banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

YÖNETMEN BEGÜM AKSOY: “BASMANE ÇUKURU İZMİR’İN UTANCI DEĞİL, ÇOK DAHA FAZLASI!”


“Smirna’nın Çukuru” belgeselinin ödüllü yönetmeni Begüm Aksoy ile aslında “Basmane Çukuru” diye bilinen ve “tartışmalı” arazi olarak İzmir’e gölge düşürdüğü söylenen mekanın dününü, bugününü konuştuk. 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 

Her gün önünden geçtiğimiz pek çok mekanın bir hafızası, belleği var ama bunu çoğu zaman unutuyor hatta üzerine pek fazla düşünmüyor, araştırmıyoruz. İzmir’deki Basmane Çukuru olarak adlandırılan arazi de bunlardan biri. 21 yıldır atıl duran bu arazi, aslında neredeyse 40 yıldır İzmir için olumsuz bir anlam taşıyor. Birçok defa ihaleye çıkan fakat türlü sebeplerden ötürü üzerine taş üstüne taş konulamayan Basmane Çukuru, yönetmen Begüm Aksoy’un belgeseline konu olarak bir mekanın belleğine yolculuk yapmamızı sağlıyor. 2020 yılında 1. Antep Kısa Film Günleri, Ulusal Gösterim Seçkisi’ne giren belgesel, 14. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali Belgesel Yarışması’nın finalistlerinden oldu. Kısa Kısa Kemeraltı Film Yarışması ve Rofife Rotary Uluslararası Kısa Film Festivali’nde ödüller kazanan Basmane Çukuru, en son 22. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nün sahibi oldu. Genç yönetmen Begüm Aksoy’a belgeseline dair tüm merak ettiklerimi sordum.

Öncelikle tebrik ederim. Geçtiğimiz günlerde  Safranbolu’da 22. gerçekleşen Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde ödül kazandın. Üstelik bu belgesel ile bu ilk ödülün de değil.  “Smirna’nın Çukuru”, bir İzmirli olarak daha da ilgimi çekiyor. Belgeselin çekim aşamasından biraz bahseder misin? Basmane Çukuru’nu nasıl keşfettin?

Çok teşekkür ederim! Basmane Çukuru’nu Karaca sinemasına giderken keşfettim diyebilirim. İki üç yıldır da gelişmelerini takip ettiğim, ara ara üzerine düşündüğüm, çekmek istediğim bir projeydi. Türsak’tan yapım desteği almamla pandemi de filmin çekimlerine başladık. Pandemi koşullarında çekim yapmak bilmediğimiz, alışkın olmadığımız yeni bir süreçti. Biraz zorlansak da öğrendik ve mevcut koşullara adapte olduk. Biz Basmane bölgesinde, özellikle Basmane Çukuru ve Basmane’nin ara sokaklarında çekim yaptık. Filmin çekimi iki ay gibi bir süre aldı ama fikrin kafamda şekillenmesi, araştırma yaptığım, sokaklarda dolaştığım zamanlar çok daha uzundu.

“BU BELGESELLE ZAMANA BİR NOT DÜŞMEK İSTEDİM” 

Peki ya hikâyesi?

Belgesel, 1922 yangınında yanan Surp Krikor Lusavoriç Hastanesi ile başlıyor. Bu hastane bir Ermeni hastanesi. Bugün hastanenin olduğu, Basmane Çukuru diye adlandırılan arazi uzun yıllardır boş, ihaleler ve davalarla da ara ara gündeme gelip İzmir basınında konuşuluyor. Ben belgeselimde Basmane Çukuru’nun dününü ve bugünü anlattım. Basmane Çukuru bence sadece her gün yanından geçtiğiniz, İzmir’in utancı olarak adlandırdığınız, artık bakmadan da orada olduğunu bildiğiniz, mevcut atıl durumuna alıştığınız bir arazi değil. Çok daha fazlası! Hikâyeler, yaşanmışlıklar ve bir şehrin tarihi var. Ben bu arazinin ve sokakların bugünkü hallerini çektim. Belki on sene, yirmi sene sonra aynı halde kalmayacaklar. Belki betonlaşma onları da yutacak. Bu belgeselle zamana bir not düştüğümü düşünüyorum.

Belgeselin yönetmenliği sana ait. Peki senaristi de sen misin? Hikâyeyi oluştururken nelere dikkat ettin, nelerden yararlandın?

Belgeselin yönetmenliğini ve senaristliğini ben, görüntü yönetmenliğini ve kurgusunu Deya Ar yaptı. Anlattığım dönemle ilgili yazılmış farklı kaynaklardan kitaplar okudum. Anı, hatıratlara ulaşmaya çalıştım. Aynı zamanda Basmane Çukuru ile ilgili yazılmış tezleri, araştırmaları okudum. Alanı benden daha iyi bilen kişilerle sohbet ettim. En sonunda tüm bunları damıtıp tüm bunları yaşamış bir flanöz olsaydım bu sokakları gezerken neler yazardım diye düşündüm. Filmin metinleri böylece ortaya çıkmış oldu.

Altın Safran, 22 yıldır aralıksız süren tek belgesel film festivali. Bu yıl “kültürel miras ve korumacılık” temasıyla düzenlenen festivali sen nasıl değerlendiriyorsun? Senin gibi belgesel filmler çeken ve çekmek isteyen gençler için teşvik edici bir festival olduğunu düşünüyorum, sen ne dersin?

Kesinlikle teşvik edici olduğunu düşünüyorum. Yapım desteklerinin olması da büyük bir avantaj. Ben İzmir’i anlatmama rağmen yapım desteğimi İstanbul’dan aldım çünkü İzmir’de böyle bir olanak yoktu. Altın Safran Belgesel Film Festivali birçok konuda diğer festivallere örnek olabilecek nitelikteydi. Belgesel filmlere verdikleri değer, misafirperverlikleriyle dolu dolu üç gün geçirdik.

Ödüller de motive edici olmalı, elbette!

Kesinlikle! Parasal ödüller yapım desteklerinin az olduğu ülkemizde yeni film yapımında teşvik edici ve destekleyici oluyor. Onun dışında verilen herhangi bir ödül, takdir ya da alkış size yola devam etmeniz gerektiğini söylüyor. Kolay bir süreç değil, o yüzden bunların önemli olduğunu düşünüyorum.

Kısa film veya kısa belgesel film çekmenin uzun metraja göre daha zor olduğu söylenir. Böyle bir ayrım var mı sence? Buna katılıyor musun?

Her türün her alanın kendine göre zorlukları, çözülmesi gereken iç dinamikleri var bence. Belgesel ile ilgili bazı tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim. Belgesel, kısa film ya da uzun metraj gibi her zaman bir plan doğrultusunda tıkır tıkır ilerlemeyebilir. Sürprizler, değişimler hep olacaktır. Belgeselin zorluğu bence bunlara açık olabilmekte yatıyor. Bunları kabul edip tekrar planlamak, bir şekilde fikrin dönüşmesini, budaklanmasını izlemek sabır gerektiriyor.

Belgeselinin süresi 13 dakika. Düşününce bir mekanı anlatmak için bile 13 dakika kulağa kısa geliyor. Üstelik tarihten, kültürden beslenerek anlatıyorsun. Çünkü hafızası olan bir mekan bahsettiğimiz. Sınırları nasıl koyuyorsun?

On üç dakika da her şeyi anlatmaya çalışmadım. Yapmak istediğim şey böyle bir yer var, hikâyesi var. Sen de bakmak ister misin? Ya da ne kadar bakıyorsun? Ne kadar bakıyoruz? Ben bir başlangıç yaptım ama asıl istediğim bu belgeseli izleyenlerin kendi araştırmalarını yapması ya da bu bakış konusunda bir şeylerin değişmesiydi. Aynı zamanda ihale süreçleri, davalar hikâyede büyük yer kaplıyor. Aslında bunları göstermek ve izleyiciyi sıkmadan anlatabilmek zor. Bu yüzden on beş dakikalık bir süre limiti belirlemiştik. İzleyicilerden su gibi aktı, keşke daha uzun olsaydı da izleseydik tepkilerini alınca yerinde, iyi bir süre belirlediğimizi düşünüyorum.

“OKULLU OLMAYA İNANMIYORUM” 

Sence bu işte okullu ya da alaylı olmak fark ediyor mu?

Fark etmiyor, mezun olduktan sonra daha iyi anlıyorsunuz. Bu bence daha çok ne anlatmak istediğinle, hikâyenle ve tutkunla alakalı. Özünde bir hikâye anlatıyoruz ve bunun birçok yolu var. Okullar ne yazık ki sana yeni ufuklar açan bir konumda olmuyor çoğu zaman daha çok daraltıyor. Eğer her üniversitenin sanatla, iletişimle, sinemayla, özgür düşünmekle iyi bir eğitim verdiğine inanabilseydim okullu olmak derdim. Fakat ne yazık ki inanmıyorum.

Şu an üzerinde çalıştığın başka bir projen var mı? Hep mekanlar üzerine bir seri gibi filmler çekmeyi düşünüyor musun? Belki yaşadığın şehir İzmir de buna bir vesile olur.

Evet, mekanlar üzerinden bir seri yapmayı düşünüyorum. Bir proje fikrim var fakat daha kişisel bir hikâyeden yola çıkacağım.

Sinema çevreni geliştirmek için İstanbul’a gelmeyi düşünüyor musun?

Önünde sonunda İstanbul’a gitmek farz oluyor. Şimdilik İzmir’deyim. İzmir’de olmayı seviyorum.

En büyük ilham kaynakların neler, kimler?

İlham aldığım kadın belgesel yönetmenleri var: Yulene Olaizola, Agnes Varda, Leticia Simones, Karolina Bielawska gibi. Özellikle ilk filmini yapan genç yönetmenleri izlemesini çok seviyorum. Onlardan ilham alıyorum.

Genç sinemacılar ve adaylar için söylemek istediğin bir şeyler var mı?

Benim ne öğrendiğimden bahsedebilirim genç sinemacılara. Hâlâ çok şey öğreniyorum. Her zaman açık olmak ilk tavsiye edeceğim şey. Fikirlere, eleştirilere… Ama fikirleri konusunda da ketum olsunlar çünkü her zaman teşvik edilmiyoruz. Yapıcı olmayan eleştiriler üzerinde çok düşünmesinler. Diğer tavsiye edeceğim şey güvenebilecekleri arkadaşlarından küçük bir ekip kursunlar çünkü sizi anlayan, sizinle mutlu olan insanlarla iş yapmak her zaman bir hediyedir. Bu vesileyle ekip arkadaşlarıma ve size teşekkür ederek bitirmek istiyorum. Çok keyifli bir sohbet oldu.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media