Advertisement Advertisement
ayak analizi

GÜLTEN TARANÇ: “ADININ İÇİNDE ‘KADIN’ OLAN BİR ETKİNLİK HÂLÂ BİRÇOK KURUM TARAFINDAN ‘MARJİNAL’ GÖRÜLÜYOR”


Bu yıl bir kez daha seyirciyle buluşmaya hazırlanan ve dokuzuncusu gerçekleşecek olan İzmir Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali, yalnızca kadın gözünden sinemayı değil, kadınların direncini ve hafızasını da ortaya koyuyor. Festivalin direktörlüğünü yapan Gülten Taranç, pek çok festivalin yaşadığı sponsor sorununa dikkat çekerek bu yıl zor bir süreçten geçtiklerini anlatıyor: “Türkiye’de bu tür organizasyonlar çoğu zaman bireysel inatlarla ayakta duruyor. Biz bir belediye ya da bakanlık festivali değiliz, bu yüzden tüm kaynakları kendimiz yaratmak zorundayız” diyor. Taranç ile 24 Nisan’da başlayacak olan festivali konuştuk.


SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com 

Sevgili Gülten, yıllar sonra merhaba! Seninle ilk ve tek söyleşimiz bundan yedi yıl önce müzisyen kimliğin üzerine olmuş. O zamanlar henüz üçüncü single’ın “Senin Yüzünden”i çıkarmışsın ve sohbetimiz daha çok müzik çerçevesinde dönüp durmuş. Ülke gündemi bu kadar yoğun ve burukken nasılsın, önce bunu sorayım…
Çok iyi olduğumu söyleyemem. Ama tam da böyle zamanlarda ne kadar doğru bir iş başlatmış olduğumu daha net görüyorum. Pek çok kişinin de dile getirdiği gibi, önce dizi ve medyadaki temsiller, ardından şiddet konuşulmaya başlandı. Yıllardır bunun mücadelesini veriyoruz. Evet, alfa kuşağı belki Y ve X kuşakları kadar televizyon izlemiyor ama onları yetiştiren kuşaklar o temsillerden etkilendi. Bugün yaşadığımız pek çok şeyin kökünde de bu var. Yıllardır bu nedenle festivali düzenliyoruz. Başka bir temsilin, başka bir anlatının mümkün olduğunu göstermek için. Bir yandan da festivalin içinde gençleri eğittiğimiz, onlarla birlikte üretim süreçlerini paylaştığımız bir bölümümüz var. Bu alan bizim için en az filmler kadar önemli; çünkü dönüşümün ancak yeni kuşaklarla mümkün olduğuna inanıyorum.

Sen aynı zamanda yönetmensin ve tam 9 yıldır da İzmir Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali’ni düzenliyorsun. Dokuz yıl hiç de fena bir süre değil, böyle bir festivali yapmak için. Bu yolculuğun biraz başına dönelim istiyorum. Festivalin ortaya çıkış hikayesini dinlemek isterim…
Festival, 2018 senesinde bir hafta olarak başladı, küçük bir etkinlikti… Dönemin Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş ile başladık. Benim niyetim aslında bu kadar büyük bir organizasyona dönüştürmek değildi. Sadece çok yeni film çekmiş, çok borçlanmıştım ve dağıtımda çok sorunlar yaşamıştım. Kadın yönetmenler her ayın ilk pazartesisi İstanbul’da toplanıyordu, her ay bir yönetmenin sorunu konuşuluyor ve çözümler üretiliyordu aslında ben onları İzmir’de ağırlamak istedim, onlar ise filmime bulduğum dağıtım çözümü sonrası kendi filmlerini de dağıtmamı rica ettiler ama benim öyle bir altyapım yoktu. Sonrasında 2020 yılının Mart ayındaki edisyonunda festival olması kararlaştırıldı. Biz festivali bitirir bitirmez pandemi başladı ve ilk kapanma gerçekleşti. O dönem çok enteresandır ki bir grup kadın yönetmen bunu nasıl uluslararası yaparız diye o senemizi bu işe ayırdık ve Kadın Yönetmenler Derneği’ni kurduk. O sene çevrimiçi olduğumuz için uluslararası olarak çok hızlı etkileşim kurduk. 3 ay sürmek zorunda kalan bir festival yaptık. Nedeni ise desteğin bir türlü gelmemesiydi… Derken bugün 88 ülkeden başvuru alan, 10 ülkede ortağı olan kocaman bir festival olduk. Her yıl 20 ila 35 dünya prömiyerine ev sahipliği yapıyoruz. Festivalimiz, bakanlığın tüm uluslararası kriterlerini tutturuyor.

Bu tür festivallerin sürdürülebilirliği için sponsorluk önemli. Bu konuda zaman içinde sıkıntılar yaşadığınızı tahmin ediyorum. Şimdi nasıl bir dönemdesiniz; daha mı kolay sponsor bulmak?
Hayır, aksine bu yıl çok zor bir süreçten geçiyoruz. Hatta borçla kapatma ihtimalimiz bile var. Türkiye’de bu tür organizasyonlar çoğu zaman bireysel inatlarla ayakta duruyor. Biz bir belediye ya da bakanlık festivali değiliz, bu yüzden tüm kaynakları kendimiz yaratmak zorundayız. Üç yıldır birlikte çalıştığımız ana sponsorumuz, yeni yasal düzenlemeler nedeniyle önümüzdeki yıl devam edemeyecek. Bu da sürdürülebilirliğimizi ciddi şekilde etkileyecektir. Yeniden 10. yıl için bir ana sponsor bulunması gerekecek. İzmir Büyükşehir Belediyesi en büyük destekçimiz. Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’ndan  destek alıyoruz. Balçova Belediyesi de bu yıl festivalimize destek olacak. Bortar Group, Megapol Group, Kaya Prestige gibi İzmir’in köklü firmalarından belirli desteklerimiz var. Yaklaşık 13 sponsorluk görüşmesi yaptık ve yalnızca Özel Sağlık Hastanesi geri dönüş yaptı. Açıkçası bu süreç biraz kabus gibiydi. Şunu çok net görüyorum: adının içinde “kadın” olan bir etkinlik hâlâ birçok kurum tarafından marjinal görülüyor. Oysa biz ticari bir festival olsaydık sponsor bulmak çok daha kolay olurdu. Şu an büyük festivallerin bütçesinin belki 40’ta biriyle, hatta kendi ihtiyacımızın 10’da biriyle bu işi yapıyoruz. Ama ortaya çıkan iş büyük olduğu için beklenti de çok yüksek.

24 Nisan’da başlayacak olan festival 6 gün boyunca İzmirli sinemaseverlerle buluşuyor. Festivalin her yıl olduğu gibi bu yıl da bir sloganı var: “Vicdanın Kadrajında”. Türk Dil Kurumu de 2025 yılının kelimesi/kavramını “Dijital Vicdan” olarak açıklamıştı. “Vicdan”, bu coğrafyada gitgide daha çok ihtiyaç duyduğumuz bir kavrama dönüşüyor. Neler diyeceksin?
İnsanlar kendinden başkasını düşünmüyor… Maalesef kuralların olmadığı yerde vicdan devreye girer… Şu an dünyada bir ahlak sıkıntısı var ve bu nedenle geçtiğimiz yıl kapanışta bu sloganı duyurmuştum. Bunları yıl içinde düşünüp bir yıl önceden belirliyorum, bu kısım biraz kendi dilimi gösterebildiğim bir alan olarak nefes aldığım bir yer. Festivalin tanıtım filmi, afişi ve sloganı…

Peki, “vicdanın kadrajında”izleyeceğimiz filmler neler; programda bizi neler bekliyor?
Bu yıl program oldukça yoğun ve çok katmanlı. Uluslararası uzun metraj yarışması, ulusal ve uluslararası belgeseller, kısa film, animasyon ve deneysel kategorilerde geniş bir seçki hazırladık. Farklı coğrafyalardan gelen filmlerle hem politik hem de kişisel hikâyelerin iç içe geçtiği bir program var. “Vicdanın kadrajında” dediğimiz şey aslında tam olarak bu seçkide karşılık buluyor. Savaş, göç, kimlik, kadın bedeni ve toplumsal baskılar gibi birçok meseleye değinen filmler var ama bunu didaktik bir yerden değil, karakterler üzerinden, daha insani bir anlatıyla izliyoruz. Bu yıl ayrıca uluslararası konuklarımız da oldukça güçlü. Houda Benyamina, Antonio Palumbo Terzo ve Mahmoud Nasr gibi isimleri festival kapsamında İzmir’de ağırlıyoruz. Bu isimler hem gösterimler hem de söyleşiler ve ustalık sınıflarıyla izleyiciyle bir araya gelecek.

Her yıl film seçkisini yaparken özellikle dikkat ettiğiniz noktalar var mı?
Seçkiye benim doğrudan bir dahilim olmuyor. Bir ön jürimiz var ve değerlendirmeyi onlar yapıyor. Seçilmeyen filmlerin yönetmenleri çoğu zaman bana ulaşıyor, ama işin ilginç tarafı, o filmlerin bir kısmını ancak onlar ulaştıktan sonra izleyebiliyorum. Sanatta aslında dört temel alan var: yaratıcılar, icracılar, dağıtımcılar ve eleştirmenler. Ben bugüne kadar bu alanların içinde eleştirmenlik tarafında hiç yer almadım, almayı da doğru bulmam. Zaten bu kadar multidisiplinler arası çalışan birinin aynı zamanda eleştirmenlik yapması bana göre sağlıklı bir pozisyon değil. Bu nedenle beni herhangi bir jüri üyeliğinde de göremezsiniz. Bizim sistemimiz daha çok kolektif bir değerlendirmeye dayanıyor. 100 puan üzerinden, 10 ayrı kriterle yapılan bir puanlama sistemi var. Bu puanlamadan sonra bir çan eğrisi oluşturuluyor. Ardından ön jüri bir araya geliyor; eğer hâlâ fazla film varsa, bu kez tema uygunluğu, anlatının odağı ve özellikle kadın karakterlerin temsili gibi başlıklar üzerinden tartışarak son seçkiyi netleştiriyorlar.

Yine animasyondan kısa filme çeşitli kategorilerde filmler izleyeceğiz. Sinemanın çok yönlü diline bir kez daha ortak olurken kadınların bakış açısından bu filmleri izlemek özellikle bu zamanlarda çok daha anlamlı. Seni bu filmler arasında en çok etkileyenler hangileri oldu? Seyirciye ve bana özellikle önermek istediğin filmler hangileri? Toplamda 60 film yarışmada olduğu için tek tek film önermem doğru olmaz. Her biri zaten belirli bir elemeden geçmiş ve kendi içinde güçlü işler. Bu yıl özellikle “Feminist Bakış Açısı” bölümü benim için ayrıca önemli. Bu bölümü yalnızca kadın yönetmenlerle sınırlamadık; kadınların hikâyelerine, temsiline ve bakışına odaklanan bir alan olarak kurguladık. Yani burada mesele sadece kimin anlattığı değil, nasıl anlattığı. Bu da bölümü hem daha tartışmalı hem de daha zengin bir hale getiriyor. Altın Makara yarışmasında bu yıl Biket İlhan En İyi Yönetmen Ödülü’nün yanı sıra bir de İzleyici Ödülü olacak. Seyircinin doğrudan sürece dahil olması bizim için önemli. Ayrıca festivalle eş zamanlı olarak düzenlediğimiz “İzmir’den Karakter Yaratmak Proje Geliştirme Atölyeleri” de var. Özellikle İzmir’de üretim yapan sinemacılar için zengin bir program hazırladık.

İZMİR 9. ULUSLARARASI KADIN YÖNETMENLER FESTİVALİ’NDE BULUŞALIM…

 

Festivalde ülkemizden de pek çok kadın yönetmenin filmleri var. Sinemamızda “kadın gözü”nden filmlerin de giderek arttığını söylemek mümkün. Neler demek istersin?
Özellikle belgesel alanında ciddi bir artış var. Bunun en önemli nedeni, daha düşük bütçelerle üretim yapılabilmesi. Çünkü büyük bütçelere ulaşmak kadınlar için hâlâ daha zor. Ama bu durum aynı zamanda yeni bir dilin doğmasına yol açtı. Belgeselde çok farklı anlatım biçimleri ortaya çıkıyor. Kısa filmlere baktığımızda ise artık uzun metrajlarla yarışabilecek güçte işler görüyoruz.

Müzikle yolculuğun devam ediyor mu?
Keşke etseydi… Belki o zaman bu kadar zorlanmazdım. Ama hiçbir zaman sadece müzikle uğraşacak kadar zamanım olmadı. Bu yıl kameranın arkasındaki 20. yılımı kutluyorum, 36 yaşındayım. Ailem müzikle uğraşmamı hiç istemedi ama sinema benim için çok daha zor bir alan oldu. Müzik aslında tek başına yapılabilecek bir şey, özellikle bugün. Ama sinema öyle değil. Uzun zamandır “başka bir hayatım olabilir mi?” diye düşünüyorum. Bazen bu hayatta yaptığım işlerin kıymeti bilinmeyecek gibi hissediyorum. Müzik piyasasında tutunamamamın nedeni ise artık duygulara değil, çağın hızlı tüketilen ritimlerine hitap eden bir yapının öne çıkması. O dil bana ait değil.

Şimdiden güzel bir festival süreci diliyorum ekibinize ve sana, sevgili Gülten. Seyirciniz bol olsun. Festivalde görüşmek üzere!
Salonlara bekliyoruz. Bu röportaj için de ayrıca teşekkür ederim. Böyle alanlar, hem kendimizi ifade etmek hem de yaptığımız işin neden önemli olduğunu anlatabilmek için çok kıymetli.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media