AYŞE İNAN: “DOĞA, EN İYİ, İNSANIN İÇİNDEKİ ÇOCUKLA ANLAŞIYOR”

Yıllardır takip ettiğim bir çizer Ayşe İnan. Geçen yıl Ankara’da bir anda karşıma çıkan sergisi “Zamanın Kanatları” ile çalışmalarını çok daha yakından tanıma fırsatım oldu. Yakın zamanda ise o sergide karşıma çıkan turna kuşları, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan kitabı “Göbeklitepe – 12.000 yaşında sessiz kitap”ına uçtu. Sanatçı, dünya kültür tarihini değiştiren Göbeklitepe üzerine sessiz ama oldukça derin bir hikayeyi okurla buluşturuyor bu defa. Göbeklitepe’nin turnaları Ayşe İnan’ın resimleriyle kanatlanıyor ve şimdi de bizim söyleşimize konuyor.
SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com
Çok uzun zamandan beri söyleşi yapmak istediğim bir sanatçısınız. Göbeklitepe kitabıyla vesilesiyle nihayet yollarımız kesişti. Öncelikle nasılsınız, hayat nasıl gidiyor?
Merhaba Nilüfer Hanım, teşekkür ederim. Hepimiz gibi ben de hafızamla içinde yaşadığım dünyanın inciten bugünü arasında bocalıyorum. Geçmişten ve bugünden beslenen ama geleceğe dair kaygılar da taşıyan bir süreçte bağlantılar kurmaya çalışırken, özellikle çocuklar için üretmeye çalıştığım işler, bu duygu karmaşasının içinde gelgitlerle ilerliyor. Çocuklar için canlı, sürdürülebilir çözümler bulduğumu hissettiğim anlarda ise bütün duygular bir araya geliyor ve bana sanki “umutsuzluğa küçük de olsa bir çare bulmuşsun” duygusunu yaşatıyor. Özgürleştiren duyguların kaynağı sanki tam da o anın içinde saklı gibi geliyor.
Bir çizgi çocukların dünyasını nasıl aydınlatır? Çocukların daha kolay bağ kurabileceği bir görsel dil nasıl olur? Bu soruların peşinden giderken merakı, umudu, düş kurmayı, farklı açılardan bakabilmeyi, yeniden başlamayı ve bugün belki de en önemlisi özgürce düşüncelerini ifade edebilecekleri alanlar açmaya çalışıyorum. Çünkü çocuklar bir resimle bağ kurduklarında konuşmaya başlıyor. Resimli hikâyeler, bizi birbirimize yaklaştıran en saf köprülerden biri oluveriyor. Ben de elimden geldiğince bir çizgiyle, bir bakışla, bir renk titreşimiyle bu bağı yeniden hatırlatmaya ve canlandırmaya çalışıyorum.

Kızım Helen ile “Zamanın Kanatları” sergisinde.
2025 nisan ayında üçüncü kişisel serginiz “Zamanın Kanatları”nı Ankara’da Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’nde kızımla birlikte görme şansı elde etmiştim. Kızım da ben de büyülendik! O sergi aynı zamanda Göbeklitepe kitabının sayfalarındaki turna kuşlarının da ilk defa sanat severlerle buluştuğu sergi miydi, sanki bana öyle geldi.
Teşekkür ederim. Evet, “Zamanın Kanatları” geçmişten bugüne uzanan üretimlerimi izleyicilerle buluşturduğumuz üçüncü kişisel sergimdi. Resimli çocuk kitapları için yaptığım illüstrasyonlar, eskizlerim, defterlerim ve serbest çalışmalarımın farklı aşamalarını hikâyeleriyle birlikte paylaşabildiğimiz çok katmanlı bir buluşma oldu. Son kitabımın görselleri de bu sergide ilk kez yer aldı. Dolayısıyla turna kuşlarıyla izleyicinin ilk karşılaşmalarından biri diyebiliriz. Resimlerimin kitap sayfasına dönüşmeden önce sergi mekânında kanatlanması benim için de çok anlamlıydı. Bu sergiden bana kalan duygu; her kuşaktan “çocukla” buluşma mutluluğu.
Kasım 2025 ayında İnspera Bodrum’da gerçekleşen “Sınır Tanıma!” Çocuk Edebiyatı Günleri’nde Göbeklitepe: 12.000 Yaşında Sessiz Kitap odağında söyleşi, sergi, atölye ve imza etkinliklerini bir arada gerçekleştirdik. Kitaplarla kurduğumuz bağın farklı yaş gruplarıyla temas ettiği, benim için çok özel bir deneyimdi.

Ve o kuşlar şimdi bir sessiz kitaba kondu, o okurdan bu okura uçuyor. Kitabın sayfalarını birlikte karıştıralım, ne dersiniz? İlk olarak neden bir sessiz kitap olmasını istediğinizi merak ettim.
Tüm insanlığın ortak yolculuğunu anlatan bir coğrafyada, dünyaya ait mirasımızı anlatırken bölgenin görsel diliyle uyumlu, evrensel bir anlatım kurmam gerektiğini düşündüm. Bu nedenle sözcüklerden çok görsel bir anlatı biçimi bana daha doğru geldi.
Taş Tepeler, yazının henüz bilinmediği dönemlerin eşsiz örneklerini barındırıyor. T biçimli dikilitaşların üzerindeki insan ve hayvan tasvirlerine baktığımızda doğayla kurulan güçlü bağı olağanüstü sembolik anlatımlarda görebiliyoruz. Aslında onlar da kendi dönemlerinin “sessiz anlatıcıları”. Ben de bugünden bir bakışla Göbeklitepe’yi sessiz anlatmayı tercih ettim.
Her çocuğun görselleri izlerken sabırsızlıkla konuşmaya başlamasıyla atölyelerde Taş Tepeler’in bu çok katmanlı anlatımını birlikte yorumluyoruz. Sessiz kitaplar; düşünme, hayal kurma, merak etme, empati geliştirme ve sorgulama alanı açan çok
özel bir anlatım biçimi. Hikâyeyi tamamlayan aslında okurun kendisi oluyor. Bu süreç çocukların kelime dağarcığını, cümle kurma becerisini ve görsel okuma yetisini destekliyor. Bir yandan da ebeveynler ve öğretmenlerle çocuklar arasında nitelikli iletişim zamanı yaratıyor. Çocuklar detaylar ve bağlantılar üzerinden görsel okuma yaparken kendi yorumlarıyla gerçek bir
paylaşım alanına dönüşüyor.
12.000 yaşında bir kültürün coğrafyasını resmettiğiniz bir kitap bu. Göbeklitepe’ye ilk ziyaret ettiğiniz zamanı ve hissettiklerinizi paylaşır mısınız?
2019–2021 yılları arasında “Doğa Koruma Merkezi”, “FAO” ve “Tarım ve Orman Bakanlığı” ortaklığıyla yürütülen “Bozkır Ekosistemlerinin Korunması ve Sürdürülebilir Yönetimi Projesi” kapsamında Tek Tek Dağları bölgesindeki 12 köy okulunda atölyeler gerçekleştirdik. Bu süreçte coğrafyayla daha derin bir bağ kurma fırsatı buldum. Bölgenin tarihini, doğasını, insanını, toprağını, gündelik yaşamını deneyimlemek unutamadığım anılar bıraktı. Bu ziyaretler sırasında Göbeklitepe’yi de görme şansım oldu. O gün bunun bir kitaba dönüşeceğini bilmiyordum. Ama içimde çok net kalan bir duygu vardı: “sessiz bir hikâye” anlattığı hissi. İlk hikâye anlatıcılarının sembolizmi ne kadar güçlü kullandığını orada derinden hissettim. T biçimli
dikilitaşların üzerindeki figürler, anıtsal mimari ve mekânın yarattığı atmosfer herkesi farklı biçimde etkiliyor ama ortak düşüncemiz çok güçlü bir görsel anlatımın olması. Söze ihtiyaç duymadan konuşan bir dünya gibi. 2024 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün davetiyle Şanlıurfa Kültür Yolu Festivali kapsamında Göbeklitepe ören yerinde düzenlenen atölyem için hazırlanırken; sessiz kitabımın ilk taslaklarını oluşturdum. Yerelde yaşayan çocuklar ile aynı heyecanı paylaşırken sınırların olmadığı zamanlardan geleceğe bağ kurduğumuzu hissettiğim o anı unutamıyorum.

“Hikâyesini bildiğimiz hiçbir şey unutulmaz” diyorsunuz kitabın sonunda, açıklama kısmında. Bu cümle beni çok etkiledi. Sahiden öyle, peki Göbeklitepe’nin bize anlatmak istediği hikâyelerden biraz bahseder misiniz?
Göbeklitepe, Buzul Çağı’nın ardından avcı-toplayıcı insan topluluklarının yerleşik yaşama geçmeye başladığı çok önemli eşiklerden birine tanıklık ediyor. Milyonlarca yıl avcı-toplayıcı yaşamın yerini alan yerleşik besin üretimine dayalı yaşamı ifade eden Taş Tepeler Projesi “Büyük Dönüşümün Coğrafyası” olarak anılıyor. Dünya kültür tarihini değiştiren Taş Tepeler sadece bölgesel değil, tüm insanlığın ortak hikâyesini anlatan bir yer. Dünya mirasımız. Ben Göbeklitepe’deki gibi değerleri sadece övünç kaynağımız olan miraslar değil, hayatımıza eşlik eden güçlü yakınlarımız gibi görmemiz gerektiğine inanıyorum. Onları “dilsiz tanıklar” olarak değil, birikimiyle bize yol gösteren varlıklar gibi düşündüğümüzde sorumluluğumuzun da çok katmanlı arttığını hissediyoruz.
Bugün bilgi kirliliğinin çok hızlı yayıldığı bir dünyada bilimsel veriye dayanarak bakabilmek çok önemli. Çocukların önce yaşadıkları kentin tarihini, doğasını ve ekosistemini tanımalarının dünyayla kuracakları bağın temelini oluşturduğunu düşünüyorum. Çünkü çocuklukta kurulan bağlar hafızamızda kalıcı izler bırakıyor. Aslında hafızamız biraz göç yolculuklarının konaklama alanları gibi; özel anlarla dolu ve bugün ne yapıyorsak bize kendini hatırlatıyor. Göbeklitepe de olağanüstü sanat anlayışıyla ortak geçmişimizin, sosyal hafızamızın ve kimliğimizin güçlü bir parçası olarak dimdik ayakta duruyor. Arkeolojik buluntular, Neolitik dönemde coğrafyada göletler ve sulak alanların bulunduğunu gösteriyor. O dönemin insanlarının doğayla kurduğu güçlü bağı sembollerle anlattığını, turna kuşu gibi figürlerin de bu anlatımın parçası olduğunu görüyoruz. Bugün iklim değişikliği nedeniyle göç rotaları değişen göçmen kuşları düşündüğümüzde, aslında doğayla kurduğumuz ilişkinin sorumluluğunu da yeniden hatırlıyoruz. Bu coğrafya bize sadece geçmişi değil, bugünkü sorumluluklarımızı da anlatıyor. Tüm değerlerimiz gibi ortak kültürel mirasımız olan çocukları da korumak ve geleceğe taşımanın ortak sorumluluğumuz olduğunu; Taş Tepeler projesi’nin bana hissettirdiği sorumlulukla aktarmaya çalıştım. Benim için heyecan verici diğer yanı: Yazıyı henüz bilmeyen insanın sembollerle kurduğu anlatım dili ile bugün çocukların okul öncesi dönemde kullandığı görsel anlatım arasında görünmez bir bağ oluşu.
“Hayal gücünün tarihi çok eski”. Sanırım bu yüzden bağ kurarak hikâyesini hissettiğimiz hiçbir şey gerçekten unutulmuyor.

Anadolu’da turna çok yaygın bir motif. Ve Göbeklitepe’de Neolitik dönemde yani Taş Devri’nin son safhalarında taşlarda en çok kullanılan figürler arasında yılan, tilki, aslan gibi hayvanların yanı sıra turna kuşu da var. Kitabınızın da ana karakteri bir başağın uzayan sapını taşıyan bir turna kuşu… Ve sayfaları çevirdikçe turna kuşunun ilerleyişini ve tüylerinin değişimini izliyoruz. O tüyler bana Şanlıurfa’daki Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaikleri hatırlattı. Neler söylersiniz?
Uygarlık tarihinin en eski kadim kentlerinden Şanlıurfa’da farklı dönemlerinde farklı dil, kültür ve sosyal yapıların kaynaşmasını çok iyi aktaran “Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi” ve “Mozaik Müzesi”nin bende yarattığı etkiyi en doğru şekilde vermeye çalıştım. Kitabı hazırlama sürecinde, Taş Tepeler çalışmalarında emek veren akademisyenler ve arkeologlardan
doğru bilgilere ulaşabilmek ve yanlış yapmamak benim için çok önemliydi. Özellikle Doç. Dr. Necmi Karul’un Taş Tepeler kültürüne yaklaşımı ve kitabımın her aşamasında desteklemesi motivasyonumu güçlendirdi. Şanlıurfa’yı tekrar ziyaretim sırasında müzeler ve ören yerleri, eklenen kitaplarla daha detaylı sayfalara dönüşebilirdi. Fakat o dönemin ruhuna uygun en yalın tarzda resimlemeye çalıştım. Taş Tepeler her gün yeni bilgiler ile bizleri heyecanlandırmaya devam ediyor. Tastepeler.org ve instagramda thelandofgreattransformation sayfalarından takip etmenizi öneririm.
Turnaların tüm göçmen kuşlar gibi destansı göçleri bağlılık, sadakat, onur ve şerefle ilişkilendiriliyor. Güçlü kanatları, düzenli uçuşları, kararlılığı ile hayal gücüne birçok alanda ilham olmuş. Yaşam ve kültürün bir parçası olarak değeri sembolleşmiş. Biyolojik açıdan bir canlı türü olarak, kültürel bir figür olarak özel bir yere sahip. Dünyada orta doğudan Japonya’ya, bilinen insanlık tarihinin hemen her döneminde farklı kültürlerinde kutsal mertebesinde değerlendirilmiş. Alevi-Bektaşi kültüründe Turna Semahı’nda göç ederken Anadolu insanına selam götürür, onlardan selam getirir. Anadolu kültüründe, klasik ve halk edebiyatında, divan şiirinde, efsane ve masallarda, deyişlerde, türkülerde, şarkılarda, oyunlarda, aşık kültüründe sayısız şiirde temel figürlerden biri olarak yer alıyor. Mevlevi sema ayinlerinde semazenlere ilham kaynağı. Halk edebiyatında turna figürü genellikle ulak, güzellik, iyilik sembolü, uğur, gurbet, bereket, iyilik sembolü, niyet elçisi gibi olguları anlatmak için kullanılmış. Türkülerde haberci, hasret, sevgi ve güzelliği simgeliyor. Morfolojik olarak dansı, sesi ve sade yaşamı
temsil ediyor. Çok yönlü kültürüyle onlar hakkında sadece merakla başlayan bir yolcukta iyiliği, güzelliği, bilgeliği, cesareti keşfetme heyecanı hepimize çok şey anlatıyor.
“TURNA, SADECE BİR KUŞ DEĞİL, KURDUĞUMUZ BAĞIN HAYATİ ÖNEMİNİ HATIRLATAN BİR SİMGE”
Bir simge olarak turna kuşu kitapta neyi sembolize ediyor?
Turnaların Anadolu’nun kadim kültüründe birçok anlatısı olduğu gibi bu kitapta da çok farklı okumalara açık olsun istedim. Taş Tepeler coğrafyasında Neolitik dönemde var olan sulak alanların zamanla değiştiğini biliyoruz. Turnanın hikâyede o eski sulak alanlara yeniden kavuşmak istemesi aslında sağlıklı bir ekosisteme duyulan özlemi ve geçmişten bugüne mesaj taşıyan bir haberciyi temsil ediyor. Tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan bu zengin coğrafyada kültürün, doğanın ve değerlerin aslında birbirinden ayrı olmadığını hatırlatmak istiyor. Turna bu nedenle sadece bir kuş değil; kurduğumuz bağın hayati önemini, geleceğimiz için vazgeçilmez olduğunu hatırlatan bir simge. Bir yandan da turnanın gözünden dünyaya bakabilmek… Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri bu. Kuşbakışı bakabilmek, tehditleri fark edebilmek, bütün resmi görebilmek. Turnanın geçtiği her dönemin ve göç rotalarının izini taşıyarak bize sürekliliği, döngüyü ve sonsuzluğu anlatması; doğayla ilişkimizi yeniden, çok katmanlı biçimde gözden geçirmemiz gerektiğini fısıldıyor
olabilir. Şanlıurfa’da Neolitik Çağ’dan başlayıp Kalkolitik, Tunç, Demir, Helenistik, Roma ve İslam dönemlerinden bugüne kadar uzanan çok katmanlı bir kültürel süreklilik var. Bu sürekliliğin bugün de yaşayabilmesi, doğayla kurduğumuz ilişkinin sağlıklı olmasına da bağlı. Belki de Neolitik Çağ insanının doğayla kurduğu uyumu yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.
Turna da bu hatırlayışın sembolü olsun istedim.
“İNSAN, AİT OLDUĞU HİKÂYEYİ BİLDİKÇE KORUMAYA DAHA ÇOK ÖZEN GÖSTERİYOR”
Başağın diğer ucunda da Ayşe İnan’ın çizimlerindeki o sevimli kızlardan birine rastlıyoruz. Kitabın başı ve sonu arasındaki başak sapı geçmiş ile bugün arasında bir bağ, bir köprü görevinde. Peki bu bağı sizce yeterince koruyabiliyor muyuz?
Bu soru aslında kitabın kalbindeki meselelerden birine dokunuyor. Neolitik Dönem’de, henüz bitki ve hayvanların evcilleştirilmediği ama temellerinin atıldığı insanların doğa kurallarına göre yaşayan son avcı-toplayıcı topluluklardan yerleşik yaşama geçtiği çok kritik bir eşikten söz ediyoruz. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda düşünce sistemlerini, toplumsal örgütlenmeyi ve insanın dünyayı algılama biçimini de değiştiren büyük bir kırılma noktası. Taş Tepeler bu açıdan merkezi bir rol taşıyor ve diğer pek çok arkeolojik alandan ayrışıyor. Bilim insanlarının ortaya çıkardığı veriler sayesinde, insanlık tarihine yön veren gerçeklerle her geçen gün daha fazla karşılaşıyoruz. Bu da bize yaşadığımız coğrafyanın, kültürün ve değerlerin aslında ne kadar büyük bir bütünün parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Başağın kitapta geçmiş ile bugün arasında kurduğu köprü de tam olarak bunu anlatıyor. Ata tohumlarından bugünün çocuklarına uzanan bir süreklilik… Ama bu bağı ne kadar koruyabildiğimiz sorusu biraz da bugünkü tercihlerimizle ilgili. Doğayla kurduğumuz ilişki, kültürel mirasa yaklaşımımız, yaşadığımız çevreyi tanıma ve sahip çıkma biçimimiz bu köprünün gücünü belirliyor. Ben umutsuz değilim ama hatırlamaya ve korumaya daha çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan, ait olduğu hikâyeyi bildikçe korumaya daha çok özen gösteriyor. Çocukların o başağın diğer ucunda yer alması da bu yüzden önemliydi benim için. Geçmişle bağ kuran her çocuk, aslında geleceğin koruyucusu oluyor.
Bugünün çocuklarının doğayla kurduğu ilişkiyi nasıl buluyorsunuz? Ya da öyle bir ilişki var mı?
Çocukların doğayla ilişkisi giderek dolaylı hale geliyor. Doğayı çoğu zaman deneyimlemek yerine öğreniyorlar; ekranlardan görüyor, kitaplardan tanıyorlar. Kent yaşamı ve güvenlik kaygıları nedeniyle çocuklar doğayı daha az deneyimliyorlar; çoğu zaman tanıyorlar ama temas etmiyorlar. Oysa çocuk ile doğa arasındaki bağ aslında çok doğal ve içgüdüsel. Bir çam kozalağı, bir taş, bir böcek bile onların hayal gücünü hemen harekete geçirebiliyor. Ben çocuklarla çalışırken bunu çok net görüyorum. Küçük bir temas büyük bir meraka dönüşüyor. Bu yüzden mesele çocukların doğayla ilişki kurup kurmadığı değil, bizim onlara ne kadar alan açtığımız. Doğa hâlâ en güçlü ilham kaynaklarından biri ve çocuklar bunu hatırlamaya çok hazır.

“Göbeklitepe 12.000 yaşında sessiz kitap”ın sayfalarında herkes gezinmeli çünkü… Üç noktayı
doldurur musunuz?
Çünkü o dönem gibi düşüncede de sınır yok… Çünkü hafızamızın ve hayal gücümüzün sınır tanımayan değerlerini yeniden düşünmek için… Devam etmemiz mümkün.
Çok üretken ve ödüllü bir sanatçısınız. Akılda kalıcı bir tarzınız ve karakterleriniz var. Hayal gücünüzü ve sanatınızı neler besliyor?
Çok teşekkür ederim. Kitapların ve renklerin arasında, hâlâ acemi bir yolcu gibi ortak yaşama dair öğrenmeye, düşünmeye ve sorgulamaya devam ediyorum. Türlü canlıların habitatı olan bahçelerin ve sokaklarda arkadaşlarımla oynadığımız doyumsuz oyunların; hayal gücüme, yaratıcı düşünme biçimime ve merak duyguma nasıl katkı sağladığını,
bunun ne kadar evrensel bir duygu olduğunu büyüdükçe daha iyi anladım. Bir yandan da büyüklerimin anlattığı masallar, maniler; anlatırken yüzlerindeki ifadeler ve dinlediğim radyo tiyatroları… Okumayı öğrendikten sonra hayatıma eklenen kitaplar ve nitelikli dergiler… Tüm bunlar, görünenle görünmeyen arasındaki boşluğu çizerek hayal dünyamla doldurduğum unutulmaz anılar bıraktı. Sanırım ilk görsel dilimi orada öğrendim. Beni büyüleyen, bana soru sorduran, bazen kızdıran her şeyi; yazarken, çizerken ve düşünürken çocuğun algı dünyasında yaşamaya çalışıyorum. Bu, zamanla mesleğimin bir refleksine dönüştü. İllüstrasyonun farklı alanlarında üretim yapsam da uzun yıllar çocuk edebiyatı için çalıştığım için,
sanırım fark etmeden kendine özgü bir tarzım oluştu.
Çocukların resimlerimi gözlerinden tanımaları beni mutlu ediyor. Beni de en çok onların gözleri besliyor. Etkilenme duygum sınırsız; fakat bu duygunun içinde kaybolmadan kendimi bulma zorunluluğu ile ilerliyorum. Sürekliliği, göçmen kuşların döngüsüne benzeyen; çocukluğumdan ve bugünden beslenen bir üretim sürecim var.
Ne güzel anlattınız. Peki, ufukta yeni bir kitap yeni bir sergi var mı? Ya da üzerine çalıştığınız yeni bir proje?
Hızla akan günümüz içinde değerlerimizi hatırlatan çalışmalar, küçük notlar ve düşünceler giderek daha çok yazıya dönüşüyor. Umarım bir süre sonra yeniden çizgiye evrilirler. Taslak hâlinde yazıp çizdiğim birçok kitap ve proje var. Yakın bir gelecek için net bir söz veremiyorum. Bunun dışında katkı sağlayabileceğim her yerde çocuklar ile buluşmaya çalışıyorum.
Farklı kentlerden sergi talepleri geliyor. Umarım onları da gerçekleştirebiliriz.
Hayatınızı etkileyen bir hikâye, bir masal veya kitap?
Her dönemde farklı kitaplar oldu; fakat unutamadıklarımdan bazıları: Samed Behrengi – Küçük Kara Balık, Aziz Nesin – Şimdiki Çocuklar Harika, Yaşar Kemal – İnce Memed.
“RESİMLİ KİTAPLAR BANA HEP ‘ÇOCUKLUĞUN İYİLEŞTİRİCİ HAFIZASI’ GİBİ GELİYOR”
Çizgilerinizde çocukların fark etmesini, yetişkinlerin hatırlamasını istediğiniz ayrıntılar neler?
Resimli çocuk kitaplarında, kelimelerle birlikte ortaya çıkan görsel dilin; çocuğun gözleriyle okuyup kalbiyle hissettiği duygulara dokunmanın en ince yollarından biri olduğunu düşünüyorum. Bir çocuk, erken yaşlarda resimli kitaplarla kurduğu bağı ve o unutulmaz anıları büyüdüğünde de hatırlar. Günümüzde yetişkinlerin resimli çocuk kitaplarına duyduğu bağlılık da belki o samimi ve sahici duyguları yeniden hatırlama isteğindendir. Belki bu yüzden resimli kitaplar bana hep “çocukluğun iyileştirici hafızası” gibi geliyor. Resimlediğim her kitapta, hikâyeden kopmadan; çocukluğumdaki o çitler gibi içinden geçebileceğim özgürlük alanlarını kelimelerin bana açtığını hissediyorum. Hikâyenin taşıdığı duyguyu; jestlerle, renklerle ve imgelerle yansıtmaya çalışıyorum. Bu süreçte “çocuğun algı dünyasına yaklaşma” isteği; çocukları erken büyütmeyen, eğlenceye ve meraka alan bırakan imgelerle şekilleniyor. Bugün çocuk kitapları yalnızca hikâye anlatmıyor; dünyayla kurduğumuz etik bağı da temsil ediyor. Doğaya, canlılara, değerlere, kültüre ve geçmişe dair farkındalık yaratmak; geleceğe bırakacağımız en değerli miraslardan biri. Her kuş, her ağaç, her taş ve herkes gibi bir anlatı taşıyor. Her kitabımda bu farkındalığı farklı imgelerle işlemeye çalışıyorum. Çünkü doğa; en iyi, insanın içindeki çocukla anlaşıyor.
Sizinle buluştuğum için çok mutluyum. Kızım Helen ile çizgilerinizin peşinden gideceğiz hep. Ajandakolik’te konuğum olduğunuz için teşekkür ederim.
Sizinle buluştuğum için ben de çok mutluyum. Her resimli kitapta, Helen gibi tüm çocukların sezgileri güçlü kalplerine; hayal gücüyle ışık, renk, güç, bir şekil, bir hareket ve yeni bir başlangıç bırakmak dileğim. Teşekkür ederim.







