SELİN MİNCİNOZLU: “UYKU ORMANI VE İSSY’NİN MASALLARI, LOHUSALIĞIMIN, YALNIZLIĞIMIN, ANNELİĞİMİN VE KIZIMIN HEDİYESİ HEPİMİZE”

Birkaç yıldır sosyal medyadan takip ettiğim ve hatta tanışıp arkadaş olduğum bir kadın Selin Mincinozlu. Karnı burnunda parkta buluştuğumuzda annelik ve kadın olmanın halleri üzerine ne çok konuştuğumuzu daha dün gibi hatırlıyorum. (Ben henüz anne olmamıştım!) Şubatta o günün üzerinden dört yıl geçmiş olacak! Aralıklarla yazıştık, bana artık benim için uzak bir diyar olan İstanbul’lardan nostaljik kartlar gönderdi. Kızım onun kızının küçülmüşlerini giydi, annelik sürecinde zorlandığım şeylerde Selin telefonun hemen diğer ucundaydı. Sonra dijital platformlarda bir masal serisi yarattı, adını “Uyku Ormanı” koydu, İssy isimli bir bebeği de masalın kahramanı yaptı. Şu sıralar sadece benim ve Helen’in değil, pek çok bebeğin /çocuğun ve anne/babaların gecelerine dokunuyor o masallarla. İnsana gerçekten huzur veren Uyku Ormanı’nın haşır huşur yapraklı yollarından anneliğe, özümüze, içimize uzanan bir söyleşi yaptık.
SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com
Uzun zamandır yapmayı planladığım bir söyleşi bu. Öncelikle Ajandakolik’e hoş geldin Selin. Senin ismini daha önce nerelerde duymuş, görmüş olabiliriz?
Hoş bulduk Nilüfer. Güzel bir soruyla başlıyoruz… O kadar çok şeyle aynı anda uğraşıyorum ki…. Yönetmenlik yapıyorum; kısa filmler, reklamlar, irili ufaklı bir sürü proje içinde bulundum ve hala da devam ediyorum. Yazıyorum; masallar, ufak hikâyeler, senaryolar… Bir dönem Instagram’ı oldukça aktif kullandım; lohusalık hikâyelerim pek çok kadınla buluştu ve etrafımda büyük bir anne çemberi oluştu. Hatta İstanbul Vakfı ve Lohusa Dayanışması ile ortak bir proje de yürüttük bu kapsamda. Fotoğraf çekiyor, fotoğraf atölyeleri düzenliyorum. Kelimelerle, renklerle, ışıkla, detaylarla hayatın her köşesinde oynamayı seven ve onlarla dünya kuran biriyim. Sürekli yeni şeyler deneyen, meraklı, hevesli, heyecanlı bir üreticiyim; sanatçıyım.
Yakın zamanda Spotify’da hikâyesini senin oluşturduğun bir masal serisi yayınlanmaya başladı. Orman bebeği İssy’nin hikâyeleri, müzisyen & oyuncu Nihan Şahenk’in sesiyle hayat buldu. Senin için artık yönetmenliğinin dışında “masal yaratıcısı” diyebilir miyiz, ne dersin?
İnsan bazen bazı şeyleri yaparken çok emin olmaz, derinde bir şüphesi kalır. “Oldu mu şimdi bu, gerçekten hayal ettiğim şey bu muydu?” diye… Bu masal bu sorularla hiç karşılaşmadığım bir yer oldu. O yüzden bence evet, masal yaratıcısı diyebiliriz.

Uyku Ormanı Bebeği İssy ile tanışın.
“MASALIN ÇIKIŞI HAYATIMIN BENİ EN ZORLAYAN, EN SAVURAN ZAMANINDA OLDU”
Henüz iki hikâyeden oluşuyor bu İssy serisi ancak devamının geleceği aşikar… Nasıl ortaya çıktı bu hikâyeler? Kızın Zehra’nın ve anneliğinin bu masalları yazmanda etkisi büyük olsa gerek.
Ortaya çıkışı hayatımın beni en zorlayan, en savuran zamanında oldu. Lohusalığımın, yalnızlığımın, anneliğimin ve tabii ki kızımın hediyesi hepimize, bu masallar… Zehra 5 aylık ve İstanbul’dayız. Beşiktaş’ta yaşadığımız ev satılmış, yeni ev arıyoruz, bir yandan ben koli yapıyorum; Zehra bant sesine uyanacak diye ödüm kopuyor. Hava sıcak, yalnızım.. Bilmiyorum belki 4 belki 5 kere gün içinde Zehra’yı uyutmam gerekiyor ve o kadar zor ki bunu yapmak o ruh halimle.. Ağlıyorum, “Ben bunu yapamayacağım” diyorum kendime her seferinde. Bir gün gerçekten olmuyor, uyumuyor. Önümü göremeyecek kadar yorgunum ve uykusuz. Onunla uyuyamayacak kadar da kaygılı… Telefona uzanıp yağmurlu bir orman sesi arıyorum. Yağmur damlaları düşüyor Temmuz sıcağının ortasında üstümüze. Sonra gözlerimi kapatıyorum, minik ayaklarıyla ormanda yürüyen bir bebek geliyor karşıma. Anlatmaya başlıyorum, “Uyku Ormanı” diyorum adına tam o anda. Bebek sakin, huzurlu bir ormanın içine çekiyor bizi. Masal başlıyor. “Uyku Ormanı” beni durduruyor, sakinleştiriyor, sanki tüm gün her şeye yabancılaşıp kaygı duymaktan yorulmamışım, sıkışıp kalmamışım gibi…Nazikçe derin bir uykuya davet ediyor.
Her şey böyle başladı. Sonra aylarca hayal ettim, kelimeleri biriktirdim. İlk masalı o günden tam 40 ay sonra yayınlayabildim. 40 ay.. İlk gün hissettiğim her hissi duydum hep, inandım; hiç şüpheye düşmeden.
Bana dokunduğu kadar başkalarına da dokunacaktı bu masallar. Anneler, babalar dinleyecek, koynunda çocuklarıyla uyuyacaklardı derin huzurlu bir rüyada. Öyle de oldu.

“MASALLARIN BİR BEBEĞİ UYUTMASINDAN ZİYADE ANNE BABAYI SAKİNLEŞTİRMESİNİ AMAÇLADIM”
Her iki masalın da bir tür ninni etkisi de var… Ben de direkt bunu kızımda deneyimlemiş, ona bu masalları dinletip onun uyuduğunu görmüş bir anne olarak İssy’nin küçük çocuklar üzerindeki “uyku” etkisinin farkındayım. Sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla kimi takipçilerin bu masalların “büyülü” olduğunu söylüyor. İssy için yarattığın atmosfer bence de tam olarak böyle… Ancak uyku tesiri de bu büyülü işine dahil. Özel bir tekniği var mı bu işin?
Evet bazı anneleri masallarda gizli bir frekans, sinyal olmadığına ikna edemedim. (Gülüyor.) Bu beni hem güldürüyor hem de bir annenin buna inançla tutunma biçimi kalbime dokunuyor. Uyku, özellikle anneyi çok çaresiz hissettiren bir yer. Bebeğin uykuya geçişi, düzenli ve uzun uykuları; annenin becerisiymiş gibi bir algı yaratılıyor. Sarah Ockwell- Smith’in “Bebeğin uykusu neden önemlidir?” kitabını okuduğumda Zehra bir yaşındaydı. Kızımı uyutamadığım için kendime yaptığım baskıyı ve bunun ne büyük haksızlık olduğunu okumuştum göz yaşları içinde. Bilimdeki karşılığı çok basitti aslında; “Sinir sistemi gelişmemiş bir bebeğin anormal bulunan uykusu, normal bir bebek uykusudur .” Bunu en başında bilseydim ne kadar farklı olurdu her şey diye düşündüm; ne kadar şefkatli yaklaşırdım kendime. Bu yüzden masalların, bir bebeği ya da çocuğu uyutmasından ziyade, anneyi babayı ya da çocuğa bakım veren her kimse önce onu sakinleştirmesini ve düşük bir frekansa çekmesini amaçladım. Çünkü bebekler ve çocuk o frekansla kendilerini eşleyip, destekle uykuya dalıyorlar.
Yazdığım her kelimeyi, içine koyduğumuz her ses efektini, Nihan’ın okurken hissetmesini istediğim her şeyi düşündüm, günlerce… Defalarca revize ettim. Bunların etkisini görmezden gelemeyiz; ancak masalların büyülü olmasının cevabı, gerçeklikten, kendi deneyimimden doğmuş olması ve masalları bir aracı olarak seçen anne babanın duyduğu dünyaya teslim olması.
İssy ve Beneksiz Uğur Böceği ile İssy ve Kızıl Sincap, ormanın sesine kulak vermemizi sağlıyor bir yandan, bir yandan dostluğun, yardımlaşmanın sıcaklığını hissettiriyor. Ben, İssy’nin öncelikle orman bebeği olması fikrini çok sevdiğimi söylemeliyim. Doğanın içinde büyüyen ve hayvanlarla birebir iletişim kuran bir bebeğin masallarını dinlemek de insanın bebeğine, çocuğuna bunları dinletmesi de heyecan verici. Özellikle doğanın içinden bir masal olmasını tercih ettin? Her iki masalı da biraz anlatır mısın?
Yazımı tamamlanmış beş masal var. İkisi yayında, üçüncünün ses tasarımına başladık. Altıncı masalın da taslağı oluştu. Tüm masallar ormanın ve İssy’nin hikâyesi. Doğa, insanın özüne en yakın durabildiği, kendi başına çıplaklıkla kalabildiği ve yaşamla bağ kurabildiği bir yer. Bir yazar için de her şeyin metafora dönüşebildiği ve bunların da okuyucuya, dinleyiciye, izleyiciye kolayca ulaşabildiği bir yer aynı zamanda. İlk yazdığım masal “İssy ve Kızıl Sincap” bittiğinde Şarköy’de uzun uzun ufka baktığımı anımsıyorum. Sonra dönüp okuduğumda emzirmeyi henüz bitirmiş bir annenin izini bulmuştum; süt çiçeklerinde. Başka hiçbir yerde o kadar iyi gizleyemezdi kendini bu his, şüphesiz. Doğa bizi koşulsuz kapsayan, gizleyen, yaşamla bağ kuran bir yer; böyle anlatınca ne kadar da anneliğe benziyor aslında değil mi?
Kesinlikle! Bu arada ben İssy’yi dinledikten sonra Spotify’da başka masalları da özellikle dinlemek istedim ama ya çok eski, klasik masallar var ve artık günümüzle bağı pek yok… Ya da iyi olmayan seslendirme ve zayıf anlatımlarla çocuklara ve ebeveynlere pek bir şey vadetmeyenler… Açıkçası İssy’nin bu alandaki boşluğu doldurduğunu düşünüyorum ben. Daha çoook iyi masala ihtiyacımız var gibi… Sen de böyle bir eksiklik hissettin mi bu alanda?
Hissetmez miyim… Masalların ilk çıkışı bu hisle olmadı ama aylarca, yıllarca bu hayalimin peşinde koşmamın en büyük motivasyonlarından biri oldu. Eksik bulduğum ya da bana, başka annelere iyi gelmeyen detaylara çalıştım. İşinde iyi olan arkadaşlarımdan da bu masalların oluşum sürecinde desteklerini istedim. Yazdığım masalları kendim okusam, ses tasarımını da oturup yapsam üç dört ay içinde hepsini bitirip yayınlardım. Ama şu an dinleyicide bıraktığı bu muazzam hisse ulaşır mıydım, sanmam.
“EN ÇOK SORULAN SORU ‘MASALLARIN DEVAMI GELECEK Mİ?’ OLUYOR”
Gördüğüm kadarıyla gelen yorumlar hep olumlu. Uykusuz bebeklere, uykusuz annelere bir çözüm yolu gibi olmuş, İssy… Peki hiç eleştiriler ya da yönlendirmeler, istekler oluyor mu? Şöyle olsaydı ya da şöyle bir şey yapın gibi…
Oluyor tabii. Her türlü geri dönüş kıymetli, çünkü gelişen dönüşen bir şeyin sürekliliğini sağlaması çok daha kolay bence. Tabii ki kendi sınırları var bu projenin, ama dinleyicinin yaratıcıya ulaşması ve fikrinin dinlendiğini bilmesi de aramızdaki bağı güçlendiriyor.
En çok yazılan, istenen ve sorulan şey; “Masalların devamı gelecek mi?” oluyor ya da süresiyle ilgili beklentilerini iletiyorlar. Zehra ilk demo masalı iki yıl aralıklarla dinledi. Abartmıyorum… Hiç bıkmadı, ikincisi var mı diye sormadı. Şimdi sizin de dinlediğiniz iki masalı biliyor, bazen dinliyor bazen istemiyor. Ama ne üçüncüyü soruyor, ne de süresini dert ediyor. Çocuklar aynı şeyi defalarca okumak, dinlemek istiyor. Aynı oyunu aynı oyuncaklarla sayısız kere oynamak… Bildikleri şeyler onlara güven veriyor, güvenli alanda keşfetmek onları besliyor ve üretmeye yönelik hiçbir şey onları sıkmıyor, gerçekten… Bana gelen bu soruları birkaç yerden okuyorum: Birincisi artık her şeyi kolayca tüketip daha fazlasını istemek, hepimizin bildiği ve amansızca kapıldığımız bir hastalık. Buna çok üzülüyorum… İkincisi bu kadar işe yaradığını hissettiği bir şeye inançla tutunması, çözüme ulaşmasındaki faydasının devamını istemesi; ki bu çok anladığım, yakından tanıdığım bir his. Üçüncüsü de benim de binlerce masal yazma, bu ormanı dev bir dünya haline getirip dünyanın her yerine ulaştırma isteğim gibi bir heyecanın karşı tarafta da oluşması…

Nihan Şahenk kayıt odasında.
“HİKÂYENİN EN GERÇEK VE EN GÜÇLÜ YANLARINDAN BİRİ NİHAN”
Masallar güzel ama masallara ses veren Nihan Şahenk’in sesi, anlatımı, vurguları da çok güzel… Demin dedim ya bu alanda bir boşluk vardı… Hikâye yaratımının dışında aktarımlar da zayıf bana kalırsa… Usta sesler ve oyuncular Müşfik Kenter ve Tilbe Saran’ın anlattığı masalları bir kenara koyacak olursak özensiz ve fazla “çocuk gibi olmaya çalışmak” olarak değerlendirebilirim tüm o sesleri… Nihan da bu alanda bir açığı dolduruyor. Onunla çalışmaya nasıl karar verdin?
Ah Nihan… Hikâyenin en gerçek ve en güçlü yanlarından biri de o. Nihan benim çok eski bir arkadaşımın eşi, “Gebe” isimli bir tiyatro oyununda denk geldik. 38 haftalık hamileydi ve o kadar derin sorgulamaları olan bir oyuna gelmişti ki… Gözlerinin kenarına sim ve parıltı sürmeyi seven biridir Nihan, o gün öyle bir makyajı var mıydı emin değilim ama gözlerinin parladığını çok iyi anımsıyorum. Lohusalığımda yaralandığım yerlerin birçoğu Nihan’ın lohusalığında iyileşti aslında. Kendime gösteremediğim şefkati ona gösterme fırsatı buldum. Ve anneliğin ilk günlerinde bir kadının, kendiyle ilgili ne kadar umutsuz olduğunu, bir daha hiç işe yaramayacakmış, eskisi gibi hiçbir zaman üretemeyecekmiş gibi kaygılarla boğuştuğunu çok iyi biliyordum. Sesinin ne kadar iyi, şefkatli, büyülü gibi olduğu zaten masalı dinleyen herkesin bildiği bir şey… Ama daha bir kelime bile yazmadan ona “Ben bir masal yazacağım, sesli masal olacak… Sen oku isterim” demiştim. O kadar ağlamıştı ki… Ne hissettiğini, nasıl hissettiğini o kadar iyi anlıyordum ki… Bizim bir araya gelişimiz aslında kız kardeşlikten. O bağ, bugün işte bu masalları buraya taşıdı.

Yönetmen Selin Mincinozlu, stüdyoda Nihan Şahenk’in kızı Era ile.
Stüdyo ortamınızı biraz anlatır mısın? Tüm o yaprak sesleri, hışırtılar… Sizi stüdyodaki halinizle hayal etmek istiyorum.
Yukarıda tam da bunu anlatmaya başlayacaktı. (Gülüyor.) Nihan’ın eşi Ali Rıza’nın stüdyosu The Fat Lab’de alıyoruz kayıtları; Ali Rıza, Nihan, ben. Ve kızları Era da bizimle oluyor. İssy ve Beneksiz Uğur Böceği için kayıttayken Ali Rıza bilgisayarın başında, benim kucağımda Era; Nihan kayıt odasında mikrofonda… Masalın sonundayız artık, uç uç böceği şarkısını tekrarlıyor. Durduruyorum kaydı. Aslında içeriden beni duyabileceği bir mikrofon var benim de önümde. Ama yok olmuyor, gidip kapısını açıyorum. Göz gözeyiz. Diyorum ki “Nihan, hani zor bir gün olur ya bazen… Zorlandığın yerler Era yüzünden değildir; ama bir tek o vardır yanında sen baş etmeye çalışırken… O günün akşamı, Era uyumuş gibi düşün. Kucağında kızın; alnındaki parlak hafif terli saçlarına dokunurken onu incitmemek için usulca konuşursun ya… O hisle okur musun burayı?”
Yazarken bile ağlıyorum şu an. Biz inanılmaz ağlamaya hazır iki çeşit deliyiz Nihan’la. Aşırı güldüğümüz anlar da var tabii ki… Ama ağlamaktan korkmadığımız, çekinmediğimiz kesin.
İki annenin ortak çalışması olarak nitelendirebileceğimiz bir bebek İssy. Peki söylesene sizin çocuklar seviyor mu İssy’yi?
İnanır mısın; Era ne dedi, sevdi mi, dinledi mi onu dahi bilmiyorum. Sormadım hiç. O kadar bize ait, o kadar gerçek ki İssy, kabul görmesiyle ilgili bir kaygım yok galiba. Zehra seviyor. Hatta okuldaki arkadaşlarıyla da arada konuşuyorlar İssy hakkında. Anlatırken hissettiği heyecanı ve mutluluğu görmek çok güzel bir his. Onunla doğdu bu hikâyeler ve sonsuza dek ona, çocuklara benden kalacak müthiş bir iz.
Bak bu cevabını pek merak ettiğim bir soru: İssy ve Kızıl Sincap’ın sonunda Nihan’ın anlatımı bittikten sonra müzikle baş başa kalıyoruz. Bir tür white noise (beyaz gürültü) gibi bir hissi de var bir yandan bu dingin müziğin… Meditatif bir enerjisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu masalın bitişini neden böyle yapmayı tercih ettin? Sanki sonu yokmuş gibi…
Bu annelerden gelen isteklerin sonucunda böyle oldu. Masal bittiğinde ses ve müzik de bir anda kesildiği için uykuya henüz dalmış bazı çocukların uyandığı ve uykuya tekrar geçmekte zorlandığını iletti bazı anneler. Buna bir çözüm olması için o atmosferi biraz daha sürdürmek istedim. Tamamen geri dönüşlerle gelişen bir fikirdi yani.
Güzel fikirmiş. Helen o sona yaklaşırken “Bitti” diyor ve sonrasında derin bir sessizlik… Peki, üçüncü masal ne zaman gelecek? Takipçilerin heyecanla bekliyor olsa gerek!
Bilmem. (Gülüyor.) Aslında sistemli, zamanlı, planlı bir akışı olmasını çok istiyordum en başında. Şu an tamamen kendi çabamla, yakın arkadaşlarımın karşılıksız desteğiyle ilerliyorum. Haliyle üretimin sonuçlanması da zamana yayılıyor. Bir yandan da az önce de anlattığım tüketim meselesi için de bu belirsizlik hissinin iyi olduğunu düşünüyorum. Doyuma ulaşmak, benim için de bu süreçte deneyimlediğim bir şey. Daha önce Zehra’nın doğumu hariç hiçbir şeyi bu kadar sabırla ve aynı hevesle beklediğimi hatırlamıyorum. Bu arada gerçekten 7-10 dakika süren bir masalı yazmak, o dünyayı kurmak, onun tüm süreçlerini estetik kaygılarla tamamlamak bayaaa bir iş. Hayvanları, bitkileri izlemek onları araştırıp bulmak ve sanatsal bir üretime dönüştürmek, sesleri seçmek gerçekten ciddi bir iş.
Yeni masalların geleceğinin sözünü verebilirim, ama zamanını söylemem.
İssy’yi bir gün çizgi filmleştirmek gibi bir düşüncen var mı? Spotify’da masalların görseli olarak bir animasyon da var çünkü… Belki bir gün, diyebilir miyiz?
Diyebiliriz tabii. Bu çok istediğim bir şey ama ne zaman olur, nasıl olur bilmiyorum.
“ZEHRA’YA OKUDUĞUM MASALLAR, ONUNLA BİRLİKTE BÜYÜMEMİ SAĞLIYOR”
Sence iyi bir masalın olmazsa olmazları neler? Senin sevdiğin, beslendiğin masallar neler? Zehra’ya anlattığın masallar ya da…
Hayal gücünü desteklemesi, şiddetten uzak bir dili ve yapısı olması en mühim iki şey bence… Çocukların dünya ile kurdukları ilişkide sağlıklı bir zemin oluşturmanın temelinde duruyor hikâyeler, masallar. Klasik yapıları da bazen okuyoruz, anlatıyoruz ama nedense bana ve zihnime alan tanıyan masalların etrafında olmayı daha çok seviyorum. Zehra’ya okuduğum masallar, onunla birlikte büyümemi sağlıyor; bu süreçte ikimizin de hayal gücü zenginleşiyor.
Sence geçmiş masalların günümüzdekilerle farkı ne? Mesela sen de cinsiyetçi ve şiddet içerikli buluyor musun eski masalları?
Üzücü ama geçmişteki masalların, klasik yapıları ve içerikleri hem cinsiyetçi hem de birçoğu şiddet içerikli. Zehra daha doğmadan ona gelen ilk hediyelerin arasında hareketli bir kitap vardı, klasik Rapunzel. İlk kitabıydı ve hala da duruyor kitaplığında. Hala o masalı bizim anlattığımız gibi biliyor; büyükannesi torununu alıp bir kuleye götürüyor gezmeye ve Rapunzel’in orada bir sürü arkadaşı oluyor. Saçları da o kadar uzuyor ki herkes onun saçlarına tırmanıp kuleye çıkıyor. (Gülüyor.) İşin aslı böyle değil tabii. Dünya da bizim kurduğumuz kadar masum ve iyi bir yer mi, bunu da uzun uzun konuşabiliriz. Ama bir denge olması gerektiği şart. İzlediği, okuduğu, dinlediği ve yaşadığı şeyler arasında iyi ve kötünün, zorluklar ve mutluluğun dengesi olmadan olmuyor. Bunu da kendi kendine o kurana kadar, muhakeme yeteneği gelişene kadar ebeveyn olarak biz seçiyoruz.
Anne olmak Selin’de en çok neleri değiştirdi, neleri hayatına getirdi?
Beni değiştirdi. Bizzat beni; bedenimi, zihnimi, bakış açımı, düşünce yapımı, yaratıcılığımı, hislerimi…Tümüyle bambaşka biri gibiyim. Zaten en çok zorlayan şey de bence bu oluyor. Zehra’yı değil de kendimi büyütüyorum daha çok.
Somut birkaç şeyden bahsedeyim; sanat terapisi almaya başladım, bu en köklü ve en kalıcı şeylerden biri oldu hayatıma giren. Eskisinden daha çok merak ediyorum, her şeyi; yaşamı. Denemek konusunda çok daha cesaretli hissediyorum kendimi. Beklemek konusunda daha sabırlıyım, dinlemek ve anlamak da öyle. Ani ve fevri kararlar verirdim çokça, artık her kararımı uzun uzun düşünüyorum. Bir yanım hâlâ çok aceleci ama bir yanım onu çok iyi yönetiyor. Sanırım kendi içimde de bir denge kurdum anne olduktan sonra. Yazdıkça öyle hissediyorum… Bunların dışında başka şeyler de getirdi tabii; bolca renk (ama en çok pembe), unicorn, tütü, pul, sim, parıltı… (Gülüyor.)
Cansu Erkan’a da “Anne Kafası” kitabı üzerine yaptığımız söyleşide bu soruyu sormuştum… Eski Selin’i özlediğin oluyordur muhakkak… En çok neleri özlüyorsun? Sence geri gelir mi bunlar?
Cansu da son dönemde kalpten buluştuğum bir yazar, sevgimi iletmiş olayım ona da… Soruna dönecek olursam… Önce şunu söyleyeyim; geri gelmeyecek bazı şeyler var. Onlara duyduğumuz özlem de haliyle son bulmayacak. Yalnız kendim için yaşadığım, sadece kendi benliğimi hissettiğim anlar olurdu; eskiden. Ailem, partnerim, arkadaşlarım hiçbiri o derin anda kendine yer bulamazdı. Öyle bir varlık hali… Şu an o hiç yok. Ve bazen çok özlüyorum. Yalnız başıma da kalsam (fiziki olarak) artık hiç yalnız kalamıyorum. Eski Selin’i ya da işte eskiden yaşadığım hayatı düşündüğüm zaman tek özlediğim bu oluyor. Söylemeye çalıştığım şey tamamen soyut bir his bu arada. Çünkü bazen iş için seyahate gidiyorum. Uyurken tek başıma uyuduğum ve sabah yalnız uyandığım için kalbim çok kırılıyor. Yaşamayı seçtiğim hayat bu değil diyorum kendime. Bir arada olmak, benim sevdiğim ve doyum hissine ulaştığım bir yer… Sadece zihnim artık hep iki kişilik, bunun değişmeyeceğini de biliyorum.
Yazıyla yakın bir ilişkin olduğunu biliyorum. Hâlâ kart atan veya sosyal medya hesabında içsel dökümlerini derin anlatımlarla yapan bir kadınsın. Sen benden bir çocuk kitabı bekliyorsun ya hani, acaba sen de bir kitap yazar mısın? Var mı böyle bir hayal ya da düşünce?
Yazmak, hayatta vazgeçemediğim tek şey. 9 yaşımdan beri günlük tutan biriyim, artık bazen ayda yılda bir yazdığım da oluyor. Ama defterimle dolaşma hissini hiç kaybetmedim. Dolabımı bir görseniz, şu an bakıyorum sayısız defter var hepsi bir şeylere ayrılmış. (Gülüyor.) Kart atmak, mektup yazmak benim için hâlâ aşırı özel. Kitap yazar mıyım, bilmiyorum. Bana nedense çok büyük bir şey gibi geliyor kitap yazmak. Ne anlatırım, kitapla nasıl ulaşırım; bilmiyorum.
Ajandakolik’te konuğum olduğun için teşekkür ederim Selin. Yeni masallarını, yeni üretimlerini heyecanla bekliyor ve güzel bir yıl diliyorum!
Teşekkür ederim Nilüfer, ne kadar düşünülmüş sorulardı. Kendime ayırdığım güzel ve uzun bir zaman dilimi oldu, bunları yanıtlamak. Heyecan, heves, merak ve keyif hiç eksik olmaz umarım hayatlarımızdan. Tekrar teşekkür ederim.