OLAĞANÜSTÜ BİR SENFONİ, ETKİLEYİCİ BİR SİNEMA FİLMİ, SARSICI BİR SAHNE GÖSTERİSİ, HAYATIN ŞİİRSEL RİTMİ: “NATÜRMORT”

2008 yılında Almanya’nın en önemli edebiyat ödülü sayılan Georg Büchner Ödülü’nü kazanan Josef Winkler’in yazdığı “Natürmort”u çevirmen Ebru Elbaşığlu Ajandakolik okurları için inceledi. 

 

Yazı: Ebru Elbaşığlu
e.elbasioglu@gmail.com

Hayatın bıktırıcı durağanlığı içinde, masamda okunmayı bekleyen kitaplara bir süredir elim gitmiyor. Oysa yaşamdan keyif alma, insanları ve hayatı anlama çabamın anahtarı kitaplar… Anlamaya çalışmak yerine, geldiği gibi yaşama güdüsüne dönüştü günlük rutinim. Sanırım masamdaki ölü balıkla bu yüzden sık sık göz göze geliyoruz. Sonunda tereddütle elimi uzatıp balığın pullarına dokunuyorum, kaygan ama pürtüklü. Tiksinerek gözüne bastırıyorum parmağımı, kendi gözlerim yuvalarına kaçıyor sanki. Nihayet kapaktaki balık resmiyle birlikte kitabı elime alıyorum: Natürmort. Ölü, hareketsiz, durgun doğa…

İçinde bulunduğum ruh durumuna pek uygun olmadığını düşünerek isteksizce çeviriyorum sayfaları. Kitap 2001 yılında Avusturya’da, 2010 yılındaysa Burak Özyalçın’ın çevirisiyle Pan Yayıncılık tarafından Türkiye’de yayımlanmış. Üstelik yazar Josef Winkler’a 2001 yılında Alfred-Döblin Ödülü’nü kazandırarak, 2008 yılında alacağı en büyük Almanca edebiyat ödülü Georg Büchner Ödülü’nü müjdelemiş âdeta. İşte gözden kaçırdığım bir başka yazar daha diye hayıflanıyorum.

Natürmort, Roma üzerine bir novella. Altı bölümden oluşuyor ve her bölüm Giuseppe Ungaretti’nin bir şiiriyle başlıyor. Önce tek tek şiirleri okuyup kitabın ruhunu kavramaya çalışıyorum. Son bölümün epigrafı:

“Artık coşturmuyor beni yaz,

İlkbahar da habercisi değil bir şeylerin.

Eğilebilirsin, sonbahar,

Budalaca şanınla:

Soyulup soğana çevrilmiş bir arzu için kış

en merhametlisidir mevsimlerin! …”

Ölgün ruhlarımıza bundan daha uygunu bulunmaz diyerek Natürmort’u okumaya başlıyorum. Madem durağanlıktan, hareketsizlikten, ölümden kaçamıyoruz, o hâlde biraz daha derinine inelim. Fakat Natürmort daha ilk sayfadan müthiş bir canlılık, çarpıcı renkler ve doğal bir hareketlilikle beni şaşırtıyor. Roma’nın ana tren istasyonunun metro merdivenlerinde Natürmort’un içine çekiliyorum.

Metro istasyonundaki insan cümbüşünde, “uzun kirpikleri neredeyse çil içindeki yanaklarına dokunan, boynunda çarmıha gerilmiş gümüş bir İsa taşıyan on altı yaşlarında siyah saçlı bir oğlan” dikkatimi çekiyor. Ana karakteri bulduğumu düşünerek peşine takılıyorum. Novella boyunca her şeyi bu “on altı yaşındaki oğlan”ın gözünden göreceğimi zannetsem de kısa sürede öyle olmadığını anlıyorum. Sık sık gözden kaybediyor ve yine defalarca karşılaşıyorum bu “uzun kirpikleri neredeyse yanaklarına dokunan, siyah saçlı oğlanla”. Adı Piccoletto, incir satıcısının oğlu.

Piccoletto’nun peşinden Vittorio Emanuela Meydanı’ndaki pazara giriyorum. Kasap tezgâhında morumsu parlayan sineğin kanadında her yere konup kalkıyorum. Az ötede kümes hayvanları tezgâhında “içi boşaltılmış bir tavuğun karnına” tıkılmış “bir avuç kiraz”a takılıyor gözüm. Sebze tezgâhlarının arasında “rüzgâr, yerdeki beyaz ve kırmızı kuru soğan kabuklarına daireler çizdiriyor”. Balık tezgâhına geldiğimde “uzun kirpikleri neredeyse yanaklarına dokunan, siyah saçlı oğlan”ı çalışırken buluyorum. Fakat pazar yeri öyle canlı, herkes öyle hayat dolu ki etrafta dolaşırken Piccoletto’yu unutuveriyorum. Akşam pazar toplanırken Vespasıyla, “çürüyen meyve ve sebzelerin üstünden, bozulmuş narenciyelerin üstünden, tavuk boyunlarıyla tavuk yüreklerinin ve sarı horoz pençelerinin üstünden kahkahalar atarak” geçtiğini görüyorum. Kasaptan azar işitmelerine rağmen, “trompet çalmaya devam ederek Vittorio Meydanı’nın merdivenlerinden aşağı” koşan iki Çingene çocuğun peşinden gidiyorum.

Ertesi gün Vatikan’da turistler, seyyar satıcılar, hacılar, dilenciler, fahişeler, evsizler, uyuşturucu bağımlıları, hediyelik eşya dükkânları arasında “uzun kirpikleri neredeyse yanaklarına dokunan Piccoletto”yla karşılaşıyorum yine. Fakat ne bu on altı yaşındaki oğlanın, ne “koyu kırmızı develi bluz giymiş sarışın kız”ın ne de “üst üste öksürürken kan tüküren, sapsarı yüzlü, ölü gibi solgun teni siyah lekelerle dolu, kısa boylu kambur adamı izleyen siyahlara bürünmüş rahibe”nin gözünden katılıyorum hayata. Bir film kamerası gibi yargılamadan, güzeli ve çirkini, iyiyi ve kötüyü yaftalamadan, görsel bir şölenin ortasında hayranlıkla dolaşıyorum. “Çürümeye başlamış ve küflenmiş limonları satmaya çalışan adamın elektronik ses”iyle kendime geldiğimde, Josef Winkler’ın ustalığını düşünmeden edemiyorum. Yetenekli bir ressamın elinden çıkmış muhteşem bir natürmort değil bu sadece. Olağanüstü bir senfoni, etkileyici bir sinema filmi, sarsıcı bir sahne gösterisi, hayatın şiirsel ritmi aynı zamanda.

Canlı tasvirler ve yaşam dolu karakterlerle böylesine kuşatılmışken, Natürmort’un incelikle örülmüş kurgusunu ancak, “küflenmiş portakalların, yarılmış narların ve ezilmiş yeşil incirlerin arasında, sessizce hışırdayan, rüzgârda hareket eden ve dönen, Sicilya’dan gelme Moro kan portakallarına ait buruşuk portakal kâğıtları”na bakarken fark edebiliyorum. Natürmort’un doruk noktası bile kurguya öyle doğallıkla yerleştirilmiş ki, hayat gibi etkisi zamana yayılıyor.

Natürmort; durgun doğasına inat, yaşam dolu bir sanat eseri. Okumayı bitirince altını çizdiğim cümlelere göz atmaktan alamıyorum kendimi: “Balığı temizlerken birkaç balık pulu zenci kadın müşterinin kara derili elinin tersine düştü.” Kapaktaki balığın pullarına dokunuyorum, kaygan ama pürtüklü.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media