banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

YAZAR YASEMİN YAZICI: “ÇOCUKLARIN OKUMADA TEMBELLİK ETMESİNDE BÜYÜKLERİN PAYI ÇOK”


Yazar, senarist Yasemin Yazıcı küçük okurlar için yazdığı ilk resimli kitabı “Yazının Dansı” ile okuma yazma serüveninin henüz başında olan çocuklara eğlenceli bir hikâye sunuyor. Gözde Bitir Tufan’ın rengarenk resimleri de harfler ve noktalama işaretlerini bir o kadar komik ve sempatik karakterlere dönüştürüyor. Can Çocuk’tan tazecik çıkan bu kitabı, yazarıyla birlikte inceledik. Bakın bana neler anlattı. 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com

“Yazının Dansı”, çocuk edebiyatına kazandırdığınız ikinci ve Can Çocuk’taki ilk kitabınız. Küçük okurlar için yazmaya nasıl karar verdiniz? Aklınızda belli bir hikâye mi vardı, yoksa çocuklar için yazma düşüncesinden mi yola çıktınız?

Rastlantıyla oldu denebilir. Neredeyse yirmi yıl önce, oğlum ve arkadaşları için yazmıştım. Kitap Haftasına dek gelmişti. Yazar anne/babalardan sınıf öğretmeni zaman zaman derslerine katılmalarını ister. Ben de öyle bir etkinlik için sınıfa davet edilmiştim. Hikâyeyi çoğaltıp çocuklara dağıttık. İsim boşluğu bırakmıştım yazarken, onlar da çocuk kahramanın yerine kendi isimlerini yazdılar. Tabii biraz daha değişik bir metindi, ama temel olarak harflerin canlandırılmasıydı. O dönemlerde yetişkin edebiyatına odaklandığımdan, çocuk edebiyatında yazmak pek aklımda yoktu. Daha sonra iki binlerin başında bir çocuk romanı yazdım. Çünkü gidişat malum… Çocuklar için endişeli ortam… Eğitim sistemi çok hatalı, iktidarların hep bir çocuk biçimlendirme telaşı var. Kendi söylemlerine uygun çocuklar yetiştirmek merakı hiç bitmiyor. Ama bu yüzden çocuklar çok mutsuz. Bu mutsuzluk ortamında, çocuklar için bir ütopya yazmak istedim. Tek Çocuklar Atlası böyle yazıldı. Uzun bir zaman sonra Bilgi Yayınevi tarafından bu yıl şubat ayında basıldı. 11 /14 yaş aralığına uygun… Biraz zor bir yaş dilimi. Ama artık İlk öğretime geçildiği için sanırım çocuklar daha kolay benimser, zaten on iki yaşına basanlar için bir geçiş romanı. Yazının Dansı’na geri dönersek, onu dosyalarımın arasında fark edince yeniden üzerinde çalıştım. İlk yazımından biraz farklı oldu. Çocukların yazma ve okumayı öğrenmeleri çok önemli bir süreç. Yazmak, gerçekten harflerin dansı… Okumaksa bu dansın keyfini çıkarmak denebilir.

Açıkçası bu kitap okumayı ve yazmayı öğrenmeye tembellik eden çocukları dize getirmek için değil de gaza getirmek için yazılmış oldukça eğlenceli bir kitap. Okumayı öğrenmeden resmin içine atlayan ve Hande’yle tanışan Murat’ın başından geçen bu macerayı nasıl tanımlarsınız?

Evet, dediğiniz gibi… Amacı onları gaza getirmek gibi oldu. Öyle ki çocukların okumada tembellik etmesinde büyüklerin payı çok. Özellikle okuma kitaplarındaki kimi metinler çocukları okumaktan çok uzaklaştırıyor. Onları öğütlerle yönlendirmek yerine, kendi çocukluk deneyimlerimizle, aramızdaki eşitlik oluşturarak ortak bir dil bulmalıyız. Özellikle kişiliği güçlü çocuklar, bir tür inatlaşmaya girişiyorlar büyüklerin dünyasına. Hepimiz böyle hatalar yapıyoruz. Buna yol açmamalıyız. Ben bilirkişi değilim sonuçta ama, anne olarak edindiğim deneyimlerim böyle. Çocuk da küçük bir insan. Ona saygı duymak, onu anlamak, onun kendini ifade etmesi için ortam oluşturmak gerekli. Öte yandan, çalışan anne babaların zorunlu ve zorlu rutini, eğitimin durmadan değişen sınav koşulları, öğretmenlerin de eskisi kadar idealist olmaması, hatta özel okullarda çocukların öğrenci/ müşteri konumları gibi pek çok olumsuzluk var! Murat ve arkadaşları bu koşuşturmanın içinde kendine yer bulmaya çalışan çocuklar. Okullar tam gün olduğu için oyun saatleri kısıtlı. Çünkü okul bitince ödevler başlıyor. Aileler de birbirleriyle başarı yarışı halinde… Halbuki erkenden okumayı söken çocuklarla okulda öğrenen çocuklar yıl sonunda eşitleniyor. Birinci dönemde okumayı öğrenmiş çocuklara öğretmen hangi notu verecek, diğerlerine hangi notu…Bunlar küçük ama çocukların dünyasında çok büyük şeyler. Hande bir resim karakter. Okuma parçasının başlığında duruyor. Murat’ın cup diye resmin içine düşmesi bir bakıma yazının içine düşmesi. Hande ve harfler, birlikte kurdukları dünyada onu konuk ediyorlar. Böylece Murat, yazının dansının tadını çıkarmaya başlıyor.

Ben hatırlıyorum. Kırmızı kurdele almama vesile olan, tahtaya yazdığım ilk tam cümle “Kelebekler uçtu” olmuştu. Okuma ve yazmayı söktüğünüz zamanlara gidelim. Neler hatırlıyorsunuz?

Ne kadar tatlı bir anı! Tuhaf ama ben öyle kurdele falan takıldığını pek hatırlamıyorum. Ama okula başladığımda iskemleli küçük bir yazı masam vardı. Onun üzerinde ATATÜRK diye sayfalarca yazdığım aklımda kalmış. Çok güzel hava vardı dışarıda. Onu unutmamışım. Belleğimde böyle görsel ayrıntılar daha çok kalıyor. Benim çocukluğum atmışlı yıllara denk gelir, zaten o yıllarda bir an önce okumayı sökmek için can atardık. Kitaptan, dergiden başka bir şey yoktu ki hayatımızda.

“KİTAP OKUMAK ÇOK BİREYSEL BİR EYLEM, KİŞİNİN KENDİ DÜNYASINDA KALMASINI SAĞLIYOR”

Kitabın sayfalarında dolaşırken aslında günümüzde yetişkinlerin bile okumaktan çok resimlerle, fotoğraflarla ilgilendiğini düşünüp bu ironiye gülümsediğimi söylemeliyim. Ne dersiniz; teknoloji pek çoğumuzu tembelleştirip okuma alışkanlığımızı giderek elimizden almıyor mu?

Doğrusu şu ki, 90’lı yıllardan sonra, küreselleşmeyle birlikte tüm dünya ekonomik olarak benzer etkileşimlere girdi. Bilgisayar, cep telefonu, internet gibi teknolojik gelişmelerle günlük hayat baş döndüren bir hızla gelişirken, kuşaklar arası farklar arttı. Çocukların alımlama ve beğeni eşikleri de değişti. Gerçekte edebiyatı da görsellik oluşturur. Eskiden insanlar kurmaca yapıtları okurken yazılı metinleri gözlerinde canlandırırdı. Edebiyatın özünde bu vardır. Hayatı yeniden canlandırmak. Resmin boşlukta bıraktığı alanları doldurmak. Teknoloji hepimizin hayatında çok yer kaplıyor. Ancak bir doygunluk noktasına varma durumunda diye düşünüyorum. Sanki iki bin sonrası doğan çocuklar kitaba daha merak sardı. Belki çocuk kitaplarının değişen niteliğinin de etkisi var bunda. Kitap okumak çok bireysel bir eylem. Kişinin kendi dünyasında kalmasını sağlıyor. Bireylerin yetişmesi için de bu yalnızlık alanlarına gereksinim var. Büyükleriyle birlikte kitap okumakla başlayan, sonrasında kendi başına devam eden bir süreç. Çocuklar için aslında biraz bisiklet sürmeye benziyor. Ama kurmaca kitapların da bu değişime ayak uydurması gerekli. Eğitim programlarının, öğretmenlerin, ailelerin de…

Küçük harflerin elinden tutan büyük harfleri gördüğümde de kahkaha attım! Gözde Bitir Tufan’ın resimleriyle “Yazının Dansı”nın hikayesi iyi bir bütünlük yakalamış. Yazar-çizer uyumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gözde Bitir Tufan’ın kitaba görsellik olarak çok şey kattığını düşünüyorum. Resimsiz bir metin olsaydı, bu denli etkili olmazdı, çok güzel resimlemiş, hikâyeye can katmış. Ben de çok sevdim. Üstelik benim ilk resimli çocuk kitabım. Can Çocuk Yayınevi çok özenli çalışıyor. Elime alınca çok mutlu oldum. Gerçekten kurmak isteğim dünyaya benzer resimlendi. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Resimli kitaplarda yazar/çizer uyumu çok önemli. Kendimi bu yüzden şanslı hissediyorum.

Özellikle bu son iki yılda okula giden minikler yüz yüze eğitimin eksikliği nedeniyle pek kolay günler yaşamadı. Ailelere de çok iş düştü. İlkokul birinci sınıfa başlayan bir çocuğun okuma yazmayı online eğitimle öğrenmeye çalışmasının zor olduğunu düşünenlerdenim. Okullarda fiziksel eğitim sizce gerekli mi?

Evet, pandemi hepimizi çok etkiledi. Ama çocuklar için daha zorlu bir süreç. Zaten sorunlu bir eğitim sistemi var. Üstelik bulaş tam da kontrol altına alınmış değil. Hazırlıksız yakalandı herkes. Yüz yüze eğitim elbette çocuklar için önemli. Ancak zaten teknolojik gelişime paralel yeni bir eğitim sistemi arayışı içindeydi gelişmiş ülkeler. Her kuşağın eğitimi, başka çağdaş ihtiyaçlar oluşturuyor. Ezberci eğitim hantal ve çocuğa tekdüze gelen bir eğitim biçimi…Çocuk istekle ve farkında olmadan öğrenmeli bilgileri. Ayrıca yüz yüze eğitimin, çocuğun sosyalleşme becerileri için büyük önemi var. Çevrimiçi eğitimle yüz yüze eğitimin birlikte oluşturulması daha uygun bence. Ama nasıl? Benim idealimdeki genel kültürü önceleyen, ders seçimlerinin özgürleştiği, sınıf geçmekten çok ders odaklı başarıların göz önüne alındığı bir eğitim sistemi. Çocuğun okuma ve oyun zamanlarının fazla olduğu yeni bir zaman tanımı gerekiyor. Ev ofislerin çoğalmaya başladığı gelecek bir yaşam için şimdiden kendini ve zamanını yönetmeyi bilen çocuklar yetiştirmek, yarınları için çok değerli. Okuma yazmaya gelince birinci sınıflar için ilk öğretmen vazgeçilmez. Yüz yüze eğitim özellikle sosyalleşme bakımından ilk adım olan birinci, ikinci sınıflar için çok önemli. Artık tanıdık çevrenin dışında da yeni çocuklarla tanışıyorlar. Sonrasında kendi çevresini kendi seçimleriyle kurmaya başlıyor, sosyal sorunlarla başa çıkmayı öğreniyorlar.    

“YAZMANIN BİR MÜZİKALİTESİ VARDIR” 

Kitabın en değerli cümlesi, hiç şüphesiz “Okumak, yazının dansıdır.” Bunu biraz daha açar mısınız?

Bu büyükler içinde geçerli bir yazı tanımı bence. Özellikle kurmaca yazında, farklı notalarla, koreograf tanımlarıyla oluşan bir dans gibidir yazmak. Bir müzikalitesi vardır. Okur için bir görselleşme sürecini başlatır. Zihinsel bir resimleme yaratır. Bir kitaptan ötekine sanal yolculuklara çıkarır. Bunun tadını duyumsamak için kişisel zaman yaratmayı öğrenmek gerek tabii.

Bundan böyle yine çocuk kitapları yazmayı düşünüyor musunuz? Belki de Murat’ın maceralarının devamı gelir, kim bilir…

Şimdilerde aklımda birkaç çocuk hikayesi var. Ayrıca Tek Çocuklar Atlası’nın ikinci kitabını yazmak istiyorum. Ancak Yazının Dansı tek kitap olarak daha bütünlüklü. Onu uzatmak istemem.

Kitabınızın dışına çıkarsak sizin yazıyla ilişkimiz çok uzun yıllara dayanıyor. Kaybolan Kasaba (Broy) romanınızla başlayan edebiyat yolculuğunuzda pek çok roman ve öykü var. Hatta öyküleriniz Makedoncaya, Almancaya ve İngilizceye çevrilmiş. Bir yandan gazete ve internet sitelerinde öyküleriniz ve yazılarınız yayımlanırken senarist olduğunuzu da hatırlamakta fayda var. Yazıyla geçinmenin geçmişte de günümüzde de hiç kolay olmadığını bizzat kendim de yaşayarak biliyorum. Bu tutkunun sizdeki temel sebebi nedir? Her gün yazma disiplinine sahip misiniz?

Oldukça kendi dünyasında yaşayan bir yazarım. Yazma isteği çok küçük yaşlarda başladı ama sonra benim için bir varoluş alanı oldu. Ayrıca sinemada çalıştım. Düşler gerçeklerle hep çatışma halinde bu ülkede, her şey hızla yeni parametrelerle değişiyor. Kötü kopyacı bir gelişmemeyle savrulup giden toplumsal karmaşa var. Bir yazar için verimli bir ortam belki. Trajik hikayesi bol. Tabii ince ayrıntılara duyarlıysanız, yazarken canınız da yanıyor. Yazı benim için ikinci bir hayat. Bilgisayarımda basılmamış nice dosya var. Olsun. Çok görünür olmamak da özgürlük veriyor yazara. Gündem konuları için ardınızdan iteklenmiyorsunuz. Yine de daha duyarlı, birikimli, gelişi güzel oluşmayan bir sanat edebiyat ortamında yaşamak isterdim. Bu türlüsü çok yorucu. Kişiselleşmek çok zor bizim yazın hayatımızda. Elbette çok başarılı olan yazarlarımız var. Ancak yazmakla geçinmek mümkün değil, eğer yazınızı popülerleştirmediyseniz. Hepimiz emekli olabildiysek, buna şükür diyoruz. Sözgelimi pek çok yabancı yazarın anısında ilk öyküsünün pek çok dergiden eli boş dönmesi ama sonunda bir dergide yayımlanması vardır. Bizim hiçbirimizin anısında böyle bir şey yoktur. Biz de genç bir yazarın öyküsünü yayımlaması bile lütuftur, çoğunlukla ilişkiler ön plandadır. Şimdi yazmanın ederi ne diye düşünürsek… Edebiyat hayatımız sınıfta kalır elbet. Özellikle genç yazarlar için hem kolay hem de zor bir ortam bu. Yine de yayınevlerinin editör kadrolarının genişlemesi, internetteki edebiyat siteleri, kitap ekleri gibi yazar adayları için meslek olarak güzel seçenekler var. Sonuçta yazmak hâlâ zor bir şey bu ülkede.

“BİZİM TOPLUMDA UNUTMAK TOPLUCA BİR KAÇIŞ HALİ” 

Yazın hayatınızı biçimlendiren yazarlarınız kimler?

Yeşilçam sinemasının son çalışanlarındanım. Seksenlerin sonunda o çöküşü yaşadım. O sıralarda ilk romanımı yazıyordum. Kaybolan Kasaba, 12 Eylül’de hapisten çıkan ressam bir kızın hikayesiydi. Sovyetler Birliği çökmüş, küresel/kapitalist şenlik yeni yeni başlıyordu. Hani konu olarak çoktan gözden düşmüştü. Ama geri durmadım. Yazdım. Çünkü insanların toplumsal trajedileriyle yüzleşmesi gerek. Bugün Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nı konu edinen romanlar yazılar geliyor, filmler çekiliyor. Her birinde yeni hikayeleri, değişik ayrıntılarla, farklı üsluplarla tanıyoruz. Bizim toplumda ise unutmak topluca bir kaçış hali…Ya da yazarken insan trajedisinden çok ideolojik bir tapınmaya dönüşüyor. -İzm’lerin biri bitiyor, hiç eskisi olmamış gibi yenisi başlıyor. Sonuçta sevdiğim yazarların pek çoğu zorlu bir yazma serüveni yaşamış. Hepsini sıraya dizmek istemem. Avrupa edebiyatını, Rus edebiyatını, İrlanda edebiyatını çok beğenerek okurum. Çevirilerini buldukça az bilinir ülke edebiyatlarını takip etmeye çabalıyorum. Zaten yabancı ülkeleri edebiyatında tanımak, farklı bir gezginlik türü yaratıyor. Virginia Woolf pek çok yazar kadın için güç veren bir yazar. Bu arada feminist araştırmalarla yeniden gündeme gelen eski kadın yazarları da takdirle okuyorum. Özellikle Suat Derviş’in yapıtlarının gün ışığına çıkmasıyla onu tanımaktan dolayı sevinçliyim. Duyarlığını kendime yakın hissediyorum.

O zaman bir de size Ajandakolik’in klasik sorusunu sorayım. Ajandanız ya da not defteriniz var mı? 

Not defterlerim var. İçinde çoğunlukla kendi yazı notlarım yer alıyor. Yazmak isteğim öyküler, şiir karalamaları, roman taslakları…Telefon takvimde de günlük işler, randevular falan…

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media