Advertisement Advertisement
ayak analizi

“KONSEY”: VATİKAN’IN KARANLIK YÜZÜ VE İKTİDAR MÜCADELESİ


Alman yönetmen Edward Berger’in yönetmen koltuğuna oturduğu “Konsey” (Conclave), her ne kadar anlatısını bir iktidar mücadelesi üzerine kursa da, patriarkal yapıya, Vatikan’ın körelmiş zihinlerine ve günümüz siyasetine dair birçok şeyi ele almak istiyor. Berger’in gözüyle kamera, bazen Vatikan’ın duvarlarına gizleniyor, avludaki ağaçlarla bütünleşiyor; bazen de bir tanrı gibi hikâyenin yolunu gösteriyor.

YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com

Edward Berger, En İyi Uluslararası Film ödülünü kazandığı “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” (All Quiet On The Western Front) filminden sonra kurak geçen Oscar sezonunda adını yeniden duyuracağa benziyor. Robert Harris’in aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan Konsey’in (Conclave) oyuncu kadrosunda Ralph Fiennes, Stanley Tucci, John Lithgow, Lucian Msamati gibi önemli isimler yer alıyor.

Konsey (Conclave), nefes nefese kaygılı adımlarla yürüyen bir adamın sahnesiyle açılıyor. Edward Berger günümüzün toplumsal algılarını heyecanı yüksek, dini bir iktidar savaşına taşımaya çalışıyor. Vatikan üzerinde dolaşan kara bulutlar, Konsey ile siyasi entrikalar, kişisel hırslar ve geçmişin karanlığına bürünüyor.

Papa’nın Vatikan’ı sarsan ölümü sonrasında Kardinal Lawrence (Ralph Fiennes), yeni Papa seçimini düzenlemesi için görevlendirilir. Seçimde ön plana çıkan isimler, Lawrence’ın seçime ve isimlere dair olan kuşkularını artırır. Bitmeyen kulisler, entrikalar, açığa çıkan gerçekler ve Roma’nın göbeğinde patlayan bombalar yeni Papa’nın kim olacağını belirleyecektir.

“HER ZAMAN İDEAL OLAMAYIZ” DEDİRTEN KARAKTERLER
Konsey, her ne kadar anlatısını bir iktidar mücadelesi üzerine kursa da, patriarkal yapıya, Vatikan’ın körelmiş zihinlerine ve günümüz siyasetine dair birçok şeyi ele almak istiyor. Berger’in gözüyle kamera, bazen Vatikan’ın duvarlarına gizleniyor, avludaki ağaçlarla bütünleşiyor; bazen de bir tanrı edasında hikâyenin yolunu bize gösteriyor. Film ilerledikçe Vatikan’ın kapıları kapanıyor, duvarları daralıyor, var olan sesler kilisenin içerisinde daha da yankılanıyor. Berger, günümüz politikacılarına birçok atıfla Papalık makamına ve ideal insan profiline dair bir perspektif sunuyor. Bunu yaparken Hristiyanlığın ve çoğu dinin öğretilerinden olan “bağışlayıcılık” ve “merhamet” kavramlarının aynı zamanda nasıl subjektif yorumlanabildiğini vurguluyor. Yönetmen, filmin içerisinde karakterlerine “Her zaman ideal olamayız” dedirtiyor ve ideal insanı aramaya devam ediyor.

BERGER KIRMIZISI 
Konsey, “Kesinlik, birliğin en büyük düşmanıdır” ifadesini yalnızca diyaloglarında değil, kendi anlatım yapısı için de kullanıyor. Berger, sürpriz sonuna kadar bilinmezliği, gerginliği ve heyecanı yüksek tutmak istiyor. Dünyanın dört yanından gelen kardinaller, oyların 3’de 2’sini alarak yeni Papa olacak ismi belirlemek için birçok defa oy kullanıyorlar. Oyların çoğunluğunu toplayan adaylar, her oylamanın sonunda anlatı için yeni bir soruşturmaya yol açıyor. Ortaya çıkan entrikalar ise bir noktadan sonra filmin kesinlik kavramını ortadan kaldırıyor. Hristiyanlıkta “Kutsal ruhun gücü” anlamına gelen kırmızı rengi, filmde sinema dili olarak anlam kazanıyor. Kırmızının zıtlık anlamı, kardinallerin dini kimlikleriyle olan zıtlığının bir temsili oluyor. Kırmızı masalar, cüppeler, duvarlar ve daha birçok kırmızı öğe, Berger ile kırmızının sinemadaki öfke ve sevgi kullanımının başka bir örneği oluyor.

Vatikan’ın ihtişamlı, sanat eserleri ve motiflerle süslü odaları, kameranın geniş açılı kadrajıyla simetrik bir örüntü oluşturuyor. Hâkim bakış açısıyla ele alınan geniş perspektiflere eşlik eden uzun çekimler, filmin atmosferine katkı sağlıyor. Yönetmenin “Batı Cephesinde Bir Şey Yok” filminde sıkça kullandığı, karakterlerin duygusal durumunu yansıtan yakın çekimler ise anlatının estetik ve duygusal gücünü yukarıya çıkarıyor.

Film, basit bir dille kardinalleri modernistler, gelenekçiler ve köktendinciler tarafları olarak ayırıyor. Ancak, bu ideolojik ayrım hikâye içerisinde birçok insani davranışla birleşiyor. Kişisel hırslar, dogmatik bakış açıları ve benmerkezci dini tutumlar ayrı tarafların ortak noktası oluyor. Kardinallerin otoriteye olan kontrolsüz arzuları ayrı kesimleri birbirine yakınlaştırıyor. Berger, her tarafın zaaflarını olabildiğince dile getirirken, bu durumu konseyin yöneticisi olan Lawrence’ın kendi adına oy vermesiyle gösteriyor. Nispeten daha objektif bir karakter olarak sunulan Lawrence, hikâyedeki bu ikilemi bir nevi temsil ediyor. Tarafların ayrışmasının konseyde patlak verdiği çatışmayı, olanları başından beri sessizce izleyen Isabella Rossellini’nin sessiz gücü bozuyor. Rossellini’nin potansiyeli filmin genelinde harcansa da çatışmanın çözümü için kilit bir rol.

Her ne kadar hikâyenin ana aksı tarafların manipülasyonları ve zıtlıklarıyla ilerlese de, anlatımın genelinde ele alınan toplumsal birlik mesajları filmin ahlaki perspektifiyle gerçekçi bir bütünlük oluşturmuyor. Berger, senaryosuna filmin sonuna kadar fazlasıyla sadık kalıyor. Anlatısına bir boyut daha katacak imza bir sahneye yönelmiyor. Hikâyesini temelli, daha yavaş bir ritimle oluşturmaya çalışıyor. Din adamları üzerinden yozlaşmanın ele alınışı bir o kadar temelli ilerlerken finale doğru olayların gelişimi bir o kadar anlatının ritmini bozuyor. Bu kararın sebebi, filmin anlatımına izleyiciyi şaşırtacak ani bir vuruculuk katma isteği oluyor. Filmin yavaşça oluşturduğu temellemeler sonunda hızlı çözümlemelere dönüşüyor

Edward Berger, hikâyesinin ciddiyetine fazla güveniyor. Anlatı dilinin zekasına ve yarattığı resmiyet algısına fazla inanıyor. Ancak, filmin günümüz siyasetine dair söylediklerinin metinsel derinliği yönetmenin hikâyesine biçtiği ciddi tavırla çelişiyor. Berger, daha önceden de bahsettiğim gibi, günümüz siyasetine dair didaktik olmaya çalışıyor. Fakat, bunu denerken metnin basitliği ve filmin siyasi anlatımıyla ortak bir paydada buluşamıyor. Konsey, kardinallerin kişisel duygu durumlarına yönelik insanlık adına genellenebilecek bolca fikri başarıyla yansıtıyor. Fakat kardinallerin siyasi fikirleri konusunda ise yüzeyselliğin kurbanı oluyor.

RALP FIENNES’TEN OSCAR’A YEŞİL IŞIK 
Başrol Ralph Fiennes, film boyunca politik bir gerilimin kendisinden istediklerini başarıyla yerine getiriyor. Başarılı oyuncu, sönük kalmış ödül sezonundan yararlanarak 1997’deki ilk Oscar adaylığından sonra En İyi Erkek Oyuncu ödülü için ikinci kez şansını zorlayabilir. Bunun yanı sıra, Konsey’in görüntü yönetmeni Stéphane Fontaine için ayrı bir yer açmamız gerekiyor. Edward Berger’in hikâyesinin ciddiyetine duyduğu güvenle en çok kesiştiği nokta belki de sinematografisi. Fontaine, Vatikan’ın klasik ve barok mimarisine sahip yapısıyla birtakım oyunlar oynuyor. Vatikan’ı daha soğuk, minimalist planlarla adeta brutalist mimariye yakın bir kıvama dönüştürüyor. Sinematografi, zaman zaman Joel Coen’in yönettiği The Tragedy of Macbeth’te (2021) sıkça kullanılan “chiaroscuro”* tekniğine benzer ışık ve gölge kontrastına başvuruyor. Fontaine, kardinallerin aynı renk ve tasarıma sahip cübbeleriyle bir arada gözüktüğü sahneleri “kolektif kimlik” edasında bir bütün olarak yansıtıyor. Filmin finalinde, son seçimden önce tüm kardinallerin kuş bakışı açıda beyaz şemsiyeleriyle yürüdükleri sahne, seçimi kazanacak Benitez için oluşan ortak bilinci daha da vurguluyor. Filmin müziklerini tasarlayan Volker Bertelmann’ın yaylıları ön planda kullandığı besteleri ise gerilimin dozunu artıran bir başka unsur.

Konsey, eksilerine rağmen ödül sezonunun bu seneki kuraklığında ses getirebilecek gibi görünüyor. Berger’in “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” filmi sırasındaki bir söyleşide söylediği şu sözler Konsey ile denediklerinin bir özeti gibi: “Tek gereken iyi bir senaryo ve net güçlü bir stil anlayışı. Sadece cesaret etmeliyiz ve bunu gerçekten yapmak istemeliyiz.” 

Berger’in perspektifinde, Vatikan’ın ihtişamlı odaları ve entrikalarla dolu kardinaller, insan doğasının karanlık yüzüne ve bitmeyen güç tutkusuna ışık tutuyor.

“Chiaroscuro”*Işık ve karanlığı sanat eserinde kullanmaya verilen addır. Rönesans sanat akımıyla ortaya çıkmıştır. İtalyanca bir kelimedir. İtalyanca “chiaro”, “açık, aydınlık” anlamına; “oscuro” ise “karanlık” anlamına gelmektedir.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media