banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

BENGİSU: “İNSANLARIN KAFASINDA BENGİSU HER ŞEYİ SÖYLER ALGISI YERLEŞSİN İSTİYORUM”

Fotoğraflar: Fethi Karaduman

Kendi şarkılarını üreterek ve farklı cover’lar yaparak, sürekli üretmeyi amaç edinen bir müzisyen o. Yalnızca klavyeler arasında değil, birbirine oldukça uzak mesafelerde bir sohbet gerçekleştirdik Bengisu ile. Boston’da yaşayan genç müzisyen, bir müzisyen için pandemide konulması zor bir hedef koymuş kendine: 12 ayda 12 şarkı çıkaracak. Eğer henüz onunla tanışmadıysanız bu söyleşinin vesile olmasını ve bir an önce Bengisu’yu buradan dinlemenizi öneririm.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 

Berklee College of Music’te tam burslu olarak okuduktan sonra ABD’de yaşamaya başlayan genç müzisyen Bengisu bugün Ajandakolik’te en yeni konuğum.

Karşımda gümbür gümbür sesiyle çağlayan bir kadın var. Yüz yüze gelemesek de hem fotoğraflarından hem de sesinden yüksek enerjiler alıyorum. Hoş geldin Ajandakolik’e… Nasılsın, hikayen nerede nasıl başladı?

Nasıl güzel bir sohbet başlangıcı! Çok mutlu oldum ve hoş buldum. Hikayem nasıl başladı diye gerçekten yüksek sesle sordum kendime, benimki sanırım bir kendini keşfetme, yüreğinin ve aklının aynı anda istediği şeyin ve var olma sebebinin peşinden koşma durumu. Türkiye-Rusya arası gecen bir çocukluk ardından Amerika macerası derken dünya vatandaşı bir kadın oldum, her renge, her dine, her dile selam verme şansım oldu ve tüm bunları da birbirine bağlayan bir hediyeyle sürdürüyorum hayatımı: Müzik

Berklee College of Music’de tam burslu olarak okumak seni bir sıfır önde başlatmış gibi görünüyor, ne şans ve ne başarı! Sen ne dersin? Okulun katkıları neler oldu?

Genellikle eğitimini müzik üzerine tamamlamak isteyen her insanın karşılaştığı “başka bir şey mi okusan, müzik hobi olarak mı devam etse acaba” sorunsalını ben de yaşadım. Sadece ailem değil, ki ailem gerçekten bu konuda beni hep çok desteklemiştir, çevremdeki birçok insandan bu cümlenin varyasyonlarını duydum. (Gülüyor.)  Ama oturup düşününce kendi şansımın farkına vardım. Daha 20’li yaşlarıma gelmeden hayatta ne yapmak istediğimi biliyor olmak, bunun için gereken emeği harcamaya hazır olmak o kadar kıymetli ki! Bu karar ardından gelen uzun araştırmalar, saatlerce okul başvurusu için yazılan makalelere derken Berklee’ye girdim.

İyi bir başlangıç o zaman! 

İnanın bana beklentilerimin çok üzerinde bir deneyim yaşadım. Müzik konusuna bu kadar farklı perspektiften bakabileceğimi, kendimi hem mesleki anlamda hem de kişisel anlamda bu kadar geliştireceğimi kesinlikle tahmin etmiyordum. Müzik ana başlığının hayatın her alanına, anına etkisini inceleme şansım oldu üniversite hayatım boyunca.

Bir yandan yüksek lisans yaptığını da biliyorum. Yine müzik konusunda mı?

Evet, şu anda yüksek lisans yapıyorum ve bitmesine çok az kaldı. Herkes müzik üzerine bir yüksek lisans olduğunu düşünüyor ama proje yönetimi üzerine bir yüksek lisans yapıyorum. Berklee’de çift ana dal okudum ben, vokal performansın yanında menajerlik ve müzik işletmesi bölümünü de bitirdim. Oldum olası “işin mutfağı” beni çok cezbetmiştir ve bu konuyla ilgili de biraz daha bilgi sahibi olmak istedim. Bu konuların bu kadar önemli olduğunu da ilk single’ımı çıkarma aşamasında, 2014 yılında öğrendim. Çok sevdiğim bir büyüğüm bana “Kızım, bu işin %20’si müzik” demişti, o kadar ciddiye almamıştım, ama işin içine girince gerçekten de öyle olduğunu ve müzik üretmenin yanında onu duyurabilmenin ne kadar önemli olduğunu görünce bu konuda biraz daha kendimi geliştirmek istedim. Sadece kendim için değil, ileride Türkiye’deki müzik piyasasına bu açıdan bir desteğim olabilirse muhakkak aktif şekilde bu tip regülasyonların düzenlenmesi konusunda çalışmak istiyorum. Müzisyenlerin ne kadar emek harcadığı, bunun gerçekten bir iş olduğunu artık insanların anlaması gerekiyor. Hâlâ anlamı bilinmeyen, ne işe yaradığı bilinmeyen “telif, yayın hakları” gibi terimler var. Bu konuda insanları bilinçlendirmek de bizlere düşüyor. İşte tüm bu düşüncelerle dedim bir de proje yönetimi yüksek lisansı yapayım. (Gülüyor.)

Bir yandan kendi şarkılarını üretiyorsun bir yandan da “Eyvallah”, “Bu Gece” gibi hepimizin diline pelesenk olmuş Türkçe şarkıları coverlıyorsun. Ki ben çok beğendim, seçtiğin şarkılar çok uymuş sana!  Ellerine sağlık! 

Çok teşekkür ederim! Bu şarkıları nasıl seçtiğim konusu bana çok sorulan bir soru ama tek cevabı, içimden gelen ve söylemek istediğim şarkılar olmaları. Herhangi bir strateji, plan falan yapmadan, doğal olarak geldi o şarkılar. Kimi tesadüf eseri kimi benim orkestra arkadaşlarıma saatlerce süren ısrarlarım sonucunda ortaya çıktı.

Kimlerle çalışıyorsun?

Çalıştığım orkestra bir efsaneler kadrosu diyebilirim. Orkestra şefim ve bas gitar Birkan Şener, klavye Gökçer Turan, davul Doğaç Titiz, gitar Caner Güneysu, üflemeliler Hasan Dağlar ve Selçuk Suna… Bu isimlerle çalıştığım için kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum! Genel olarak çalışma prensibimiz ortak kararlar alarak ilerlemek, her birimizin fikrini ortaya koyması ve beraber üretmek üzerine. Böyle bir ortak çalışma içinde olmak beni daha da heyecanlandırıyor.

Stüdyoya ne zaman girdin?

O konu biraz karışık. (Gülüyor.) COVID öncesi, Şubat 2020’de Türkiye’de buluştuk ve Zuhal Müzik stüdyosunda beraberce tek bir günde kaydettik şarkıları. Ardından karantina donemi başlayınca ve ben Amerika’ya dönünce, hepimiz evlerimizden kayıt yapıp birleştirmeye başladık. Artık günümüz teknolojisinde nerede olduğun pek önemli olmuyor, ekipmanın yanındaysa, istediğin yerden kayıt yapabiliyorsun. COVID’e teknoloji sağ olsun üretim anlamında yenilmedik yani.

İlk single çalışman “Dünyanın Öteki Ucuna” 2014 yılına uzanıyor ama… Pop, caz ve R&B tınıları duyuyoruz daha çok. Sen müziğini nasıl tanımlıyorsun?

Bu o kadar zor bir soru ki… Benim müziğim en başta anlattığım kadın gibi, her renk, her dil, her din, herkes ve her şey. Kendimi herhangi bir şekilde sınırlamak istemiyorum. Son dönemde yayınladığım şarkılardan da anlaşılacağı gibi aynı tarzda devam edelim, aman şöyle olsun gibi kurallarım yok. Hangi şarkı, nasıl geliyorsa öyle ilerliyoruz genellikle. Hedefim de bu şekilde devam edebilmek. İnsanların kafasında Bengisu her şeyi söyler algısının yerleşmesini istiyorum açıkçası.

Pandemi dönemini yaratıcılık adına epey verimli geçirmiş görünüyorsun. Senin için nasıl bir dönemdi? Hem müzisyen kimliğin hem de Bengisu’nun genel hayatı için nasıl geçti?

Üretim anlamında pandemiye yenilmedik. Ben evimde kurduğum dünyamda çok mutlu bir dönem geçirdim ve geçiriyorum. Tabii ki dünyada ve özellikle Türkiye’de yaşananları gördükçe içim kan ağlıyor ama kendi şansımın da farkındayım. Bu farkındalıkla da kendimi daha çok üretmeye, içimdeki melodileri, sözleri daha fazla düşünüp yazmaya başladım. Bu demek değil ki tembellik yapmadım, tabii ki yaptım. (Gülüyor.) Pandeminin en başında ne oluyor yahu diye düşünürken ve hayatı boyunca evde oturmak konusunda hep sorunu olan biri olarak mutfağa dadandım, bol bol yemek yapmalar, yeni denemeler, okunmayı bekleyen kitaplara sarıldım ve sonunda bu böyle olmayacak, bu iş böyle belli bir süre gidecek sanırım diyerek, evdeki stüdyomu kurdum. Duvarlarımdaki akustik panellerine varana kadar her şeyi kendim yaptım. Daha bir kıymetli yani.

Şimdi 12 ay için 12 şarkı çıkarma hedefin var. Bu süreçte bunu yapmak o kadar kolay olmasa gerek. Nereden çıktı böyle bir hedef koymak ve çalışmalar ne durumda şu an? 

12 ayda 12 şarkı hedefi hem kendim için hem de bu donemde maalesef çok büyük maddi ve psikolojik sorunlarla karşı karşıya kalan müzisyen dostlarımı biraz da olsa heyecanlandırabilmek için koyduğum bir hedef. Biliyorsunuz bu donemde maalesef 100’den fazla meslektaşım intihar etti, birçoğu enstrümanlarını satmak zorunda kaldı. Birbirimize destek olalım diye çabalarken hiç beklenmedik bir durumla karşı karşıya kaldık. Belki sembolik bir hedef benimki ama bu hedef için beraber çalıştığım müzisyen dostlarımla beraber pandemi döneminde evde boş boş oturmaktansa bir amaca hizmet eder olduk, ne de güzel oldu.

Nisan-Mayıs aylarında yayınlara biraz ara vermek durumunda kaldık ama 12 aya 12 şarkıyı tamamlamak için sadece single değil, yıl sonuna doğru bir de EP yayınlıyor olacağız ve umuyorum ki hedefimize ulaşacağız.

Boston zor günleri atlattı mı? Yaşam şu an nasıl işliyor orada? 

Benim için ve çevrem için devam ediyor ama CDC (Centers for Disease Control) geçtiğimiz haftalarda bir açıklama yaptı, artık pandemi öncesine dönebilirsiniz diye, biraz şoke olduk açıkçası. Yaşadığımız bölgede aşılanma oranı %70’i geçti ve günlük vaka sayıları 30-40’larda seyrediyor o yüzden böyle bir karar anlaşılır olabilir ama bu kadar keskin bir dönüş beklemiyorduk. Biz hâlâ maske-mesafe-temizlik devam… 2 aşımız olsa bile bunu riske atmak istemiyoruz hem kendimiz hem de çevremiz için.

ABD, müzisyenler nasıl bir yol izledi? Senin gibi müzisyen, sanatçı arkadaşların, yakın çevreni maddi manevi kayıpları oldu mu?

Türkiye’den duyduğumuz ve okuduğumuz haberler çok can sıkıcı. Devlet kademesinde bu sorunlara cevap bulunamaması kafalarda birçok soru işareti yaratıyor. Bu müzisyenler vergi ödemiyor mu, bu ülkenin vatandaşı değil mi? Müzisyenlere, eğlence mekânlarında çalışanlara ve bu sektöre hizmet edenlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılması gerçekten çok sinir bozucu.

Bu noktada hep vurguladığım bir konu var, Amerika ile Türkiye’yi kıyaslamak doğru değil. Hem yönetim, sistem olarak, hem ekonomik anlamda çok farklı iki ülkeden bahsediyoruz. Amerika’nın da sınıfta kaldığı konular oldu, mesela Kanada’daki yardım paketlerinin yanında bizlerin Amerika’da aldığı yardım sıfıra yakın. Ama eyalet sistemi sayesinde Amerika’da birçok müzisyen, serbest meslek erbabı insan gereken desteğe hiç beklemeden kavuşabildi. Herkesin maddi ve manevi kayıpları oldu ama bu konuda karşımızda muhatap alabileceğimiz insanların olduğunu gördük. Ahkam kesmek değil benimki ama, bir örnek, her hafta Çarşamba günü saat 12-18 arası belediyeler zoom üzerinden açık oturumlar düzenliyor, girip destek almak istediğiniz konuyu, nasıl desteklere başvurabileceğinizi tek tek öğrenebiliyorsunuz. Türkiye’de hâlâ gidip fiziksel olarak bu başvuruları yapmak gerekiyor.

“Beden olumlama”yla ilgileniyorsun bir yandan. Bedeniyle mutlu olmayan pek çok kadın var. Sırf kilolu olması gerekmiyor. Tüyünden, çatlağından, çilinden, baseninden dolayı mutsuzluk yaşayan kadınlar… Beden olumlamasından bahseder misin? Bunu nasıl öğrenebiliriz? 

Bundan birkaç yıl öncesine kadar beden olumlaması konusunda bu röportajı okuyan herkesten çok daha bilinçsiz, çok daha algısı kapalı bir insandım. “Ben böyleyim, kim ne derse desin” vurdumduymazlığı değil bahsettiğim. Sahip olduğun bedene, kendine saygı duymak aslında. Kilo vermek, kilo almak gibi konularda sadece biz değil, tüm dünyada değişmeye başlayan şeyler var ve bu konuda özellikle gençlerimizin bilinçlenmesini çok istiyorum. Konuyu çok fazla dallandırıp budaklandırmadan odaklanmak istediğim tek bir kelime var aslında: “Saygı”

Kişinin kendisine ve çevresindekilere duyduğu saygı hem bedeniyle ve kendiyle barışmasına yardım ediyor hem de çevresindeki insanların da ona saygı duymasına vesile oluyor. Bu ne demek diye beraber düşünelim:

Ben kendime saygı duyuyorum, bedenimi seviyorum. Benim vücudumda çatlaklar veya selülit yok mu? – Var tabii ki! Ama her bir çatlak, her bir ameliyat izi benim yaşadığım bir şeyden bana hatıra. Çocuk doğuran kadınlara bakalım mesela, evlatlarını taşıdıkları hamilelik döneminden vücutlarında kalan izleri sildirmek için çabalayan kadınlar… Aslında bu izler gururla taşımaları gereken izler. Dünyanın en kutsal şeyi annelik ve buna dair izlerin olması ne kadar kıymetli bir şey. Saygı konusu da tüm bunları sarıp sarmalayan konu aslında. Bir kadın kendisine saygı duyarsa, bedenini ve kendisini severse, etrafındakiler de inanın bana ona daha fazla saygı duyar.

Kendisine saygı duyan kadınların olduğu bir toplumda kadına şiddet konusunda da daha somut adımlar atılabilir. Sadece bedeninizi değil, kendinizi sevin. Sadece kadınlar için değil, kendinizi kim olarak tanımlarsanız tanımlayın, hepimiz için geçerli bu. Bizim en büyük sorunumuz kendimize, ilişkilerimize, birbirimize saygı duymuyor oluşumuz. Gençlerimizin gerçekten bu konu ile ilgili daha fazla okumasını, bilinçlenmesini çok istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Kalben’e sosyal medyada yapılan bir eleştiri de bu konunun yeniden gündeme gelmesini sağladı. Hatta illüstratör kadınlar #memelersarkıyor ya da #hayatkısamemelersarkıyor gibi etiketleri kullanarak çizimler yaptı ve paylaştı. İnsanların bedenleriyle ve hatta karşısındakilerin bedenleriyle alıp veremediği ne sence? 

O kadar doğru bir cümle ki… Hayat kısa Emel, memeler sarkıyor… Sosyal medyanın artık her anımızda olmasının dezavantajını yaşıyoruz sanırım. Birbirimizin yüzüne söyleyemeyeceğimiz şeyleri, içimizdeki nefret ve hınç ile utanmadan sosyal medyadan yazabiliyoruz. Konu işte yine saygıya geliyor. Kendisine saygı duymayan insanlardan başkalarına saygı duymalarını bekliyoruz… Sadece beden değil ki, Kalben’in başarısını, kendi ile bu kadar barışık olmasını, mutlu olmasını kıskandı belki Emel, belki o gün başına bir şey geldi, üzüldü, acısını birinden çıkarmak istedi Emel, belki “ya neden Kalben bu kadar mutlu, nasıl olabilir?” diye sordu, cevabı için de mantıklı bir açıklama bulamayınca şaşırdı Emel. Her yerde başka başka Emel’ler var… Kalben’in de dediği gibi, Emel’e de kızmamak lazım, o da böyle gördü, ona da saygı duymadılar, o da kendi isteklerini bir kenara bırakmak zorunda kaldı belki, belki çok istediği, hayal ettiği şeylere ulaşmak için çabalamasına müsaade etmediler, belki “Sen yapamazsın Emel” dediler veya belki Emel çoktan vazgeçmiş bir şekilde yaşıyor hayatı, yani öylesine. Hayatı öylesine yaşayan Emel ile hayatı dolu dolu yaşayan Kalben’i aynı kefeye koymamak lazım yani. Ama Emel’e de bütün kadınlara da saygıyı, sevgiyi, gülümsemeyi öğretmek lazım. Onların bedenleriyle alıp veremedikleri yok aslında, hayatla, kendileriyle alıp veremedikleri var.

Türkiye’de ne kadar yaşadığını bilmiyorum ama yurt dışında hele ki “özgürlerin ülkesi” denen bir coğrafyada yaşamak bir kadın olarak sana gerçek bir özgürlük veriyor mu peki? Bunu hem kadın hem de sanatçı olduğun için soruyorum. 

Ben “özgürlükler ülkesi” kalıbına inanmıyorum. Bence tüm dünyada özgürlük mümkün ama bireyin o özgürlük için kat etmeyi göze aldığı risk ve yol ile alakalı biraz durum. Arada farklılıklar yok mu, tabii ki var. Ben Amerika’da yeni tanıştığım birine müzisyenim ve Berklee mezunuyum dediğimde ciddiye alınıyorum ama Türkiye’de ayni bilgiyi paylaşmam “Aaa canım, başka mesleğin yok mu?” gibi saçma bir sorularla karşılaşıyorum. Kadın olmak konusunda da bildiğiniz gibi yine Amerika’da alevlenen “Me too” meselesinin ardından kadın hakları ve kadınların sosyal ve profesyonel anlamda erkeklerle eşit görülmesi konusunda ciddi adımlar atıldı ve atılıyor. Bunun Türkiye’de de gerçekleşeceğine inanıyorum ama bu kadar hızlı şekilde olmayacak sanıyorum.

Orada olmak seni daha mutlu ediyor mu?

Burada olmak beni kesinlikle daha mutlu etmiyor ama kendim olduğum için herhangi bir utangaçlık vs. yaşamamı engelliyor diyebilirim. Ben arkadaşlar arasında deli, komik, aşırı eğlenceli, olarak adlandırılan kişiyim, gezelim, istediğimiz an şarkılar söyleyelim, sokak ortasında dans edelim tarzı bir insanım ve bu halimi burada istediğim gibi yaşıyorum. Türkiye’de yaşamıyor muydum? Yaşıyordum ama arkadaşlarım, dur kızım yapma diye beni sakinleştirmeye çalışıyordu, ben aldırmıyordum ama yine de bir sınırlandırma çalışması mevcuttu.

Hiç mi fark yok Bengisu? Derseniz, tabii ki var! Mesela burada herkesin cinsel tercihine saygı duyuluyor, kilolu olduğu için kadınlar aşağılanmıyor, giyindiği kıyafetten ötürü kimseye bir eleştiri getirilmiyor, hangi dine inanırsanız inanın o dinin gereklerini yerine getirmenize saygı duyuluyor, kahkaha atan kadınlara veya şort/mini etek giyen kadınlara anlamsız yorumlar yapılmıyor, erkek bir meslektaşıyla aynı parayı talep eden bir kadına “neden” diye sorulmuyor, inandıklarınız uğruna bir mitinge katılmanıza veya sosyal medya üzerinden saygı çerçevesinde birini eleştirmenize hiç kimse laf etmiyor. Tüm bunlardan sonra Amerika mı Türkiye mi derseniz ben yine vatan, memleket derim çünkü ülkeyi terk etmek falan gibi bir niyetim yok.

Dediğim gibi burada olmak beni daha mutlu yapmıyor, ben sınırlara inanan bir insan değilim ve Türkiye- ABD ayrımı yapmaktan kesinlikle hoşlanmıyorum. Benim için tek fark Türkiye’de Türkçe, ABD’de İngilizce konuşuyor olmak. Yoksa yine ben aynı benim.

Şimdi yakın zamandan senden yeni şarkı müjdesi alacağız diye umut ediyorum. Bu bir cover mı olacak yoksa kendi üretimin mi? 

Bu ay söz ve müziği bana, aranjmanı Nurettin Çolak’a ait yeni bir şarkıyla geliyoruz. Cover’lara biraz ara verip kendi yazdığım şarklarla 4-5 ay yol alacağım. Yine heyecandan yüreğim ağzımda yani! (Gülüyor.)


“İsyan Ediyorum” şarkından ilham alarak bu dünyayla ilgili en çok isyan ettiğin şeyler neler? 

Eyvah! (Gülüyor.) Müziğe biçilen değere çok büyük bir isyanım var. Hayatın her anında var olan bir olgunun hâlâ ciddiye alınmıyor oluşunu algılayamıyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi, saygısızlığa çok büyük bir isyanım var. Genel olarak da eşitsizliğe, cahilliğe ve insanların birbirini tanımadan, bilmeden aşağılamasına çok büyük isyanım var. Dünyanın kıymetinin bilinmemesine, küresel ısınma ile ilgili lay lay lom hareket edilmesine hem kendim için hem de doğmamış çocuklarım için isyanım var. Bizleri olduğumuz gibi kabul etmeyen diğer insanlara ve bu kabul etmeyen insanlar tarafından kabul edilmek için enerjisini, hayatını harcayan insanlara isyanım var. Saçma sapan sebeplerle çıkan savaşlara, ölen çocukların yitip giden haklarına eminim bir tek benim değil, hepimizin isyanı var. En önemlisi de bana isyan edecek şeyleri liste liste sıralatan insanlığa isyanım var. Aslında o kadar basit ki yaşamak, bunu bu kadar zorlaştırıp kaos haline getirmemiz neden, hâlâ anlamıyorum…

Sana en çok ilham verenler neler, kimler? 

Yine bir “eyvah” sorusu! (Gülüyor.)  Ben hem keyif için hem de müzikal anlamda beslenmek için herkesi ve her şeyi dinlemeye çalışıyorum. Nereden ne ilham geleceği genellikle belli olmuyor. Film izlerken veya kitap okurken geçen bir kelime veya cümle bir şarkıya dönüşebiliyor. Yaşadığım bir durum, içimdeki heyecan, cümlelere dökemediğim duygularım melodi olabiliyor. Arabada yolculuk yaparken çok fazla şarkı yazarım ve nedenini gerçekten bilmiyorum.

İlham veren kişiler konusu da aynı aslında, birinin bakışı etkiler, birinin kurduğu veya kuramadığı cümle, kimi insanın hayat hikâyesini çok içselleştirip yazdığım şarkılar oluyor mesela. Tamamen o an yaşadığım duygu ve duruma göre değişiyor aslında. Bu ilham mevzusu büyük bir soru işareti bende. (Gülüyor.)

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media