyicisinin gösterdiği çaba azaldı açıkçası. Mesela müzik meraklılarının, satın alınan bir plağı dinlemek için müzik setinin etrafında toplaştığı günler geride kaldı. Bu imtiyaz bugün oldukça pahalı plakları satın alabilen bir azınlığa ait. Üretici ve tüketici tarafından yapılan estetik tercihler ekonomik koşullara çok bağlı artık. Müzisyen hâlâ çok pahalı bir üretim sürecinden geçebilir. Stüdyo, müzisyen masrafları, konaklama, ulaşım, kayıt, miks, mastering masrafları vs… Bunlar değişmedi. Gelgelelim tüketim artık bedava. Bu sanatsal üretimlere artık zahmetsizce ulaşan kitlenin o sanatsal ürüne biçtiği değer verdiği emek ile doğru orantılı olabilir. Ve müzik üretenlerin çoğu zahmetsizce tüketebilen bu kitlenin beklentilerini tatmin etmek üzere sanatsal tercihlerini değiştirmek zorunda hissediyor kendini. Tüm bu anlatmaya çalıştıklarımı göz önünde bulundurmaya çalıştığımda bir caz mekanı açmak ve onu ayakta tutabilmek tam bir deli işi gibi geliyor bana.

Kitabın sonlarında bir de caz müziğin yaygınlaşmasına katkı sağlamış isimlerle yapılmış söyleşiler var. Sumru Ağıryürüyen’den Çağrı Erdem’e, Giray Gürkal’dan Umut Çağlar’a pek çok müzisyene sorular yöneltmişsiniz. Tüm bunlar “Öteki Caz” için mi yapıldı?
Evet!

O zaman Okay Temiz’e sorduğunuz o son soruyu ben de size sorayım: “Genç müzisyenlere tavsiyeniz var mı?”

Fanları olabilecekleri bir müzik yapmaları! Ve bu amaca yönelik kısa, orta ve uzun vadeli hedef oluşturmaları ve eğlenceden taviz vererek çalışmaları, merak etmeye devam etmeleri. Herkes birbirine benzer ama farklı olan küçük bir şey vardır içlerinde, o farklı şeyi keşfedip onu müzikte somutlaştırmaları, sanırım özgünlüğün anahtarı budur. Bu, içgörü ve cesaret gerektirir. Çünkü özellikle linç kültürünün gittikçe yaygınlaştığı Türkiye’de kendin olabilmek cesaret, sebat ve sabır gerektirir. İstediklerini yaparak ve istediklerini düşünerek evet, ama yaptıklarını ve düşündüklerini sorgulayarak, vicdanlarını dinleyerek. Kişi kendi değer yargılarını oluşturabildiği sürece özgürdür ve şüphe olmayan yerde özgürlük yoktur.

BUNLARI DA OKUYABİLİRSİN: 

CAZ TARİHİNE EŞSİZ BİR KAYNAK: ÖTEKİ CAZ

Ajandakolik’te 10 güne 10 caz söyleşisi

Sumru Ağıryürüyen: “Şimdinin, köprüden önceki son çıkış olduğu gibi bir hissim var”

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media