ASLI KOTAMAN: “DÜNYANIN DAHA FAZLA KONUŞAN KADINA İHTİYACI VAR”

Kadınların sanatta var olma hikayeleri olarak da nitelendirilebilecek ve Türkiye’de daha önce bunun üzerine yazılmamış bir kitap ile tanıştıracağım bu defa sizleri. Akademisyen yazar Aslı Kotaman’ın yazdığı “Sanatın Erkeksiz Tarihi”, 50 kadın sanatçıyı öne çıkaran kıymetli bir çalışma. Bu kitap, okurun kendine şu soruyu sormasına neden oluyor, kuşkusuz: “Frida dışında kaç kadın sanatçının ismini söyleyebilirsin?”
SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com
Uzun zamandır ilgimi en çok çeken kitaplardan biri oldu KaraKarga Yayınları’ndan çıkan “Sanatın Erkeksiz Tarihi”. Tam da Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivali Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali için Ankara’da hazır bulunurken, kitabın yazarı Aslı Kotaman ile yaptığım söyleşiyi düzenliyorum şimdi bir yandan. Kotaman, kitabında pek çoğumuzun adını sanını hiç duymadığı birçok kadın sanatçıyı ele alırken onları sanat tarihi içinde hak ettikleri yere geri koyma çabası içine giriyor. İyi ki de bunu yapıyor. Bundan birkaç gün önce festivalin açılışında Bilge Olgaç Başarı Ödülllerinden birini kazanan yönetmen Ayşe Polat’ın söyledikleri ise aklımın bir köşesinde, tam da bu kitaba selama duruyor. Polat, dünyada sinemayı icat edenlerin Lumiere Kardeşler olarak bilindiğini oysa bir yıl sonra 1896’da Alice Guy-Blaché isimli Fransız film yapımcısı, yönetmen ve çocuk kitapları yazarı tarafından ilk kurmaca filmin (La Fée aux Choux – Lahana Perisi) çekildiğini söylüyor. Ve o kadından hiç bahsedilmediğini, bu yüzden de pek çoğumuzun onu tanımadığını!
Aslı Kotaman yazdığı kitaba pekala “Sanatın Bilinmeyen Kadın Sanatçıları” ismini de verebilirdi ama o, “Sanatın Erkeksiz Tarihi” ismini koymayı tercih ederek asıl vurguyu yapıyor. Aynı zamanda akademisyen olan yazarla kitabından yola çıkarak kadının toplumda hem sanatçı hem birey olarak var olma mücadelesini konuştuk.
“Sanatın Erkeksiz Tarihi” kitabı aslında tam bir “Kadının Adı Yok” kitabı. “Frida dışında neden diğer kadın sanatçıların ismini bilmiyoruz?”un isyanı bir anlamda… O yüzden bu kitapta Frida yok ama Cecilia Beaux var mesela ya da bizden, üç yıl önce kaybettiğimiz sevgili Etel Adnan var. Çok gerekli ve kıymetli bir kitap yazmışsın öncelikle seni kutluyorum. Kitabı yazma sürecini dinlemek isterim.
Teşekkür ederim. Bu kitabı yazmaya, bu konuda kaynak kitap bulmakta zorlandığım için karar verdim. Ancak bir süre sonra yeni sanatçıları öğrenmek benim için son derece keyifli bir aktivite olmaya başladı. Aynı zamanda üzerime bir sorumluluk almış olduğumu düşündüm. Sessizliğe ses olmak, karanlığa ışık olmak gibi. Aslında kitapta Frida da var, ancak bazı çok değerli sanatçılar yok. Ethel Adnan benim özellikle çok sevdiğim ve kendimi yakın hissettiğim bir sanatçı, zaten çoğunlukl kişisel bir bağ kurabildiğim, hikayelerini hikayelerime katabildiğim sanatçıları önceledim kitapta.
Size daha önce bu konuda verdiğim bir örnekle de cevap verebilirim.
7 yaşlarında olmalıyım. İlkokula başlamışım. Yazlık evimizde iki arkadaşım bizimle kalıyor. Birisi benden bir yaş küçük. Diğeri üç yaş büyük. 6, 7 ve 10 yaşlarında üç kız, yazlık evin arka odasındayız. Odada iki tek kişilik yatak ve meşe ağacından yapılmış bir dolaptan başka eşya yok. Yatağın birinde ben oturuyorum, sırtım duvara dayalı. Diğer yatakta iki arkadaşım yan yana oturuyorlar. Konuşuyoruz. Havuzdan çıkmış, domatesli makarnamızı yemeye henüz başlamamışken, havuzla makarna arasında bir yerde, saçlarımızdaki klor kokusuna evdeki sarımsak kokusunun eşlik ettiği odada tek kişilik yatakların üstünde otururken dünyayı değiştirmem gerektiğini söylüyorum onlara. Kavramsallaştırabileceğimiz bir eşitsizlikten bahsedebileceğim yaşta değilim. Ama kız çocuğu olduğum için daha düzgün davranmam bekleniyor. Buna içerlemişim. Dahası buna her gün içerliyorum. Neden kendime çeki düzen vermem gerektiğini, neden öfkelenmemem gerektiğini anlamıyorum. Dünyayı nasıl, ne yaparak değiştirebileceğimi anlatıyorum onlara. Yaptığım uzun ve sıkıcı konuşmanın ardından yaşı büyük olan arkadaşım bana “Bu kadar zamandır konuşuyorsun, bizi bile ikna edemedin, dünyayı nasıl ikna edeceksin?” diye soruyor. O gün bugündür aklımda o cümleyle yaşıyorum. Dünyayı değiştirme hayallerimin yerini bu dünyada hayatta kalmaya çalışmak gibi daha basit edimler aldı. Arkadaşımın bana söylediği cümle ise, yaptığım işlerde, kendimden en şüphe duyduğum anlarda yine hep o şüpheyi destekledi. Oysa yıllar sonra Sara Ahmed’in “Feminist Bir Yaşam Sürmek” kitabını okurken, yaptığımın basitçe oyunbozanlık olduğunu anladım. Ben sürekli sorunlardan bahsedendim. Tat kaçırandım. Domatesli makarna ile havuz arasında bir yerde asla açılmaması gereken konuları açan kişiydim. Herkesin gördüğünü ama kimsenin üzerine konuşmadığını sandığım soruları soran kişiydim. Şimdi, bu yaşımda biliyorum ki, bu sorunlar birçok kişi için görünmez ve duyulmaz olmaya devam ediyor: Dünyanın daha fazla konuşan kadına ihtiyacı var. Hikaye anlatan, sessizliğe gömülmüş hikayeleri anlatan kadına ihtiyacı var. Hikayelerin farklı bakış açılarıyla anlatılmasına da öyle. Ben de bunu yapıyorum.

“İSMİYLE HİTAP ETTİĞİNİZ KİŞİYE YAKINSINIZ AMA ONUN DAHİ BİR SANATÇI OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYORSUNUZ”
Bu kitapla birlikte Frida’yı adıyla, Picasso’yu ise soyadı ile tanımlıyor oluşumuzun bir ayrımcılık olduğunu daha önce hiç düşünmemiştim. Bunun altını biraz daha kazır mısın lütfen?
Bu üstü kapalı bir ayrımcılık. “İkinci Cinsiyet” kitabında Simone de Beauvoir buna yakın bir konuda yazıyor. Ama benim gözümü bu konuda açan asıl kitap Siri Hustvedt’in bir kitabıydı. Çocuksulaştırmanın, şirinleştirmenin evcilleştirme gibi işlediğini anlamam bu kitaplar sayesindeydi. Bir gün Bremen’de bir müzenin içindeki kafede oturuyordum. Kafenin adı Sylvette’deydi. Kendisi de sanatçı olan Sylvette sadece isimden ibaretmiş gibiydi, nasıl işler ürettiği ve kim olduğuna ilişkin bir fikrimin olmadığı bu kadın ile ilgili bildiğim tek şey, Picasso’nun bir dönem sevgilisi olmasıydı. Oysa bir hafta önce önce bu sefer başka bir şehirde, sanırım Mainz’de başka bir kafenin adı Picasso’ydu. Orada otururken Picasso hakkında ne kadar çok şey bildiğimizi düşünmüştüm. Bir aydınlanma anı gibi olmasa da üst üste gelen bu iki deneyim, Sylvette’ye haksızlık yaptığımı düşündürdü bana. Ve o an bildiğim bütün erkek sanatçılara soyadıyla hitap ettiğimizi fark ettim. İsmiyle hitap ettiğiniz kişiye yakınsınız, bu ince bir çizgi. Saygısızlık etmiyorsunuz ama onun dahi bir sanatçı olabileceğini düşünmüyorsunuz gibi.
Diyorsun ki “sanat tarihi yazılırken bir yanlış sonucu ya da yeterince iyi olmadıkları için dışarıda bırakılmadı. Sanat tarihi, sistematik olarak kadınları, erkek olmayanları dışarıda bıraktı.” Ve sonuç olarak pek çok isim, pek çok sanatçı daha parlayamadan sönüp gitti. Peki, bunun başlangıcı nereye dayanıyor, erkek olmayan sanatçıların bilinçli olarak dışarıda tutulmasına neye bağlıyorsun?
Kitabın her bölümünde bu sorunun cevabını vermeye gayret ediyorum. Bir cevabı yok belki ama birbirine yakın cevapları var bu sorunun. Erkek olmayan sanatçıların, sanatçı olarak yetişmesi mümkün olmuyor yüzyıllar boyunca. Kadınların sanat eğitimi alması olanaklı değil, çıraklık yapması olanaklı değil. Sanatçı olabilen kadınlar ancak babası da sanatçı olan ya da çok zengin olanlar olabilir. Onların bile işleri kataloglanmıyor ve saklanmıyor. O kadar çok mücadele verilmeli ki bu konuda. Eşit şartlarda imkanlar yok ortada. Bu sebeple de uzun seneler boyunca oluşan bir gelenek kurulamıyor. Kim bilir bizlerin hiç tanıyamadığı, günümüze eseri ulaşmamış, eserleri kitlelerle buluşamamış ne kadar çok sanatçı vardı. Bunu düşününce insanın içini hüzün kaplıyor.
Önsözünün ve hatta ithaf bölümünün beni çok etkilediğini söylemeliyim. Linda Nochlin’in “Neden Büyük Kadın Sanatçı Yok?” makalesi, sanırım bu kitabın da yolunu çizmesini sağlamış. O makaleden biraz bahseder misin?
Sanat tarihçisi Linda Nochlin 1971 yılında, o yılın ardından üzerinde çok konuşulacak ve bugün bile hâlâ temel referans kaynaklarından biri olan bir makale yazıyor. Makalenin başlangıç sorusunu şu: “Neden büyük kadın sanatçı yok?” Nochlin bu makalesinde, kadın sanatçı neden yok diye sormanın bizi bir yere götüremeyeceğini, doğru olan eleştirinin sınıf ve cinsiyet temelli toplum sistemini ve eğitim sistemini eleştirmek olduğunu söylemişti. Neden yok değil, neden olamadı diye sormalıyız. Nochlin bu makalede bize yıllarca sanat tarihi ve sanat tarihçisinin bakış açısı olarak anlatılan tüm kabullerin aslında Batılı beyaz erkeğin bakış açısı olduğunu anlatıyordu. Bir de yıllarca argüman olarak öne sürülen “Peki söyle bakalım o zaman, neden büyük kadın sanatçı yok?” sorusunun ardında sinsice önceden verilmiş bir cevap olduğunu söylüyordu. Bu soruyu soran kişinin içinden “E kadınlar büyük olamaz da ondan” dediğini duyar gibiyiz diye düşünüyordu. Ve Linda Nochlin makalesinde, bizi bu soruyu cevaplama tuzağına düşmemeye davet ediyordu. Doğal kabul edilen varsayımların sorgulanması ve sözde gerçeklerin aydınlığa kavuşturulması gerekir. Bizim hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz şeyleri kazıdığımızda altından nelerin çıkacağını görebilmemiz, en azından buna sorgulayarak çaba göstermemiz gerekli.
Peki neden 50 sanatçıyı ve sanat eserini bu kitapta işledin? Bu sayı 100 olamaz mıydı, bazı sanatçılara yer vermezken onları göz ardı ettiğini ya da onlara haksızlık ettiğini düşündüğün oldu mu? Yoksa geride bıraktıkların yeni bir kitabın habercisi mi?
Henüz kitap çok yeni, yeni bir kitabın tasarısı olmasa da, en başta yayınevimle Sanatın, Edebiyatın ve Sinemanın Erkeksiz Tarihi’ni yazmak üzere tartıştık. Bu kitap Karakarga’nın 50 Maddede serisinden çıkacaktı. İsmi de 50 Maddede Sanatın Erkeksiz Tarihi’ydi. Bu sebeple 50 sanatçı var. Kitabın bu seriden çıkarılmasına baskı aşamasında karar verildi. Dolayısıyla hem ben bu konuda yeni kitaplar yazabilirim hem de umarım yeni kitaplar yazmak isteyenleri bu konularda teşvik etmiş olurum.
Bu kitabı bir sanat tarihçisi olarak değil de bir sanat sever olarak yazdığını ve bilinçli olarak dişil bir üslup kullandığını söylüyorsun. Çok haklı bir tercih elbette… Akademik bir dille yazmış olsaydı muhtemelen okuru bu kadar içine al(a)mazdı. Peki bu 50 kadında seni en çok etkileyen(ler) hangileri ve neler oldu?
Evet, yazım dilimi akademik dilden uzak tutmaya gayret ettim. Bir akademisyen olarak bile o dili benimseyemiyorum, çok da sevemiyorum. Dişil yazının dili bu kitabın konusuna denk düşüyordu.
50 kadın içinde beni hikayesinden çok çok etkilendiğim ilk isim Leonora Carrington oldu. Ardından Lee Krasner. Aslında en çok demek çok zor ama hem çok etkilendiğim hem de kitabı yazma düşüncemi pekiştiren hayat hikayeleri onlarınki. Hep isimleri bir ünlü erkek sanatçının adıyla anılan, ya eş ya sevgili olarak nitelenen ve tarihe bıraktıkları iz sanki bu kadarmış gibi tanımlanan kadınlar.
Ayrıca Paula Modernsohn Becker’in resimlerini gördükçe, onu ne kadar az bildiğimi fark ettim. Modernist kadın sanatçıları yeterince tanımadığımı anladım ve çalışmamı da bu yöne doğru ilerlettim. Örneğin bu kitabın ikincisini yazsam, bu sefer Gabriele Münter ile başlardım.
Biraz Aslı Kotaman’ı tanımak istesek… Başka kitapların da var. İnsan odaklı kitaplar yazıyorsun. Ama örneğin Türkiye’de Dijital Medya ve Feminizmi anlattığın yine kadın üzerine eğildiğin yazılardan oluşan bir kitabın da var.
Ben bir akademisyen olduğum için akademik yayınlarım devam ediyor. Aynı zamanda bir yaza”n” olarak kendimi tanımlamayı seviyorum. Akademik hayatın getirdiği ve literatürü takip etmemi kolaylaştıran bir pratiğim var, bunun bana faydası büyük. Benim ana disiplin alanım medya ve sinema. Sanata ve resme ilgim, sinemanın, dizilerin görsel dilini çözmeye çalışırken doğdu. İmgeyi anlamayı öğrenmenin yolu aslında sinemada da resimde de bir.
Aynı zamanda denemeler yazıyorum, toplumsal cinsiyetin kurulumu, kadınlık temsilleri özellikle ilgilendiğim alanlar. Akademideki bilgilerin geniş dinleyici ve izleyici kitlesi ile buluşmasına köprü görevi üstlenebiliyorsam ne mutlu bana.
“EDEBİYATTA DA KADIN YAZAR OLARAK ANILIYOR, YAZAR OLARAK ANILMIYORSUN”
Edebiyatta kadın yazarların yerini nerede görüyorsun? Resim sanatına göre edebiyat bu konuda kadın yazarlara hakkını “biraz daha” teslim ediyor mu, ne dersin?
Edebiyatta daha uzun yıllara dayanan bir gelenek var. Bu önermenin doğru tarafları var, yine de kadın olmak her meslekte hep zordu, hâlâ zor.
Eşitlikçi ortamın tam anlamıyla sağlandığını söylemek güç. Hâlâ edebiyat dünyasında cinsiyetçi önyargılar ve kadın yazarların eserlerinin erkek yazarlarınki kadar ciddiye alınmadığı durumlar mevcut. Ancak, bu konuda farkındalık artıyor ve kadın yazarların sesleri giderek daha fazla duyuluyor ve takdir ediliyor diye düşünüyoruz. Ancak işin aslı hem öyle hem değil. Örneğin kadın sanatçıların tüm sanat dünyasındaki pasta payında yine de rolü düşük, üstelik bu pastadan ufak payı paylaşan isimler hep aynı. Edebiyatta da kadın sanatçılardan kadınlara ait olan konuları yazması bekleniyor mesela, kadın yazar olarak anılıyor yazar olarak anılmıyorsun.
Yine kitaba dönecek olursak “Sanatın Erkeksiz Tarihi” sayesinde pek çok ismi ilk defa öğrenirken her birini kişisel tarihimize dahil ediyoruz. Örneğin benim de adını ilk defa öğrendiğim Alman ressam ve heykeltraş Käthe Kollwitz, diğer sanatçıların aksine babasının, tüm ailesinin ve eşinin desteği ile sanatına yoğunlaşabilmeyi başarabilmiş. Ancak senin de deyiminle heybesinde hep acıyı taşımış biri o. Çünkü evlat acısı yaşamış ve bunu resimlerine aksetmiş.
1867-1945 yılları arasında yaşayan Käthe Kollwitz çok yönlü bir sanatçıydı. Heykeltıraş ve ressamdı. Litografi ustasıydı. Baskının her türü ile uğraştı. Ana meselesi her zaman insanların acı çekmesiydi. Kollwitz kendisini anlatırken bu acıyı göstermenin insani bir sorumluluk olduğunu söylüyordu. Çok acı vardı ve sanat bu acıyı görünür kılmalıydı. İlk Kollwitz ile tanıştığımda eserlerinden çok etkilendim, ardından onu takibe aldım, Berlin’de ve Köln’deki müzelerine ve evine gittim. Evimde birkaç röprodüksiyonunu hep masamın başında tuttum. Anlattığım konulara eşlik eden politik litografilerini her fırsatta anlattım. Ve ben de fark ettim ki, tahminimden az biliniyor. Ne mutlu bana ki, bu sayede öğrenmiş oldun. Umarım daha çok okuyucu kitap vesilesiyle kendilerine dokunan sanatçılarla aralarında bir köprü kurabilir. Sanatın böyle bir gücü var, edebiyatın da öyle. Yüzyıllar öncesinden bir eser, beni benden iyi anlatabiliyor bazen.
Kollwitz’in bahsettiğim diğer sanatçılara göre farklı sayılabilecek özelliğinin babasının aslında tüm ailesinin ve eşinin onu desteklemesi olduğunu biliyoruz. Eşinin doktor olması onu maddi olarak desteklemiş, aynı zamanda da yine eşinin tedavi ettiği daha yoksul bölgelerdeki insanları gözleyebilmesine olanak sağlamıştı. Çiftin çocukları olduğunda sorumluluğu onunla paylaşabilmeleri, Kollwitz’in sanatına yoğunlaşabilmesini sağlamıştı. Bu tam da kitapta bahsettiğim kadın sanatçı olmanın zorluklarının örneği. Kim bilir ne Kollwitzler vardı ama biz hiç görmedik, tanımadık, öğrenemedik eserlerini. Kathe Kollwitz’i ailesi tarafından desteklendiği için öğrenebildik.
Kitabını hazırlarken çok fazla kaynak taramış olmalısın… Derleyip toparlamak ise epey zor olmuş olmalı! (Bu süreci de biraz anlatır mısın?)
Burada akademisyen olmanın kaymağını yedim. Araştırmacı olmak, benim mesleğimin bir parçası. Çok kaynak taradım, okudum, kütüphanelere gittim, müze ve sanat galerilerini gezdim. Makaleler taradım. Notlar aldım. Sonra yapmayı en çok sevdiğim şeyi yaparak bağlantılar kurdum. Daha önceki kitaplarımda da yaptığım gibi, bir imgeyi başka bir imgeye, bir metni bir resme, bir eseri bir duyguya benzetmeyi çok seviyorum. Böylece ortaya bağlam kurabilmenin tadı çıkıyor ve aslında öğrenilenler ezber bilgiler değil ama kendi yaşam deneyimimizle iç içe olgular oluyor.
“Sanatın Erkeksiz Tarihi”nin devamı gelecek mi?
Umarım edecek. Kitabın yol göstericiliğiyle ben bu konuda söyleşiler ve eğitimler de yapıyorum. Daha çok yerde bu konuyu anlatabilmeyi, daha çok meraklı izleyici ve okuyucu ile buluşabilmeyi ben de çok isterim.
Kapaktaki Marie Denise Villers’ın “Charlotte du Val d’Ognes’in Portesi / Çizen Kadın Portesi” seçimi sana mı ait, merak ettim…
Evet. Kapak için 3 resim seçtim. Eleye eleye bu portrede karar kıldım, aslında kızımla beraber verdik bu kararı. Charlotte Salomon, Suzanne Valadon ve Marie Denise Villers arasında kalmıştım. Bence üçü de birbirinden güzel. Ama burada resim yapan bir kadının gözlerimizin ta içine bakıyor oluşu, benim kitapta yapmak istediğimi harika özetliyor diye düşündüm. Umarım çok insanın gözlerinin içine bakabilir ve birbirimizi hikayesi gün yüzüne çıkamamış kişilerle tanıştırıp zenginleşebiliriz.
“KENDİNİ KORUMAK ADINA HIZLA BİRLEŞİP TEK VÜCUT OLUP ARDINDAN YENİDEN DAĞILMAK GEREKİYOR”
Kadınlar, gasp edilen haklarını kazanabilmek için çok uzun zamandır mücadele ediyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen bir iktidarla yaşıyoruz. “Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa” sadece bir slogandan ibaret olmamalı. Bugün Türkiye’de kadın hareketini ve bunun ortaya çıkardığı dayanışmayı nerede görüyor, nasıl değerlendiriyorsun?
Türkiye’de feminist hareket çok güçlü. İnsanın inancını ve umudunu her daim canlı tutacak kadar. Kadınların eylemlerinin her biri bir hikaye gibi. Kısa hikayenin tanımını bir arkadaşımın anlatımında duyup not almıştım. “Kısa hikaye, pencereden baktığında gördüğün şeydir” diyordu. Kadınların tam da böyle bir fotoğraf misali örgütlenmelerini çok anlamlı buluyorum. Üstelik İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin bunu değiştirmeyeceğini bilmek beni umutla dolduruyor. Kadınlar, kuşlar gibi, ahenkle bir an her yerdeler, bir an kayboluyorlar. Bir an koca koca meydanları dolduruyor, bir an ellerine kağıt kalem alıp yazıyorlar; bir an ellerine kamera alıp çekiyorlar, bir an konuşup anlatmaya çalışıyorlar. Müthiş biz azim, müthiş bir adanmışlık, müthiş bir ben’den vazgeçip “biz” olma hikayesi. Buluşan ve dağılan hareketli yapılar bana her zaman doğayı hatırlatıyor. Kendini korumak adına hızla birleşip tek vücut olup, ardından yeniden dağılmak gerekiyor. Harika değil mi?
Ajandakolik’te konuğum olduğun ve bu kitabı yazdığın için teşekkür ederim. Sanırım sen de benim gibi bir kız annesisin. Son olarak, kız çocuklarına, annelere ve babalara söylemek istediğin bir şeyler var mı?
Ne mutlu bize değil mi? Kızım iyi ki var. Ben onun beni daha iyi bir insan yaptığını düşünüyorum, onun sayesinde kendim üzerine daha çok düşünüyorum. Aslında bence kadınlar bu kendini eleştirerek daha iyiye varmaya çalışmak konusunda epey iyiler. Doğmuş Kızıma Mektup, Feride Çiçekoğlu’nun çok sevdiğim bir öyküsü var. Sık sık düşünürüm o yazıyı ve Teslime Nesrin’den aldığı ilhamı. Ben kız çocuklarının eşit şartlara sahip olabilmesi için hepimizin sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Bir insanın kendisinden başkasını düşünebilme yetisi geliştirebilmesinin, gölgesinde serinleyemeyeceği ağaçlar dikmesinin önemini anlatmaya çalışıyorum hep kızıma. Önemliyiz ama merkezde değiliz. Herkes bizim kadar önemli ve değerli, çoğaldıkça güçlüyüz, üst üste koyabildikçe varız.
Teşekkür ederim, sevgilerimle…