banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

SAFRANBOLU BELEDİYE BAŞKANI MİMAR ELİF KÖSE: “BİR DAHA DÜNYAYA GELİRSEM TİYATROCU OLACAĞIM”



Geçen hafta Safranbolu’daydım. Bu yıl 22. defa gerçekleşen Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali vesilesiyle ilk defa gittiğim Safranbolu’da Türkiye’nin beş “kadın” belediye başkanından biri Elif Köse ile de tanışma ve hatta söyleşi yapma fırsatım oldu. Yıllarca mimar olarak çalıştıktan sonra siyasete atılan, CHP Safranbolu İlçe Başkanlığı’nın ardından 2019’da Safranbolu Belediye Başkanı seçilen Köse ile sanattan mimariye, siyasetten anneliğe pek çok şeyi konuştuk.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 

“Kadın oyuncu, kadın yazar, kadın doktor, kadın şoför, kadın belediye başkanı, vs…” ya da daha uzun ifadeler kurarsak “Sahnede kadın dokunuşu var, Şehre kadın eli değdi, Edebiyatta kadın sesleri, vs…” Bir işi kadın yapınca, mutlaka kişinin kadın olduğunu vurgulamanın gerektiğine inandığımız bir coğrafyada bu kalıpları ne zaman kıracağız, bu söyleşiden sonra bunu daha çok düşündüm. Safranbolu’nun KADIN Belediye Başkanı Elif Köse ile aralıksız devam eden bir kültür sanat festivalini ya da Safranbolu’nun sorunlarını ve/ya güzelliklerini konuşmanın ötesinde kadın olmanın bir mesele olarak görüldüğü konusunda hemfikir iki kadın olarak daha derin mevzulara daldık. Laf lafı açtı. İdeallerden hayallere sıra geldi. Tiyatrocu bir ailenin kızı olduğumu öğrenince Köse, heyecanla şöyle dedi: “Bir daha dünyaya gelsem kesinlikle sahne sanatlarından birini seçerdim. Ruhumda hâlâ var.” Bence söyleşinin en sıcak anı da aynı şeyleri hisseden iki kadının bu anı oldu.

Bir dönem CHP Safranbolu İlçe Başkanlığı görevini üstlendiniz. Bu tam olarak ne zamandı? 

2018 Eylül ayında İlçe Başkanı oldum çünkü ilçe başkanımız sağlık sebepleri nedeniyle istifa etmişti. Ben iki dönemdir başkan yardımcısıydım. Yönetimdeki arkadaşlar sağ olsunlar beni başkanlığa uygun gördüler ve böylece ilçe başkanı yapmaya başladım ama 2018’in 30 Kasım’ına kadar aday olacakların ya da aday adayı olacakların istifa etmesi gerekiyordu eğer ilçe başkanı ya da il başkanıysa. Üç aylık bir süreçte ilçe başkanlığı yaptım. Aday adayı olacağım için de 30 Kasım’da istifa ettim. 2019’un mart ayında da başkan oldum.

“‘KADIN’ YÖNETİCİLERİN HEP DAHA İYİ YÖNETECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORDUM”

Safranbolu Belediye Başkanı olduğunuzda aklınızda ilk hangi hedefler vardı?

Mimar olduğum için yaşadığım kente sorumluluğumun daha fazla olduğunu hissediyordum. İnanın aklımda hep olan şey belediyelerin teknik kişiler tarafından yönetilmesi gerektiğiydi. Özellikle mimar dokunuşu mutlaka olmalıydı ve özellikle “kadın” yöneticilerin hep daha iyi yöneteceğini düşünüyordum.

Çünkü kadınların farkındalığı daha yüksek. Erkekler tek bir şeye odaklanabiliyor. Kadınlarsa türlü şeylerle aynı anda ilgilenebilme kabiliyeti gösterirken aynı zamanda hiçbir detayı da kaçırmıyor, kaçırmamaya özen gösteriyor.

Kesinlikle öyle! Bakış açımız bir kere çok farklı! Bir belediye başkanının o kenti yönettiği süre boyunca aldığı kararlarla insanların belki de 50-100 yılı etkileniyor. O kadar ciddi bir iş ki bu… O yüzden belediye başkanlığı sıradan bir şey olarak görülmemeli. Birini seçerken o kentin uzun vadede geleceği düşünülerek kararlar verilmeli. O yüzden belediye başkanının kim olduğu bu açıdan çok önemli. Günü kurtarıcı kararlarla kentler yönetilmez, onun acısını ileride çekiyoruz. Bakın 51 bin nüfuslu Safranbolu’da trafik problemimiz oluşmaya başladı.  Alternatif yol açacak yerimiz yok, düşünülmemiş çünkü. Yani kentler o belediye başkanı göreve geldiğinde oranın nüfusu 25 binse 25 bin kalacak diye bir şey yok. Siz birtakım kararlar alırken bu kentin 100 yıllık geleceğini de düşünerek bunu yapmalı, planlamalısınız. Bir kişiliği, kimliği olmalı kentlerin. Bugünü kurtarmak için her şey rastgele yapılmamalı. “Ben bunu beğeniyorum, bu olsun!” dememek lazım. Ortak bir akılla yola çıkılmalı. Her kentin bir ruhu var.

Evet ve ona yaraşacak bir ruh kazandırmak da önemli, diğer yandan! 

Çok doğru. Bakın ben bir gün kavşakta durdum, her tarafta kaldırım var, her kaldırımda başka bir malzeme. O kadar kötü ki! Belli ki o gün o malzeme bulunmuş o kullanılmış, şu gün şu. Mimar olduğum için ben böyle bakamıyorum tabii. İşçilik olarak da malzeme olarak daha düzgün, o kente neyin yakışacağını bilmek, bunun farkında olmak çok önemli. Sadece kaldırım için örnek verdim şimdi ama bu her şey için geçerli. Bizim tarihi ve turistik bir bölgemiz var. 1994 yılında UNESCO’ya dahil edilmiş olmasına rağmen bu bölgenin çoktan bir üst kurulu oluşmalıydı. Önümüzde 1200 yıl öncesinden örnekler var; eskiden loncalar varmış, Ahilik kültürü gelmiş. Bunlardan örnek alınsa bizim Çarşı dediğimiz yerde bu kadar lokumcu olmazdı mesela. Demirciler Çarşımız bile tehlike altında. Lokumcular oraya doğru sızmaya başladı. Çünkü insanlar demirciyim ben demiyor, lokum daha fazla satıyor deyip o işe yöneliyor. Buna müsaade etmemek gerek. Ama şu an bunu engelleyecek hiçbir sistem yok. Bugüne kadar bir kurul olmalıydı ki oradan izin alınsın. Yapacağı işin ehli mi değil mi, nasıl yapıyor, geçmişi nedir, buraya yakışır mı, bu kadar basit olmamalı. Her şey her yerde yapılmaz.

 

Elif Köse ve Nilüfer Türkoğlu.

“ESTETİK OLMAYAN HER ŞEY BİZİ RAHATSIZ EDİYOR” 

Belediye başkanının mimar olması kente bambaşka bir göz bambaşka bir bakış açısı kazandırıyor yani,  orası şüphe götürmez. Ama vizyonu da gelişmiş bir mimarsa elbette…

Mimar olmak o kent için halk için bir avantaj olsa da mimarın kendisine, bence örneğin bana çok da avantajlı değil. Çünkü bize hocalarımız hep şunu söylerdi: “Bakmaz görür.” Çünkü bakmakla görmek arasında çok fark var. Herkes kentte kafasını kaldırıp yukarı bakmaz. Ya bir şeye odaklanmıştır ya da düşünüyordur, hiçbir şeyi görmez. Ama biz her şeyi düşünüyoruz. Estetik olmayan her şey bizi rahatsız ediyor.

Evet ve hatta estetik komisyonu oluşturmuşsunuz değil mi?

Aslında vardı ama yetkileri kısıtlıydı ve sadece ana güzergahlardaki binalarla ilgileniyordu. Fakat bu yetersiz. Her proje gelmeli bize. Bu yüzden komisyonun yetki alanını genişlettik. Bir de daha kararlı, asla taviz vermeyen, ne onaylandıysa onaylananın aynısının yapılması konusunda da eğilip bükülmeyen bir komisyon yarattık. Biliyorsunuz bizde her şey olsun diye yapılır, “mış gibi” gösterilir. Biz öyle çalışmıyoruz. Buraya yapılan her bina doğru düzgün ve şehrin yüzüne uygun olmalı.

Peki Safranbolu’nun kültürel dokusunu korurken en çok nelere dikkat ediyorsunuz?

Birinci sırada Safranbolu’yu koruyan UNESCO var zaten tabii sonra Bölge Koruma Kurulu var. Oralardan izin almadan, belediyeden izin almadan kimse çivi bile çakamaz buralarda. Ekstradan benim yapmam gereken şu: Çarşı bölgesinde mesela öyle bir yozlaşma söz konusu ki her yerde lokumcu, benzer şeyleri yapıyorlar. Bu, yapıları etkileyen bir şey değil ama turizmi etkileyen bir şey. Binaları etkileyense cepheye klima ya da güneş enerjisi veya anten takılması oluyor. Bunlara da müdahale ediyoruz. Ya da sokakları işgal eden tabelalar konusunda dikkat edilmesi gerekiyor. Benim burada daha çok sıkıntılı olduğuna inandığım şey satılan ürünlerle ilgili. Bunların gelen turiste dayatılarak sunulması, bu tavırda ciddi bir problem var. Çok temiz olduğu için mavi bayraklı sahillere verilen sertifikadan yola çıkarak mor bayrak sertifikası kriterleri hazırladık.

Safranın rengi diye mi mor renkte?

Evet, buraya özel olsun, buranın rengini simgelesin istedik. Hazırladığımız kriterlerin başında eğitim geliyor. Orada esnafın belli bir eğitimden geçmesi, sattığı ürünlerin kalitesi, iş yerinin tarihe uygun olması gibi kriterlere uygun olması için bu mor bayrakları vereceğiz. Böylece hizmet kalitesinin üst düzey olduğu anlaşılacak. Gelen turları da biz özellikle mor bayrak sertifikalı yerlere yönlendireceğiz. Yani bu kaliteyi artırmak için bir çaba aslında. Onu yapmayın, bunu yapmayın gibi kısıtlamalar yerine neleri yapmaları gerektiğini gösteren bir amaç bu.

Kardeş belediyeleriniz var mı? 

Makedonya’da Ohrid var ki bizimle benzer bir kenttir. Kazakistan’da bulunan Oş ve Yunanistan’daki Skydra yurtdışındaki kardeş belediyelerimizden. Skydra’da yaşayan birçok insanın ataları bizim burada Kıran bölgesinde yaşamış. Mübadele ile gitmek zorunda kalmışlar. Ankara Çankaya Belediyesi ile kardeşiz ve daha birkaç belediye daha var.


Safranbolu’da kadınlar için Hanım Evi isminde bir sosyalleşme mekanı açılmış ayrıca kadın üretici kadın pazarı var ki Safranbolu’da kadınların kalkınmadaki rolüne epey dikkat çekiyor. Haklı olarak kadınlara pozitif ayrımcılık yaptığınızı söyleyebilir miyiz?

Bunu yapma nedenimiz tam olarak ülkemizdeki toplumsal cinsiyet eşitliğinin henüz var olmaması. Yani kadınların desteklenmesi ve onlara ayrıcalık tanınması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden de bu tür projeleri hayata geçirme kararı aldık.

“SANKİ ACİZMİŞİZ DE BUNU BAŞARMIŞIZ” 

Keşke bu olmasa tabii. Sizinle “kadın yönetici” sıfatını öne çıkararak da konuşmaya ihtiyaç duymasak…

Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Bir kadın belediye başkanı olmayı üzerine basa basa söylemek bana çok anlamsız geliyor. Sanki acizmişiz de biz bunu başarmışız gibi.

Hele şu “Şehre kadın eli değdi” gibi ifadeler beni sinir ediyor!

İnanın ben de sinir oluyorum. Ben insan olarak görüyorum sadece. Evet biz de karar mekanizmalarında olmalıyız ama ne yazık ki ülkemizde kadına özellikle yüklenen bir sürü yükten dolayı biz ikinci planda kalıyoruz. Enerjimizi siyasete veya bu tür önemli yerlere verme şansımız yok. Çoğu kadının buna enerjisi kalmıyor. İşte buradan yola çıkarak bizim yaptığımız şeylerden en önemlisi oyun evi açmak.  (Kreş de olacak ama o uzun vadede bir iş) Şimdi Oyun Evi’nin ne ilgisi var diyeceksiniz. Burada kadınlar saatlik çocuklarını bırakabiliyorlar. Dilerlerse tüm gün de olabilir tabii. Bunun asıl sebebi kadının ille de işinin olması gerekmiyor. Ev kadını da olabilir.


“OYUN EVİ İLE AMACIMIZ KADINI ÖZGÜRLEŞTİRMEK” 

E yorulmuş kadın, biraz mola istiyor belki… 

Yorulmuş, evet, bir oh demek istiyor, kendine vakit ayırmak istiyor. Böylelikle belki de psikolojisini düzeltecek, özgüveni gelecek. Bir arkadaşıyla uzunca sohbet etmek istiyor kim bilir, belki de kendine özel bir an yaratacak… Yani çocuğum var diye ben 24 saat onunla vakit geçirmek zorunda değilim. Birçok kadın, beş dakika biri çocuğumla ilgilense de nefes alsam diye düşünüyor. Çok cüzi rakamlarda Oyun Evi, sosyal yardıma ihtiyacı olan kadınlardan zaten herhangi bir para almıyoruz. Normalde saat başı alınan ücret 10 TL. Yani bizim burada amacımız kadını özgürleştirmek.

Hanım evi de bir sosyalleşme yeri olarak görülse de aslında orada avukat, psikolog ve diyetisyen desteğimiz var. Gönüllü olarak geliyor bu kişiler. Kendileri başvurdular bize.  Onlara çok teşekkür ediyorum buradan gerçekten. Haftanın belli günleri belli saatlerinde kadınlara danışmanlık yapıyorlar. Kadınlar da çok mutlu. Normalde bir probleminiz varken nereye başvuracağınızı bilemiyor olabilirsiniz. Aynı zamanda Üretici Kadın Pazar’ının başına ben Kadın Dernekleri Federasyonu Canan Güllü’yü çağırdım. Onunla birlikte acil yardım hattı protokolü imzaladık. Şiddet gören kadınlar, hemen nereye başvurmalı, nasıl destek alacak, kiminle irtibata geçecek, bu konuya eğiliyoruz.

Safranbolu’nun civar köyleri de keşfedilmeyi bekliyor bana kalırsa. Örneğin ben Yazıköy’de Konak Bindallı’da kalıyorum. O civarda hizmete geçmiş tek konak ve ev sahiplerini çok sevdim. Ama oralara arabasız gitmek biraz sorun gibi görünüyor.

Ah ne güzel, orada mı kalıyorsunuz! Ben de çok sevdim orayı. Kemalettin Bey ve Feride Hanım zevkle döşemişler konağı. Yazıköy gibi köylerde yatırımcıların bir şeyler yapması lazım. Bakın orada bir konak açmışlar, biz de konuklarımızı oraya da yönlendiriyoruz.

Bu bir adım işte. 

Evet evet bir adım. Bindallı’nın sahipleri sayesinde bakın başkaları da bunu örnek alacak. İlham verecekler bu tür girişimlere… Biz de onların varlığından haberdar olduğumuz sürece elimizden gelen desteği mutlaka vereceğiz. Bizim şöyle bir planımız da var: Daha çok Kapodakya’ya çalışan bir tur firması sahibi ilk kez gelmiş Safranbolu’ya. Bizimle birlikte çalışmak istedi. Özellikle Fransızları ve Kanadalıları en az üç gün kalmalı buraya getirmek istiyor. Genelikle Safranbolu’ya gelen turist Uzakdoğu’dan. Ama Avrupalıların ilgisini çekeceğine inanıyorum. Gelip burada üç gün kalmanı da yeterli olmayacağını anlayacaklardır bana kalırsa…

Safranbolu’ya sebebi ziyaretim Altın Safran Uluslararası Belgesel Film Festivali ama bunca yıl o kadar festivale gittim. Bu festivalden tam anlamıyla ilk defa bu yıl haberim oldu.

Evet haklısınız, duyurmak için elimizden geleni yapıyoruz bu iki yılda.  Daha çok ulusal ve uluslararası basında yer alması için çabalarımız var tabii. Yoksa  kendi kendine çalıp oynayan bir festival olmasın elbette. Bir de adı “uluslararası”.

İlk ve tek bağımsız uluslararası belgesel festivali bir de, bu çok önemli!

Düşünsenize 22 yıldır hiç aralık vermeden yapılıyor üstelik. Sürekliliğinin olması da çok önemli. Ama gariptir ki 22 yıldır devam eden festivalden birçok kişinin haberi yok. Bu çok üzücü ve düşündürücü. Safranbolu’nun tanıtımında da büyük etkisi oluyor bu festival. Festivallerin yapılma amacı da zaten bu değil midir? Daha fazla tanıtım olsun, o bölgeye bir hareketlilik gelsin…

Bir Safranbolu Caz Festivali neden olmasın diyelim mi o zaman? 

Tabii diyelim, neden olmasın… (Gülüyoruz.)

Önümüzde safran hasadı var sanırım. 

Evet, ekim sonu kasım başı gibi 45 gün süren bir safran hasadı dönemi oluyor.
O sürecin içinde İki gün boyunca şenlikler oluyor. İleride belki o da festivale dönüştürülebilir. Her geçen gün biraz daha fazla insan duyuyor, geliyor. Neden; çünkü dört beş senedir üretim arttı. Neredeyse bitmek üzereydi safran üretimi. Adı Safranbolu ama safranda üretim durma noktasına gelmiş. Şimdilik üretilen bile bizim ihtiyacımız olanın beşte biri. Hala az. Bir tane büyük üretici var. Onun sayesinde böyle üretimler yapılıyor, şenlik yapılıyor.

“KADININ ADI HÂLÂ YOK” 

Fotoğraflarda yanınızda hep erkekler var ve politikada da hayatta olduğu gibi hep eril dil hakim. Zorlandığınız oluyor mu ya da kendinizi yalnız hissediyor musunuz? 

Ben zoru severim. Ama şöyle bir gerçek hâlâ var. Kadının adı yok ki! Çok azız. Biraz önce de dediğim gibi kadının o kadar çok yükü var ki üzerinde onları hallettikten sonra siyasette ya da karar mekanizmalarında içinde yer alacak gücü kalmıyor. O yüzden erkeklere çok görev düşüyor. Paylaşmak lazım bütün sorumlulukları.

Geçen gün neredeyse bütün bürokratların ve yöneticilerin olduğu bir yemekteydim. Sadece gazetecilerin içinde birkaç kadın vardı. Bu kentin, kamu kurumlarının, valisinin, kaymakamının, iş insanlarının olduğu üst düzey bir yemekti. Gazeteciler hariç bir tek ben vardım. Bundan rahatsızlık duyuyorum. Yanımda Emniyet Müdür vardı, ona da söyledim. Ne kadar acı değil mi, hiç kadın yok!


Üzerinizde kadın olmanın verdiği bir baskı hissediyor musunuz? Bir de merak ediyorum mesela bu kadar erkeğin olduğu ortamlarda kendinizi “erkeksileştirdiğiniz” veya yöneticiliğin verdiği etkiyle sert bir tavra büründüğünüz oluyor mu?

Hayır, hiç baskı hissetmiyorum. Farklılaşmıyorum da. Yani dediğiniz gibi tavrımda bir değişim de olmuyor. Ama şöyle bir değişim var. Bakın bu çok önemli. AK Parti’li bir belediye meclis üyesi söyledi bana bunu. Dedi ki “Siz kadın olmasanız bu mecliste ooo neler olurdu neler!” Bakın bu ne demek biliyor musunuz, kadının olduğu yere bir seviye geliyor demek. Ben var olduğum için o mecliste küfür yok, kavga yok ya da seviyesiz bir şey yok. Bunu kendi ağızlarıyla söylüyorlar. Olması gereken oluyor.

Bir yandan anne Elif Köse bir yandan siyasetçi Elif Köse… Bambaşka  gerçeklikte iki dünya. Yetersizlik duygusu oluşuyor mu kızınıza ya da işe dair?

Ben normalde çalışırken de böyleydim. Öyle bir duygum hiç olmadı. Çok fazla bağımlılığı sevmeyen biriyim. Bağlıyım ama bağımlı değilim. Özgür olmayı istiyorum. O yüzden kızımla da öyle mıç mıç bir ilişki hiçbir zaman kurmadım. Asya’nın da kendi ayakları üzerinde kalabilecek bir birey olmasını sağlamaya çalıştım. İnanın belediye başkanı olmadan önce de öyleydi. Hep tek başına işlerini yapabilsin istedim. Kızım şu an 14 yaşında ve bir evi çekip çevirebilir, tek başına yaşayabilir. Gözüm arkada asla kalmaz. Benim kızım böyle oldu. Allah dağına göre kar verirmiş ya gerçekten öyle oldu. Çok kolay büyüttüm Asya’yı. Öyle nazlı bir çocuk değildi. Şurada bırakırsınız, kızım ben geleceğim derdim, bıraktığım yerde bulurdum. Çok kendine güvenli, şu anda belki de benden daha mantıklı. Hatta bir arkadaşım “Asya’nın içine 50 yaşında bir insan kaçmış” diyor. O kadar olgun.

O kadar olgunluk iyi mi gerçekten?

Valla iyi, şu an benim işime yarıyor o olgunluk. Hiç beni zorlamıyor. Zorlanmıyorum o yüzden. Şunu yapıyoruz ama… Ben eve gittiğimde telefonlarımızı bir kenara bırakıp sohbet ediyor, o günün nasıl geçtiğini konuşuyoruz karşılıklı. Hep birbirimize vakit ayırıyoruz. Ama sürekli gidip onun yemeğini hazırlayayım falan demiyorum.

Türkiye’de ve dünyada kadın mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Demin biraz bu konudaki çabalarınızdan da bahsettik ama biraz daha konuşalım istiyorum bunu.

Yaptığım projeler hep daha çok kadına ulaşabilmek ve onlara yol göstermek üzerine kurulu. Ama yine de yeterli bir seviyede olduğunu düşünmüyorum. Üniversite mezunu, kendi parasını kazanabilen, dışarıdan baktığınızda özgüveni olduğunu zannettiğiniz kadın bile şiddet görüyor, buna şahidim. Biz sadece basına yansıdığını biliyoruz. Ama kim bilir kaç evde neler oluyor. Benim son yıllarda öğrendiğim bir vaka, bunu çok açık ortaya koyuyor. Hiç ummadığım birisinin yıllardır şiddet gördüğünü öğrendim. O zaman şunu düşünüyorsunuz, sesi çıkamayan, belki de tek tercihinin ona katlanmak olduğunu düşünen sadece cahil değil okumuş bir sürü insan var. Bunun son bulacağını düşünmüyorum. Ama tabii ki en aza inmesi için biz de elimizden geleni yapmalıyız. Ama bunun için de karşı tarafın ses çıkardığını görmek, bilmek gerek. Biz kadınlar haklarımızı bilmeliyiz. O şiddeti uygulayan kişiyle yaşamak zorunda olmadığımızı bilmeliyiz. Biz çok mu bağımlı yetiştiriliyoruz acaba? Şiddet uygulayan o insan olmadan yaşayamayacağını düşünen insanlar var.

Hayat bir yandan böyle yoğun akıp giderken evinizde kendinizle baş başa kaldığınız vakitleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Açıp bir dizi izliyor musunuz? 

Tabii, dizi izlemeyi, film izlemeyi çok seviyorum. Ama filmi de sinemada izlemeyi seviyorum. Pandemiden dolayı dijital mecralardaki dizilerin hastası olduk!

Safranbolu’da tiyatro var mı?

Tiyatroyu biz şimdi yeni kurduk. Bu arada benim en çok olmayı istediğim meslekti tiyatroculuk.


“AİLEM HAYAL KIRIKLIĞI YAŞAMASIN DİYE TİYATROCU OLMAK İSTEDİĞİMİ ONLARA SÖYLEYEMEDİM” 

Benim ailem tiyatrocu!

Ya ne güzel! Ben bir daha dünyaya gelsem kesinlikle sahne sanatlarından birini seçerdim. Ruhumda hala var. Ben üniversiteyken devlet tiyatrosu sanatçılarıyla bir oyunda oynadım. Bana dediler ki tiyatrocu olursan arkanda dururuz. Ama ben cesaret edemedim. Çok çalışkan bir öğrenciydim, ailemin benden beklentileri vardı. Üniversiteyi kazanmışım, sonra onlara diyeceğim ki ben bırakıyorum, tiyatrocu olacağım. Hayal kırıklığı yaşamasınlar diye inanın onlara sormadım bile, böyle bir şeyi teklif edemedim. O sorumlulukla bıraktım. Ama çok isterdim.

Bir daha dünyaya gelirseniz…

Kesinlikle ya ses sanatçısı ya tiyatrocu olacağım.  (Gülüyor.)

Sesiniz güzel mi, gittiğiniz ortamlarda Elif bir şarkı söyle derler mi ya da derler miydi?

Yok, ben kendi kendime söylerim. (Gülüyor.)

Mimarlığa bir özlem var mı? Kaç yıl yapmıştınız? 

27 yıl yaptım. Özlüyor muyum? Elbette, ama o disiplinden aldığım şeyleri yansıttığım için aslında tatmin oluyorum. Onu tamamen bırakmış gibi hissetmiyorum. İlle çizim yapmanız gerekmiyor. Mimar ille de çizen yapan değil tasarlayan da. Onu teknik ekip yapar. Ben yine bir şeyleri tasarlıyorum. Bakın bu bina, Safranbolu Belediyesi’ne aslında fiziksel koşulları yeterli olmasa da biz her metrekaresini daha verimli kullanabilmek için yeniden dizayn etik. O kadar kullanışsız ve vasattı ki, kullanılmayan yerleri bile kullanılır hale getirmeye çabaladık. Bu da benim mesleğim. O dokunuşu her şeyde yaptığımı düşünüyorum.

Ajandakolik’in klasik sorunu bir siyasetçiye de sormalı. Ajandanız veya not defteriniz var mı? Varsa içlerinde neler var?

Var, olmaz mı! Günlük notlarım var, unuturum diye akşamdan aldığım. Telefonumda da var notlarım ama ben yazmayı çok seviyorum.

En son neyi okudunuz? 

Birden fazla kitabı aynı anda okumak gibi bir alışkanlığım var. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2019’daki yerel seçimlerinde tüm organizasyonunu yapan Ateş İlyas Başsoy’un kitapları çok yol gösterici. AKP Neden Kazanır CHP Neden Kaybeder, Hepimiz Aynı Belediye Otobüsündeyiz gibi çok önemli kitapları var. En sevdiğim yazarsa Stefan Zweig. Birkaç defa okumuşluğum var onun kitaplarını. Kitaplardan notlar alırım. Yazıların altlarını çizmeyi severim. Bir de pozitif enerji çalışmalarını takip ediyorum. Bu içerikteki kitapları da okuyorum.

FESTİVALDEN KARELER

 

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media