FIRAT DEVECİOĞLU: “ANCAK ANLAŞILAN İNSAN, YAŞAMIN LÜZUMSUZ YÜKLERİNDEN SIYRILABİLİR”

 

İçinde derin söylemleri, güçlü alt metinleri olan bir kitap “Lazarus Tanrı Oyuncağı”. Bir novella olarak kısa gibi görünse de hikayenin yoğunluğu uzun uzun düşünmenizi sağlıyor. Yazar Fırat Devecioğlu da gerçek hayattan yola çıkarak yazdığı kitabı için zaten “Her cümlenin altı dolu olsun istedim” diyor.  Devecioğlu ile yeni çıkan kitabını masaya yatırdık.

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com 

Geçtiğimiz Ocak ayında Destek Yayınları etiketiyle yeni kitabınız “Lazarus Tanrı Oyuncağı” okurla buluştu. Kitabın ismi ve kapağı oldukça dikkat çekici. İlk sayfalarda Yazarın Notu’ndan kitap hakkında küçük ipuçları yakalasak da tür olarak novella olarak öne çıkan bu hikayenin oluşma sürecini sizden dinlemek isterim. 

Bir hastalık nedeniyle üç farklı hastanenin nöroloji kliniklerinde yaşamak zorunda kaldım. En çok terk edilen hastalar, bu bölümde oluyor. Bilinçleri olmaması, bu durumun oluşmasında etkili. Başında refakatçisi olmayan, bilinçsiz kişileri görmek, yaşamlarına tanıklık etmek beni derinden etkiledi. Yemek saatlerinde, içi yemek dolu tabldotların yanı başlarında öylece durması dünyamı sarstı diyebilirim.

Kitabın ilk notunu ise, zor bir günün sabaha karşı saatlerinde aldım. Tomografi için sıraya girmiştik. Hasta bakıcıların önündeki sedyede yatan bilinçsiz hastalarla bekliyorduk. Kitaptaki ifadeyle, şehirlerin sessizliğe büründüğü o anlarda, insanın aklına hiç gelmediği yerler, yaşamak için sırasını bekleyenlerle doluydu. Altı yaşlarında bir çocuk gördüm orada. Dakikalarca kaldığı tomografi cihazından tek başına dışarı çıktı. Ağır bir hastalıkla mücadele ediyormuş. Ölümü bekleniyormuş. Tek başınaydı, ailesi yoktu. Saçları, kaşları dökülmüştü. O sırada “Lazarus”un ilk notunu yazmışım cep telefonuma, buradan bir hikaye çıkacağını bilmeden.

“TANRI’NIN BİZİ TERK ETTİĞİNİ DÜŞÜNDÜM” 

Üç farklı hastanede bir süre yaşamak zorunda kalmak eminim çok yıpratıcı ve zor olmuştur. Tam olarak ne kadar sürdü ve kitabı tüm bunlar bitince mi bitirdiniz?

Aslında süreç iki bölümden oluşuyor. İlki, hastaların durumuna bakıp, “Acaba vaziyetlerini bilselerdi yaşamak isterler miydi?” diye sert bir soru zihnimde dolaşmaya başladı. Tanrı ile arama mesafe girdi. İsyan duygusu oluştu. Onların arafta olmaları, ne yaşıyor ne de ölmüş olmaları isyanımı güçlendirdi. Tanrı’nın bizi terk ettiğini düşündüm. Bu süreçte kişiye, intihar, suçluluk, tamamlanmamış yas gibi zor temalar eşlik ediyor. İnsan doğası, ilginç bir labirent. Tam bu karanlık düşüncelerin arasındayken tuhaf bir şey oldu. Hastane koridorlarına bakarken, orada dolaşan, terk edilmiş hastaların yanında duran bir refakatçi belirdi zihnimde. Bu tuhaf genç adamın ismini sonradan “Lazarus” koydum. Hastane koridorunu, yeni bir dünya olarak algılamaya başlamıştım. Rutinleri, kendine özgü yaşantısıyla, kendi içinde bir dünyaydı hastane. Burada dünyaya fırlatılan biri olabilirdi.

İkinci bölüm ise, o altı yaşlarındaki çocuğu tekrar görmemle oluştu. Saçı, kaşları vardı, iyileşiyordu. Yeniden doğuşun vücut bulmuş haliydi. O çocukla beraber ben de iyileştim. Tanrı tasavvurum yeniden şekillendi. Bu süreç iki yıl kadar sürdü. Hayatla daha farklı, güçlü bir bağ kurmuştum artık. Tüm bunların sonrasında Lazarus’u yazabildim.

Kitabın kahramanı önce annesini kendi elleriyle bırakıp ve bir daha kapısına uğramadığı özel bir bakımevinde kaybeden ve o sırada da işinden olan, kendi deyimiyle “kapkara vicdanıyla karşı karşıya kalan” bir adam. Ardından çok daha ilginç bir şey oluyor ve annesinin kaldığı odada annesiyle ve kendiyle iç hesaplaşması başlıyor.

Kahramanımıza iki duygu eşlik ediyor. Suçluluk ve tamamlanmamış yas. Annesini ölüme terk ettikten sonra, onu beklemediği bir karanlık yakalıyor. Suçluluk…

‘‘Yaşam, bazen son ana kadar beklese de, hiçbir şeyi karşılıksız bırakmayan bir bilge olduğunu gösterdi.’’ -Lazarus, syf:14

Bahsettiğiniz bir hesaplaşma süreci olsa da, yoğun suçluluk duygusu, Lazarus’u ceza çekme ihtiyacına sürüklüyor. Sonuçta suç varsa ceza da olmalıdır. Acıya yönelmesi, kendine uyguladığı bir ceza yöntemi. Hayatta bazen fark edemesek de, kendi ceza yöntemimizi seçeriz. Yıpratıcı ilişkiler, bağımlılıklar seçtiğimiz ceza yöntemlerimiz olabilir.

Diğer duygu ise tamamlanmamış yas… Annesinin ölümü sonrası, tamamlanmamış yas sürecini yaşıyor Lazarus. Yaşadığı suçluluktan dolayı, keskin ölüm gerçeğini kabul edemiyor. Bu nedenle, annesiyle benzer hastalıklara sahip insanların arasında yaşamaktan haz duyuyor. Çünkü annesini zihninde yaşatıyor. Ölmek üzere olan hastaların, annesinden beklediği ama şahit olamadığı son hareketleri yapması nedeniyle, insanları öldürme, ölüm anı sonrası onları izleme gibi arzulara sürükleniyor. Kendine Tanrısal anlamlar yükleyerek (üst benlik oluşturarak), öldürme arzusunu gerekçelendiriyor. Bu nedenle kitaba, Lacan’ın ‘‘Usulüne göre gömülmeyen her şey hortlar’’ sözüyle başladım.

Ölmek üzere insanların sevdiklerine söylenen “Onu son kez gör” yönlendirmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Yasın tamamlanması bir önemli bir gereklilik.

Tanrı’nın terk ettiği, arafta bıraktığı insanların arasında kendine o hastanede bir rol biçiyor genç adam… İşte asıl hikaye de burada başlıyor. İyi bir dizi senaryosu da olur dedirtti okurken. Ne dersiniz? 

Lazarus, refakatçi olmadan önce, bir üniversitede fotokopici olarak çalıştığı için, bazı konularda bilgi sahibi. Mesela öldürme amacı doğrultusunda, Schopenhauer’un düşüncelerini kullanabiliyor. Burada İslam’daki ‘’Şeytan, emelini haklı gösterir.’’ temasına atıf söz konusu. (En’âm Suresi – 43 . Ayet)

Evet, kendine kahramanlık rolleri yüklüyor. Çünkü sevgi yoksunu kalmış halinin üstünü kapamaya çalışıyor. İç güdülerine teslim olduğunda, öldürme arzusuna yöneliyor. Bunu yapabilmek için, kendine Tanrısal anlamlar yükleyerek üst benlik oluşturuyor.

Oysa aşık olduğunda, insanları öldüren birinden, partiler organize eden birine dönüşüyor. Dans ediyor, eğleniyor. Kahramanlık rollerinden sıyrılıyor. Ancak sevgiden uzaklaştığında, karanlık düşüncelerine geri dönüyor. Bu durumu Erich Fromm’un ‘‘Yaratmayan insan yok etmek ister’’ düşüncesiyle de açıklayabiliriz. Lazarus, yok ederek hayattan intikam alıyor.

Lazarus’un, teknik açıdan evrensel ölçütleri karşıladığını düşünüyorum. Hikayenin ötesine geçen unsurları nedeniyle, dizi, sinema gibi farklı sanatsal ifadelerin üstesinden gelebilecek güçte.

Kitaba ismini veren Lazarus, Yeni Ahitte öldükten sonra İsa tarafından diriltildiği belirtilen kişi. Tıpta ise Lazarus Belirtisi, beyin ölümü gerçekleşmiş hastalarda meydana gelen refleksler anlamına geliyor. Bunları sizin kitabınızdan öğrendiğimi itiraf etmeliyim. Bir de Lazarus Mucizesi var. Ondan da bahseder misiniz?  

Lazarus, adını, bahsettiğimiz gibi, İsa tarafından diriltilen Lazarus’tan alır. Kaynağı İncil. Aziz Lazarus adlı bir ölü, dört gün sonra, İsa Peygamber tarafından yaşama döndürülür. Yaşama dönen hastaların yaşadıklarına verilen isim olarak tıpta kullanılır.

Tarihsel anlatıda inanç, umut ve dönüşümün sembolüdür Lazarus’un dirilişi. Mesela Dostoyevksi’nin Suç ve Ceza adlı kitabında Lazarus’a atıf vardır. Kitapta, Raskolnikov vicdan azabı çektiği sırada, sevgilisi ona Lazarus’u hatırlatır.  (Hz İsa’nın, “Lazarus” adlı bir kişiyi diriltmesini kastederek.) Bunun anlamı, insan, her zor durumda, hayatını yeniden inşa edebilmesidir.

İşte kitabım Lazarus’ta, karakterin ikinci hayatı, böylesi bir umudu temsil ediyor. Kişisel dönüşüm ve içsel mücadelenin bir temsili olarak okuyucunun karşısına çıkıyor. Tarihi Lazarus, ölümden dört gün sonra dirilir, hayata yeni bir başlangıç yapar. Kitaptaki Lazarus ise metaforik bir diriliş yaşayarak kendi içindeki karanlıklarla yüzleşir ve değişir. İki hikayeyi düşündüğümüzde, farklı çağlar ve bağlamlar içinde, yeniden doğuş ve dönüşümün temsilcisi olduklarını söyleyebiliriz. Değişimin iki bin yıllık hikayesi…

Aslında tüm bunları önce tiyatro metni olarak yazmışsınız. Ardından bu hikayeden bir novella yaratmaya karar vermişsiniz. Neden roman değil de novella? 

Novella türünü, dünyaya armağan eden Stefan Zweig hayranı olduğum için olabilir. (Gülüyor.) Onun beşe bir kuralından etkilendim. Kural şöyle: Yüz sayfalık bir novellası yayımlanmışsa, Zweig, o eseri, en az beş yüz sayfa yazmıştır. En az kelimeyle, en güçlü ifadeyi bulmak önemli benim için. Lazarus’un her bir paragrafı bir şeyi ifade ediyor, boşa yazılmış bir kelime olsun istemedim.

Lazarus’u öncesinde tiyatro metni olarak yazmış olmam, novellada etkisini gösterdi. Tiyatro metinlerinin, yazarları sıkılaştıran, konsolide eden bir yanı var. Sonuçta bir oyunda süre belli, oyuncuları düşünerek yazmalısınız. Tiyatro metin yazarlığının, tekniğimi geliştirdiğini düşünüyorum.  

“LAZARUS, BENİM İYİLEŞME KAYNAĞIM OLDU” 

Oyun kadar yazdığınız novella da içinize sindi mi? Hangisini yazmak daha kolay, daha akıcıydı? 

Lazarus’u ilk tiyatro oyunu olarak kaleme aldığımda çok zorlandım. Bu zorluk tiyatro türünden kaynaklanmıyor. Hikayedeki, Lazarus karakteri dışındaki her şey gerçek olduğu için, canımı yakan olaylar, yazarken, tekrar tekrar hayalimde şekil buldular. Özellikle de, ilk bölümdeki hesaplaşma, yalnızlık, intihar, çaresizlik temalarını ifade ederken zorluk yaşadım. Ancak sanatsal ifade, kişinin bir savunma mekanizması. Bu anlamda Lazarus, benim iyileşme kaynağım oldu. Yani Lazarus mucizesi olan yeniden doğuşu ben de deneyimledim.

Tiyatro severlerin, Lazarus’u sahiplenmesini hiç unutmayacağım. Her oyun sonrası, söyleşiler gerçekleştirdik. İzleyicilerin yorumları, eleştirileri kurgunun güçlenmesinde etkili oldu. Novella için beyaz kağıdın başına geçtiğimde, bir yazarın sahip olabileceği en fazla güce ve avantajlara sahiptim.

Evet, bu kitap içime sindi. Gelen yorumlardan anlaşıldığımı hissediyorum. Mesela bu söyleşi de bana bunu düşündürüyor. Belli ki, derin bir okuma yapmışsınız. Sorularınız beni iyi hissettirdi. Sonuçta her insan kendini ifade etmek ister. Kimi dövme yaptırarak, kimi konuşarak, kimi bekleyerek.… Benim için yazmak, kendimi en iyi ifade etme yöntemi. Çünkü ancak anlaşılan insan, yaşamın lüzumsuz yüklerinden sıyrılabilir.

Bu, aynı zamanda bir yeniden doğuş hikayesi. Çeşitli felsefi temalar üzerinden insan ruhunun kapılarını çalıyor, bir yandan üstün insanı irdeliyor.  Ayrıca çok önemli felsefecilerin izlerine de rastlıyoruz. Lacan’dan Freud’a, Erich Fromm’dan Schopenhauer’e… Ki siz yine Destek Yayınları’ndan çıkan bir önceki kitabınızda Schopenhauer felsefesini derleyip anlatmıştınız. Sizin için tüm bu felsefecilerin önemi nedir? 

Evrensel bir mesele var. İnsan yetişkin olmasıyla özgürlüğünü kucaklaşıyor ama bu özgürlük beraberinde, yalnızlık, tek başınalık gibi baş etmesi zor duyguları beraberinde getiriyor.

Ben de, bir dönem, hayatın önüme koyduğu tüm reçetelere tutunmuştum. Ancak vaat edilen mutluluğa, tatmine ulaşamadım. İşte bu dönemde bahsettiğiniz isimler, hayatıma dahil oldular. Zengin düşünce dünyasıyla karşılaşmam, içsel yalnızlığımı söküp atmamı sağladı. Böylece yalnızlığın sorumluluğunu alabildim sanırım. Sonuçta insan sorumluluk aldıkça özgür olabiliyor ve Engin Geçtan’ın deyimiyle, seyreden değil, yaşayanların arasına karışabiliyor.  

Üzerinde çalıştığınız yeni bir derleme kitap veya yeniden bir novella vs. var mı? 

Bir roman var, çok emek verdim. Bitti aslında. Yine felsefi bir kurgu ama polisiye unsurları güçlü. Sosyo-ekonomik bir perspektifi de söz konusu. Yayınevim ile sözlü olarak paylaştım. Motive edici geri dönüşler aldım, sağ olsunlar. Destek Yayınları ile çalıştığım için şanslıyım.

Fırat Devecioğlu’nun çalışma masasında okunmayı bekleyen ya da baş ucu kitapları hangileri?

Vincent van Gogh, “Dostlukla” ve Gündüz Vassaf “Ressamın İsyanı” okunmayı bekliyor.

Baş ucu kitaplarım ise şöyle:

Engin Geçtan, İnsan Olmak, Stefan Zweig, Korku, Amok Koşucusu, C.G. Jung, Kırmızı Kitap, Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış, Bertrand Russell, Mutlu Olma Sanatı, Johann Wolfgang Von Goethe- Genç Werther’in Acıları, Rollo May, Yaratma Cesareti, Mason Currey Günlük Ritüeller,

Ajandakolik’in yazarlara ve çizerlere sorduğu klasik sorusu: Ajandanız veya not defteriniz var mı? Varsa içlerinde neler var? 

Sürekli not alırım. Ağabeyim de, sağ olsun bana sürekli küçük not defterleri alır. Şu an kısa notlarımı aldığım dört küçük defterim var. Bir de daha uzun fikirlerimi yazdığım iki ajandam. Şirketim THINK House’un işlerini ise sadece bilgisayarıma not ediyorum.

Konuğum olduğunuz için teşekkür ederim. 

Ben de, bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media