Advertisement Advertisement
ayak analizi

BORA GENCER İLE BABASI İLHAM GENCER’İN ANISINA YAZDIĞI “DUAYEN” KİTABINI KONUŞTUK


Onu ilk defa sahnede gördüğümde çok etkilenmiştim. Çok zarifti bir kere… Uzaklara dalmış gibi bakıyordu piyanosunu çalarken… Poptan caza uzanan müzik yelpazesinde yılların deneyimi usul usul parmaklarından dökülüyordu. 24 Mayıs 2023 yılında 98 yaşında hayata veda ederken koca bir ömrün kim bilir kaçıncı anısıyla gidiyordu. Usta müzisyen Bozkurt İlham Gencer’in hayatı, anıları, oğlu Bora Gencer’in kaleminden “Duayen” ismini verdiği bir kitapta şimdi okurla buluşuyor. “Belki ikinci bir kitap daha yazarım” diyor Gencer, söyleşimizde… Kolay değil, sığmıyor anılar, yaşanılanlar…

 

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com 

 

“Baba kimdi? Sadece kendi çocuğuna değil, dünyaya örnek olan bir baba nasıl olunurdu? Birçok sanatçıyı ülkesine kazandırmış, ‘yetenek avcısı’ bir baba düşünün. İnsanların okurken kendi babalarıyla ve aileleri ile kurdukları ilişkileri gözden geçirmelerine belki bir nebze yardımcı olabilme niteliğini taşıyacaktır cümlelerim. En temel amacım ise babam Bozkurt İlham Gencer’in bilinmeyen ya da az bilinen yönlerini ve baba-oğul ilişkimizi, siz okuyuculara aktarmak ve hissettiğim duygu yoğunluğuna ulaştırmaktır” diye başlıyor babası Bozkurt İlham Gencer için yazdığı kitapta, Bora Gencer. “Duayen” babası için kaleme aldıkları hem usta müzisyenin bilinmeyenlerini anlatıyor hem de bir oğulun babasına vefa borcunu incelikli bir şekilde gösteriyor. Kitap, oldukça dokunaklı ve naif bir şekilde kaleme alınmış. İlham Gencer’i tanıyıp bilenlerin okumaktan keyif alacağı “Duayen”, gelecek kuşaklara da usta müzisyeni tanımaları konusunda bir arşiv niteliği taşıyor.

Beş yaşında hiç nota bilmeden “İlham Vals” isminde ilk bestesini yapan bir müzik insanı Bozkurt İlham Gencer. Bunu ilk öğrendiğinizde kaç yaşındaydınız hatırlıyor musunuz? Ve bu sizde ben de müzik yapmalıyım hissine neden oldu mu?
Tabii ki babamın bu özel ve istisnai durumu benim müzikle ilgilenmemdeki bir kaç faktörden biriydi.

“Duayen” kitabını yazma sürecinize gidelim… Anlatılacak çok şey vardı muhakkak. İkinizi tv programında yan yana gördüğümde bir gün onun için bir kitap yazacağınızı biliyordum ve demiştim “Yazılacak ne çok şey vardır” diye… Ne zaman kaleme aldınız kitabı, insanın çok yakını için bir kitap yazması zor olsa gerek!
Babam rahmetli olduktan sonra çok zor süreçlerden geçtik. Çünkü bizim yaşadıklarımızın dışında babamla paylaşımı olan o kadar çok yurt içi ve yurt dışından insan var ki, hepsi anılarını, tecrübelerini bana anlatmaya başladı. O dönemler kafa dağıtmak için sürekli buluştuğum ve tavla oynadığım ve Bodrum’da bir araya geldiğimiz İstanbul’dan arkadaşım Hakan Camcı, bana babam için bir kitap yazmamın iyi olabileceğini ve bunun bana da iyi geleceğini söyledı. Ben de kolları sıvadım.

Bazen ağlayarak bazen uzun uzun düşünerek özellikle geceleri yazmaya başladım. Babam için aslında yazılacak daha o kadar çok şey var ki… O dönem çok hızlı bir şekilde yazmaya başladım, sonra bir ara durdum. Sanki başka yazılacak bir şeyler yokmuş gibi bir duraksadım. Sonrasında doldurulmuş bir kitap olmasın diye karar verip tadında bırakmak istedim.Ancak şimdi bakıyorum da daha neler varmış neler? Onu kaybettiğim ilk zamanlar hafızam bu kadar yerinde değildi. Belki ileride ikinci bir kitap daha yazabilirim. Bunda bu kitabın bilinirliği de çok etken olacaktır diye düşünüyorum. Okuyucu beni cesaretlendirirse yine yazarım.

Babanızı düşününce gözünüzün önüne gelen ilk kare nedir?
Babamı düşündüğümde onun muhteşem enerjisi aklıma geliyor. Kendine olan özeni, hayata bağlılığı, titizliği, işine ve insanlara olan sevgi ve saygısı…Piyanoya çok farklı dokunurdu, tuşesi çok farklıydı, anneme olan bağlılığını, sadakatini ve çocuklarına olan sevgisini hayat boyu unutmayacağım.

“ŞAHSINA MÜNHASIR, BANA GÖRE ATATÜRK GİBİ BİR ADAMDI” 

Baba çocuk ilişkisi hep karışıktır. Çoğunlukla da pek iyi değildir.  Hatıralarınızda hep iyi bir baba mıydı o? Öfkesi, kızgınlıkları, sevgisini göstermesi nasıldı?
Babamı anlayıncaya kadar biraz zaman geçti. Haylazlık zamanlarımda anlaşamadığımız çok olmuştur. Fikir ayrılıklarımız vs ama çok gençtim, toydum. Yıllar geçtikçe ve onunla birlikte yaşamaya başladıkça onu daha iyi anladım. Şimdi o kadar çok düşüncesine hak veriyorum ki…O şahsına münhasır, bana göre Atatürk gibi bir adamdı. Yokluğunu her saniye hissediyorum. Babam kızgınlığını çok sert bir şekilde göstermezdi. Genellikle sert bir tabiata sahip bir kişilik değildi. Küserdi bazen… (Gülüyor.) Babam sevgisini bana daha olgun yaşlarımda göstermeye başladı. Bunda evlatlarının arasında ona en çok zaman veren ve ilgilenen benim olmamın da büyük etkisi oldu sanırım. Abim biraz merkezden uzağa taşınmıştı. Rahmetli ablacığım da babamı çok sevmesine rağmen biraz farklı yapıya sahip bir karakterdi. Ben babamla aynı evde kaldım, sonra onu Bodrum’a taşınmaya ikna ettim. Üç evlilik geçirmeme rağmen babamın üstünden elimi hiç çekmedim.


Onunla birlikte çalışmak kolay mıydı peki? Size karşı sabırlı ve hoşgörülü müydü, söz konusu profesyonel anlamda müzik kariyeri olunca biraz zor olmuş olsa gerek… Ya da bana öyle geliyor!
Evet kritik sorulardan biri geldi. (Gülüyor.) Babamla çalışmak çok kolay değildi, özellikle başlarda, daha genç yaşlarımda başkasına gösterdiği sabrı pek bana göstermiyor gibi geliyordu. Aslında sonra anladım ki ben de biraz ona çekmişim. (Gülüyor.)  Sonraki yılllarda daha sabırlı, daha yakın, daha anlayışla yaklaşmaya başladı. Beni her gördüğü yerde, her çalıştığı ortamda sahneye çağırırdı. Ben de ona sitem ederdim baba neden bana sormadan emrivaki yapıyorsun diye. (Gülüyor.) Her defasında tamam deyip sonra yine çağırmaya devam ederdi. Sanki hiç bu konu konuşulmamış gibi! (Gülüyor.)Baba olarak benimle gururlanmak isterdi. İleriki zamanlarda onu bu konuda da daha iyi anladım. Keşke nefesi yanımda olsa da beni hep çağırsa… O saçma sapan polemiklere girmezdim artık…

Bir de “ünlü bir baba” olma durumu var. Üstelik birçok sanatçıyı ülkesine kazandırmış, yetenek avcısı bir baba… Tüm bunları anneniz de onunla birlikte yaşadı bir parça… Mutlaka sizin hayatınıza da etkisi olmuştur. Eve “iş” taşır mıydı? O birilerini “parlatırken” aile hayatınızda işler nasıl gidiyordu?
Babam eve pek iş taşımazdı. Annemle iş konuştukları dönemleri hayal meyal hatırlıyorum ama bu çok sürekli tekrarlanan bir durum değildi. Ünlüleri parlattığı dönemi ben pek yaşamadım. 60’lı yıllar öncesi ve biraz sonrası dönemlerdi çünkü. Yaşım tutmuyor. (Gülüyor.)  Ama o 100 yaşına kadar, hayatının son nefesini verinceye kadar insanları parlatmaya devam etti. Ama tabii ki herkes kolay kolay bir Ajda bir Cem Karaca vs. olamaz… Bakalım son yıllarda parlattıkları genç yetenekler o kulvarlara gelip en yukarıdaki basamaklara kadar çıkabilecekler mi? Yaşarsak bunu zaman gösterecek.

“BABAM OLMAYINCA BUNDAN SONRAKİ HAYATIMIN ÇOK EKSİK OLDUĞUNU HİSSEDİYORUM”

Onu çok özlüyor olmalısınız. Bu kitapla birlikte adeta fotoğraf albümlerinin sayfalarını çevirmiş, zaman içinde uzun bir yolculuğa çıkmış gibi olmalısınız. Yazarken boğazınızın düğümlendiği, yazmakta zorlandığınız anlar-anılar olmuştur. Benimle paylaşmanızı istesem…
Evet babamı öyle bir özlüyorum ki, özlemimin tarifini yapmaya çalışmak bile beni bunu nasıl tarif edebilirim diye zorluyor. İnsan babası, annesi, en yakını da olsa paylaşımları az ise ve onları çok az görüyor ya da uzak diyarlarda bir yaşam sürüyorsa belki benim hissettiklerimi hissedemez. Nice anne babalar nice evlatlar gördük. Ailesinin ölmesini, öldükten sonra miraslarını yemek için birbirlerine giren evlatlar, aileler hatta birbirlerini katletme noktasına gelen insan diyemeyeceğim mahluklar…

Ben özellikle babamla son üç yıl o kadar dolu dolu yaşadım ki, onun kendisine hastanede bakan hemşirelere adlarıyla hitap etmesinden tutun, yürüyemez, yemek yiyemez, hatta su içemez ve konuşamaz bir halden piyano çalacak hale gelmesi gözümün önünden gitmiyor. Annem rahmetli olduğunda kendimi yarım hissetmiştim. Ardından oğlum dünyaya geldiğinde bu hissim biraz olumlu yönde törpülendi ama şimdi babam da olmayınca bundan sonraki hayatımı çok eksik olarak tamamlayacağım hissinden bir türlü çıkamıyorum. Hatta çıkmak da istemiyorum, çıkarsam sanki babama haksızlık etmişim gibi bir duyguya kapılıyorum.

Yaşadığım evde her şey, her bir obje onu hatırlatmakla kalmıyor hikayeler art arda aklıma geliyor. Onun videolarını zaman zaman gözyaşları içerisinde izliyorum. Cep telefonları bu konuda bize iyi mi geliyor kötü mü geliyor daha karar vermiş değilim. Ama her şeyinin kayıtlı olması sanırım biraz daha ilerde beni rahatlatabilir.

İlham Gencer, kendi heykelinin yanında.


“İSTANBUL KALMADI Kİ BEYEFENDİSİ KALSIN”

Peki şunu mutlaka anlatmalıyım babamla ilgili dediğiniz şey neydi?
Şunu mutlaka anlatmalıyım dediğim tek şey asla olmadı. Gerçekten o kadar farklı, güzel, özenilecek meziyetleri vardı ki hangi birini anlatsam? Ama illa ki bir şey söylemek zorundasınız derseniz benim babamın dürüstlüğü ve insanlardan herhangi bir beklentisi olmadan yaklaşımı beni çok etkilemiştir. Müzisyenliğini ve memleket sevdasını zaten dünya alem biliyor. Onunla hayat görüşü, siyasi duruşu aynı olmayan insanlar bile ona bu yönleriyle hep saygı sevgi duydular. Kendisinden 70 – 80 yaş küçük bir genci gördüğünde bile ayağa kalkacak kadar kibar, özel bir İstanbul beyefendisiydi. Bakın bu tabir artık neredeyse hiç kullanılmıyor. Çünkü İstanbul kalmadı ki beyefendisi kalsın… Nerede o eksi İstanbul… Özlediğimiz, benim azıcık ucundan yakalayabildiğim ama şimdi sadece oğlumu görmek için gittiğim ve kaçarcasına döndüğüm İstanbul.

İlham Gencer ile geçen ömürde en çok neyi özlüyorsunuz? Aranızda geçen baba oğul sohbetlerinin üzerinizde hep bir gölgesi olmalı!
Babamla geçirdiğim zamanda en çok babamla maç seyretmeyi, onun beni gördüğündeki yüz ifadesini; “Oooooo Bora!” diye seslenişini, birlikte yemek yemeği (çok gurme bir insandı), insanları piyano başında kendisine hayran bırakmasını ve elbette benimle birlikte okuduğu “Babam” şarkısını özlüyorum. Herkes ağlıyordu herkes, o kadar duygu yüklü o kadar içten bir andı ki o an… Biz o anı babamla yedi sekiz defa büyük konserlerde yaşadık. Tüm müzisyen ve şarkıcı arkadaşlarım da o ana şahit olup hayranlıklarını dile getirmişlerdir. Bir baba oğul ilişkisini müzikle anlatan şu ana kadar yapılmış en güzel gösteri olduğunu düşünüyorum.

Ajda Pekkan’ı sahneye çıkaran da o oldu. Süper starın büyük bir gönül borcu olsa gerek! Son günlerine kadar görüşüyorlar mıydı? Nasıl bir iletişimleri oldu?
Ajda Pekkan babama olan vefa borcunu her ortamda dile getirmiştir. Gerek babamın 50’nci sanat yılında gerek kendi biyografisinde ama en önemlisi hastalığı sürecinde ziyaret ederek ve hastalıktan ayağa kalktıktan sonra babamın doğum gününe denk getirdiğimiz ve Bodrum’un en prestijli otellerinden birinde yaptığımız geceye katılarak o özel şarkıyı babamla birlikte seslendirmesiydi. O şarkı, 60’lı yıllarda babamın çatı adındaki gece kulübünde babamın Ajda’ya öğrettiği “Il cielo un a stanza” isimli şarkıydı. Ben bu anı yıllar önce babamın gece kulübü olan Çatı’yı, Şişli’deki Site sinemasının olduğu binanın en üst katında açarak yaşatmak istemiştim. O zaman ki belediye başkanı Mustafa Sarıgül ile prensip ayrılığımız olmuştu. Konuyu belki o tam anlamadı ya da ben anlatamamıştım. Ancak bu hayalimi Bodrumda yıllar sonra bir şekilde gerçekleştirdim ve kayıtlara geçti.

İlham Gencer’in Türk müziği için gerçekten duayen bir isim olduğu bir gerçek. Dolu dolu bir hayat sürdüğü de… Bir yandan pek çoklarının sevdiği bir isim olurken bir yandan da kimilerince siyasi düşünceleri nedeniyle dışlandı. Fazla milliyetçi bulundu. Arabasına bomba konduğunu ve işkence gördüğünü bu kitap aracılığıyla öğrendim. Biraz bunları anlatır mısınız?
Evet, babam Türk milliyetçisi, Atatürkçü ve bu özelliklerinden en kötü gününde bile en ufak bir taviz vermeyen bir karakterdi. Hiçbir zaman günün adamı olmadı. İnandığı doğrulardan hiç şaşmadı, para onu hiç bozmadı. Babama parayla hiçbir şey yaptıramazsınız. O paraya tapan insanlar ve bu uğurda her şeyi yapabilecek zihniyetler oturup düşünsünler belki kaybettikleri utanma duyguları geri gelir. Benim çocukluğum hep tehditlerle, arabaya konan bombalarla, arabanın yakılmasıyla, babamın çalıştığı yerlerin kurşunlanmasıyla, babam zannedip babamın yerine başkasının öldüresiye dövülmesine şahit olmakla, babamı milliyetçi diye işsiz bırakmalarıyla, abimin babamla olan isim benzerliği yüzünden silahla vurulmaya kalkılıp rahmetli annemin teröristin elinden silahı cesurca alması gibi olaylarla geçti.

 

Benim için de artık hayatta olmayan anneannem demektir, bir tutam İlham Gencer. Çünkü onun şarkısı “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş”, anneannemin çocukluğumdan bu yana bana neşeyle söylediği, öğrettiği şarkıdır. Esprili bir aşk masalı gibidir bu şarkı. Sizin en sevdiğiniz İlham Gencer şarkısı hangisiydi?
“Bak bir varmış bir yokmuş” babamı daha geniş kitlelere tanıtan bir şarkı olmuş. Ayrıca bu şarkı, Türkiye’de kayıtlara giren ilk Türkçe sözlü uyarlama özelliğini taşıyor. Rahmetli Fecri Ebcioğlu, Türkçe sözlerini yazmış; orijinali Fransızca “Cet ecris dans le ciel” olan bu şarkı hâlâ günümüzde popüler olma özelliğini taşıyor. Ama ben babamdan başka şarkıları dinlemeyi çok severdim. Özellikle bunlar yabancı şarkılar olurdu. Mesela ilk aklıma gelenler İspanyolca – İngilizce “Be my love” gibi şarkıları müthiş yorumlardı. Hele Ankara’da askeri orkestrayla (Harp Akademileri Caz Orkestrası)ile verdiği konserde söylediği Fransızca “Ces’t si bon” şu anda bile izleyip tam şu an sizlere cevap yazarken ağladığım bir şarkı.

“BABAMIN FİLMİNİ DE ÇEKECEĞİM”

Kitap henüz çok yeni, sıcağı sıcağına raflarda yerini aldı. Okuru bol olsun dilerim. Peki sizin müzik kariyeriniz nasıl gidiyor? 90’lı yılların popüler ve çok yakışıklı bulunan isimlerinden biriydiniz. 2000’lerin unutulmaz parçalarından “Dokun Bana”yı yorumladınız en son. Yeni şarkılar, belki bir albüm, ufukta olabilir mi?
Teveccüh gösterip benim müzik hayatımı da sormuşsunuz. Ben sadece babamla ilgili soruları cevaplayacağım sanıyordum. O kadar ona konsantre oldum ki kendimden bahsetmeyi bir an bile düşünmedim ama madem sordunuz tabii ki cevaplamaya çalışayım. Ben şu sıralar bahsi geçen ”Dokun bana” şarkımla birlikte konserlere gidiyorum. En son 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı şerefine hem İstanbul’da hem de Kanada’da iki konser verdim. Babam hayatta olsaydı çok şaşırırdı. Çünkü o da birkaç yıl önce 29 Ekim dolayısı ile Toronto’ya gitmişti. Her baba oğula böyle bir tesadüf nasip olmaz.

Yeni şarkılara bakıyorum elbette.  Devamlı üretme ve yenilik peşindeyim. Size ilk defa bir konuyu açıklayayım. Babamın filmini çekeceğim. Bununla ilgili Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ile temas içindeyim. En büyük isteğim bunu bir an önce hayata geçirmek. Sanırım 2025 yılında bunu da başarmış olurum. Ben de Atatürk ile ilgili bir sinema filminde oynayacağım.

Müzik hayatımın dışında film, dizi, tv programı gibi sanatın içinde olan ya da yakın olan başka dallarda da varlığımı sürdürüyorum.

İnsanlar “Duayen”i okumalı çünkü… Devamını siz getirin lütfen.
İnsanlar “Duayen”i okumalı çünkü gittikçe kopan aile bağlarını yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Yeni gençliğin Bozkurt İlham Gencer’i tanıması ve anlaması gerekiyor. Yitirdiğimiz duygularımızı geri almamız gerekiyor. Sevgiyi, saygıyı tekrar hayata geçirip eskide bıraktığımız birçok şeyi yeniye kanalize etmemiz gerekiyor. “Duayen”i insanlara yaşarken değer vermemiz gerektiğini bilmemiz için okumamız gerekiyor. Bizleri nezaket kurtaracak. İnsanları kıskanmadan, onları yermeden, iyi özelliklerini örnek almamız gerektiğini anlatan bir kitap olduğu ve hayatta ne olursa olsun bizi her zaman kollayacak ve gözeteceklerin ailemiz olduğu bilincine erişmemiz için okumamız ve anlamamız gerekiyor. İnsanı insan yapan duygularıdır.
İnsan olarak geldiğimiz bu geçici dünyadan insan olarak gitmemize bir yol gösterici kitap olduğu için “Duayen”i okumamız çok kıymetlidir.

“DEVLET SANATÇISI OLMAYI ÇOK İSTEDİ AMA HALKIN SANATÇISI OLDU”
98 yaşında bu dünyadan sizce gerçekten içine sinen bir hayat yaşadı mı? Mutlu mu ayrıldı, İlham Gencer, ne dersiniz?
Çok mutlu yaşadı, her anını, her saniyesini… Boşa zaman harcamayı asla sevmezdi. Kendisiyle barışık bir yapısı vardı. Çok mütevazı bir insandı, kinci değildi, muhakkak üzüntüleri vardı. Ama hedeflerinin çoğunu gerçekleştirdi. Bunların en başında halkın sevgisini kazandı. Devlet Sanatçısı olmayı çok istedi ama halkın sanatçısı oldu. Millet sanatçısı oldu. Devlet sanatçısı olmayı ondan çok daha az hak edenlerin bu unvana sahip olması biz evlatlarını üzse ve bu konuda prosedürler her ne kadar değişmiş olsa da yeni prosedürlere uygun bir şekilde babamın bu isteğini, hayatta değilken bile olsa, yerine getirmek bir evlat olarak benim boynumun borcu. Bu güzel söyleşi için size sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Son olarak Bozkurt İlham Gencer’in açtığı bu yolda onun hayata bakışı ve prensiplerini şiar edinerek hayatıma devam edeceğimi ve genç nesillere bir vatandaş olarak elimden geldiğince doğru bildiğim yolları göstereceğimi söylemek isterim.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media