Söyleşi – Seran Demiral: “İnsanın sürekli keşfetmesi kaçınılmaz; mühim olan merakı korumak”

ajandakolik

Kafası karışık beş çocuk… Onları diğer çocuklarla buluşturan bir yazar ve bir felsefe kulübü! Özellikle bilim kurgu ve distopya türü eserleriyle tanınan ve çok genç yaştan bu yana yazmayı sürdüren Seran Demiral,  ”Filozof Çocuklar Kulübü” isimli dört kitaplık serisinin yeniden düzenlenmesiyle oluşan ”Kafası Karışıklar 1: Benden Bize” romanıyla bugün Ajandakolik’teki konuğum.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Ben o yaşlardayken felsefeden haberim yoktu! Ne Kant bilirdim ne Platon! Şimdiki çocuklar pek şanslı! Dünyayı keşfetmek, daha derinlere dalıp öğrenmek için birçok kitaba erişme şansı elde ediyorlar! Yazar Seran Demiral, bir nesle hitap ettiği “Kafası Karışıklar” serisi ile ergenliğinin baharında, büyürken hayata ve kendilerine dair sorular soran çocukların hikâyesini anlatıyor. Üstelik bunu hiç de sıkıcı olmadan felsefeyle yapıyor. Edebiyatımızın genç ve başarılı kalemlerinden Demiral ile TUDEM Yayınları’ndan çıkan kitabı ve yazın hayatın üzerine söyleştik. 

Aslında her şey, başka birinin günlüğünü karıştırmakla ve o kişinin gerçek kişiliğini keşfetmeye başlıyor!  “Benden Bize – Kafası Karışıklar” benim de okurken heyecan duyduğum bir roman oldu. Bir ergenlik romanı diyebilir miyiz?

Doğrusunu isterseniz ergenlikle hâlâ başım belada! Ne yazarsam yazayım o yaş grubundan bir karaktere doğru kayıyor zihnim, yazdıklarımın “ergenlik romanı” ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı zamanlarda da kendi ergenliğime doğru yolculuğa çıkıyorum. “Ergenlik romanı” tanımına katılmanın bir adım ötesine geçeceğim. Ergenlik kişiliğimizi şekillendiren ilginç zamanlar ve benim kurgusal dünyalarımda genel olarak yer tutuyor; tanımlarken “ilkgençlik” ifadesiyle kendimce yumuşatıyorum. (Gülüyor.) “Kafası Karışıklar”a dönecek olursak, karakterlerimiz ön ergenlik sürecindeler. Hatta ilerleyen kitaplarla birlikte çocukluktan gençliğe doğru kendilerini de tanımlıyorlar bir bakıma, ergenliklerinin ayırdındalar yani.

Kitap boyunca Ece, Kaan, Sevim, Zeynep ve Barış isimli beş çocuğun büyüme sancılarına, kendilerini ve dünyayı keşfetmek için arayışlarına tanık oluyoruz. Nasıl ortaya çıktı bu hikâye, ne zaman yazmaya başladın?

Bu beş çocuğun bütün derdi kendilerini, dünyayı, kendilerinin dünyadaki yerini tanımlamak. Sürekli bir arayıştalar senin de belirttiğin gibi. Yazma sürecine seneler önce başladım aslında. 2012-2014 seneleri arasında “Filozof Çocuklar Kulübü” serisini ele alırken “çocuklarla felsefe” alanında kurgusal metinler oluşturmaktı niyetim. O sıralar “Çıtır Çıtır Felsefe”, “Filozof Çocuk” gibi serileri görmüş, bu alana ilgi duymaya başlamış fakat hem kendimi bir roman yazarı olarak tanımlamam hem çocukların bizzat felsefe yapmalarının olanağını sorgulamam gereği bu seriyi kendimce yapılandırmıştım.

Bu kitap aslında dört kitaplık bir seri olan “Filozof Çocuklar Kulübü”nün yeniden düzenlemesiyle ortaya çıktı. Neden tek bir kitapta ve başka bir isimde yeniden düzenleme ihtiyacı duydun?

Tek kitap değil aslında; daha önce dört kitap olarak Final Kültür Sanat’tan yayınlanan bu seriyi Tudem’de tekrar baskıda iki kitaba düşürdük.

Ah, devamı var yani!

Devamı 2021 programında. Editöryel süreçte şu an. Kitap boyutları, mizanpaj gibi teknik sebeplerin de etkisi oldu seriyi iki kitap olarak kurgulamakta. Öte yandan kitapları tabir-i caizse “yeniden-yazım” süreci boyunca benim de çeşitli kavram ve soruları çocukların gözünden sorgulama fırsatım oldu. Şunu belirtmeliyim; daha önce yazdığım versiyonlar da iyi dönüşler aldı ve çocuklarla sürdürdüğüm serüvenin, spesifik olarak çocuk yazını alanında çalışmalarımın başlangıcı oldu. Yıllar içinde çocuklarla sadece söyleşilerde değil sahada bir araya gelmem ve çocuklar için felsefe alanında eğitim alıp bunun bir uygulayıcısına dönüşmemse yazdığım kurgusal metinleri yeniden ele almamı gerektirdi. Seneler içinde dünyanın dönüşümüyle çocuklar ve çocukluk da dönüşmekte. Haliyle “Filozof Çocuklar Kitabı”ndan “Kafası Karışıklar”a, “Filozof Çocuklar”dan “Tartışmacılar”a yaşanan dönüşüm bir bakıma zamansal bir güncelleme olarak da okunabilir.

İlk kitap iki kısımdan oluşuyor. İki ana karakterden biri olan Ece’nin “Peki, ben kimim?” ve benim aralarında kendime en yakın hissettiğim Kaan’ın “Nerede olmak isterim” sorularıyla. Sorularla “kısım” yaratma fikrini çok sevdim. Ayrıca bir de bölümler var tabii… Bu soruların önemine değinelim mi? Tam bir kişilik oluşturma süreci!

Dört kitap dört karakteri iki kitaba bölünce mevcut bölümlenmeyi kitap içindeki kısımlarda korudum, bu açıdan yapısal bir değişiklik yok seride. Ama başlıklar ve iki kitabın şöyle bir anlamı var: ilk kitabın soruları daha çok kendini tanıma, kendi varlığını dünyada konumlandırmakla ilgili, yani başlıktaki gibi “ben”den “biz”e genişliyor sorular… İkinci kitap, henüz senin de okumadığın kitap, tam da buradan Sevim’in doğaya ve evrene sorularıyla başlayıp Barış’ın dünyayı değiştirme, toplumsal meselelere kafa yorma çabalarıyla ilerliyor. Vardığı nokta ise bir manifesto. Bir diğer ifadeyle çocukların tartışmalarının yükselip başka bir aşamaya evrildiği yer. Dolayısıyla, evet, önce kişilik, bireyselleşme diyelim, sonrasındaysa ‘öteki’ni fark etme, nerede konumlandığını sorgulama, sosyalleşme ama aynı zamanda başka hayatları, başka canları, canlıları fark ederek…

Biraz da şu kitaptaki ismiyle “Tartışmacılar Kulübü”nü konuşalım. Kant’tan Descartes’e, Sartre’dan Kierkegaard’a birçok filozofun bahsi geçiyor. Çocuklar, kişiliklerini oluştururken bir yandan sorular sorup bir yandan bu sorulara filozofları da tanıyarak cevapları arıyor. Tüm bunları yazarken bir yandan öğretici de olmak adına didaktik bir dil kullanmadan yazmak nasıldı? Bundan kaçınmayı nasıl sağladın? 

Bundan kaçırmayı başarabildiysem ne mutlu! Az önce söylediğim gibi, çocuklar için felsefe alanındaki kitapların ilhamıyla bu kitaplar ortaya çıktı. Ben teorik olarak da çocuklarla felsefe alanını tanımaya, bu tekniği verdiğim derslerde yazdığım eserlerde yaptığım saha çalışmalarında kullanmaya devam ettikçe sanırım kendim konuşmayıp başkalarına daha çok kulak vermeye ve akıl yürütme sürecini ön plana çıkarabilmeye başladım. Hakikaten felsefi soruşturma kıymetli bir alan, sorunun tek bir cevabının olmaması, doğru-yanlışların sorgulamaya açıklığı ile beraber didaktik olanın yerini soru soran, sorduran, yeni sorulara yer açan bir anlayış alıyor. En azından çabam bu yönde, başka alanlardaki metinlerimde de.


“ÇOCUKKEN SORU SORARSAK YETİŞKİN HAYATIMIZI DÖNÜŞTÜRME POTANSİYELİMİZ OLUR MU ACABA?”

Bir okur olarak ben de o yaşlarıma dönüp kendimi sorguladığımı itiraf etmeliyim. İnsan 30’larında bile hala kalabalıklar içinde kendini yalnız hissediyor, kendi varoluşsal sıkıntıları ile ilgili düşünüp duruyor… Kendimizi ve dünyayı keşfetmek belki de sadece çocukluğa ya da ilk gençliğe ait değil, ne dersin?

Ergenlikten çıkamayan bir ben değilim, desene! (Gülüyor.) Aslında Kaan’ın okula gidip gelmeyi sorgulaması bizim işe gidip gelmeyi sorgulamamızla aynı kaynaktan ileri geliyor. Dahası, bugün tatile çıkma “lüksüne” sahip çoğunluğa göre ayrıcalıklı orta sınıfları düşün… Bir haftalık tatil için sene boyu haftanın 5-6 günü uzayan mesailerle çalışmaktan usanmış hepimizi… Boş zaman kavramını bu noktada sorguluyoruz elbette, yetişkin olarak farkımız bilginin görece -olası- artışıyla boş zamanın da bir icat olduğunu düşünmek, kapitalizmin kendisini sorgulamaya başlamak belki. Bu kitapların yaratmasını arzu ettiğim etki de dediğimle paralel aslında. Çocukken sorarsak, yetişkin hayatımızı dönüştürme potansiyelimiz olur mu acaba? Büyük bir dönüşüm şart değil, soru sormakla başlamak yeterli. Eleştirel düşünme ve yaratıcılık peşinden mutlaka gelir. Eh, böyle bir hayatta 80 yaşımızda da keşif sürüyor. Hayat sürüyor zira, her şey değişirken insanın sürekli keşfetmesi kaçınılmaz. Mühim olan merakı korumak.

Kaan’ın okula gitmek istemeyip kendini sokaklara atma, her şeyden kaçma isteği… Aslında bu da biz yetişkinlerin işteyken, evdeyken mecburiyetlerimiz arasında sıkışıp kalmışken dilediğimiz, arzuladığımız bir şey değil mi bu? Çok tanıdık, benzer duygular…

Zorunluluklar ile arzular arasında savrulmak modern insanın doğası herhalde. Başka bir yerde olmanın, yeni şeyler keşfetmenin dürtüsü sürdükçe, insan zorunluluklar yerine sorumluluk inşa etmeyi beceriyor bence. Bu kavramlar arasındaki ilişkilerse her yaşta yeniden üzerine düşünmeye değer.


Sen Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık bölümü mezunusun ve doktora eğitimini yine aynı üniversitenin Sosyoloji bölümünde yapıyorsun. İnsan ve toplum etkileşimi üzerine hakimiyetin bu kitapta da kendini hissettiriyor bana kalırsa… Yazarken nelerden beslendin?

“Filozof Çocuklar Kulübü” versiyonlarını yazarken felsefe okudum yoğun olarak. Lise yıllarından beri felsefe kitapları sevdiğim için felsefe, sosyal bilimler gibi alanlara zamanla akademik olarak da eğildim. Ben kendimi okuryazarlık uğraşı içindeki kişi olarak görüyorum. Yazarlığımı beslemesi için sosyoloji alanına yöneldiğimi söylemem mümkün. Mimarlığın hayatıma kattığı estetik göz, çalışma disiplini bir yana, yazarken sinematografik düşünmemi kimi zaman yazdığım mekânların kağıt üzerinde eskizini yapmamı sağlıyor. Bütün bunlar yazdıklarıma muhakkak etki ediyordur. “Kafası Karışıklar”da ressamlara, edebiyatçılara da, güncel haberlere de atıflar var; sanırım o anda neyle haşır neşirsem, bilim sanat ve edebiyat, hepsi dahil, o bir şekilde sirayet ediyor.

“ÇOCUKLUĞUN HAYATTAKİ BELİRLEYİCİ ETKİSİNİN BU KADAR FARKINDAYKEN ÇOCUKLARA YAZMAM KAÇINILMAZDI” 

Çocuk kitapları yazmaya ne zaman karar verdin?

“Filozof Çocuklar Kulübü”nün editörlüğünü yapmış olan Aylin Gergin’le dostluğumuz çocuk kitapları yazmamı sağladı aslında. Benim için uzun vadede yapılacak işler arasındaydı çocuklara yazmak fakat üniversite mezuniyetimin bir iki yıl sonrasında tam zamanlı işe dönüştü. Aylin’e bu vesileyle teşekkür etmiş olayım. Yazma uğraşımın merkezinde çocuk edebiyatının konumlanmasıysa çocuk dünyasını hatırlamamla mümkün oldu. Okuduğum çoğu iyi kitabı ortaokul lise yıllarında okudum ya da okumaya çalıştım. Müzikle, fotoğrafla yine o yıllarda haşır neşirdim, ilk kitabım çocuk yaşımda yayımlandı. Roman yazarlığına liseli bir ergenken başladım. (Gülüyor) Haliyle çocukluğun hayattaki belirleyici etkisinin bu kadar farkındayken çocuklara yazmam kaçınılmazdı.

Belirli bir çalışma disiplinin var mı? Mesela her gün bir şeyler yazar mısın?

O kadar farklı konuya ilgim var ki, bütün hayatım okuyup yazarak geçiyor. Fazlasıyla disiplinli, çalışkanımdır ama bu her zaman kurgusal üretim olmadığı gibi her zaman çocuk yazını da olmuyor, çok çeşitli alanlarda kalem oynatıyorum. Ama hemen her gün yazıyorum.

Şu dönemde üzerinde çalıştığın bir şeyler var mı?

Çocuklarla felsefeyi merkeze alan bir seri, bir tiyatro oyunu yazıyorum. Yetişkin romanlarımın biri üzerinde çalışıyor, bir başkasının taslağını kuruyorum. Aynı anda birçok eser üzerinde çalışıyorum aslında ama kitap haline gelen hangisi olacak, bilmiyorum.

Sadece çocuklar için yazmıyorsun…

Yetişkinler için yazdığım üç roman ve Le Guin üzerine yazdığım kurgu dışı bir kitap basıldı. Onun dışında çeşitli derlemelerde öykülerim yayınlanıyor. En son kadın yazar çizerlerin bir araya geldiği “Rağmen”de bir öyküm var mesela, üç sayıda birer öyküyle oraya destek verdim. “Karanlıktaki Kadınlar” isimli tematik bir kitapta (İstanbul’un çeşitli mekânlarında geçen gotik kadın öyküleri) bir bilimkurgu öyküm var.


Ne kadar verimli ve ne kadar üretkensin, ne güzel… Peki, günümüz çocuk & ilkgençlik edebiyatını nasıl değerlendiriyorsun? Diğer çocuk kitaplarını takip edip okuyor musun?

Elbette. Son zamanlarda en sevdiğim yazarlar arasında saydığım isimlerden Andreas Steinhöfel bir çocuk kitabı yazarı mesela. Çocuk edebiyatı üzerine Boğaziçi Üniversitesinde verdiğim bir ders var, orada öğrencilerin de katkısıyla çeşitli coğrafyalardan farklı zamanlarda yazılan eserleri de karşılaştırmalı olarak ele alma fırsatımız oluyor. Daha çok “öteki”nin çocuk yazınında işlenme biçimlerine değindiğimiz için benim okumalarım da cinsiyet, ırk, etnisite eşitliğini temel alan kitaplar oluyor genellikle. Çoğulculuk evrensel bir değer olarak çağdaş çocuk yazınında kendisine yer buluyor, ekoloji ve çocuk özneliği gibi konular da. Akademik olarak da çocukluk üzerine çalıştığım için çocuk ve genç yetişkin kurgulardan mutlaka haberdar oluyorum. Günümüzde Türkçe edebiyatta da didaktik anlatıların yerini çocuğun sesine yer veren eserler almaya başladı ama farklı tartışmalarımız da oluyor, malum. Sansürden azade, eğitim için araçsallatırılmış kitaplar yerine kitaplarla eleştirel düşünmenin merkeze alındığı çağdaş yazın, arzu ettiğim şey. Bunun için uğraşan çok isim olduğunu biliyorum, o nedenle umutluyum.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var; ajandan ya da not defterin var mı?

Keşke sadece bir ya da iki tane olsaydı! Ben bazı konularda “old-school” kaldım; teknolojiyle haşır neşir olmama rağmen Nokia telefon kullanıyorum, Instagram’ım var ama e-postalarıma daha hızlı dönüş yapıyorum, notlarımı defterlere alıyorum. Tezimi yazarken tuttuğum defterlerle roman notlarımın olduğu defterleri önce ayırıyorum, sonra birleşip karışıyorlar. A5 boyutunda Moleskine benzeri çizgisiz defterlerim, yayınevlerinin sevdiğim ajandaları, A6 boyutunda anlık notlar tuttuğum minik defterlerim var. Çantamda en az ikisi olur.

“BU DÖNEMDE ZORUNLULUKLARIMDAN ARZULARIMA UZANABİLDİM” 

Pandemi sürecini nasıl geçirdin? “Yeni Normal” denen bu döneme ayak uydurabildin mi?

Doktora tezimi bitirdim, savundum! Bana yaradı doğrusu. Üniversitelerde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışıyorum bir yandan, derslerimi online sürdürdüm. Pek çok gözlem yapma, halihazırda üzerine çalıştığım dijital çocukluk, dijital okuryazarlık konularında farklı düşünceler edinmemi sağladı. Olumsuz çok etkisi var mutlaka ama bir şekilde bunları fark etmek ve çözüm arayışına girmek açısından kıymetli. Sevdiğim insanlarla birlikte yaşadığım için şanslı olanlardanım. Ailemle zaman geçirdiğim, pandemi üzerine bir makale ve ütopik bir öykü yazdığım, aynı zamanda bir çocuk oyunu kaleme aldığım verimli bir süreç oldu. En önemlisi de lise yıllarında okuyup aşık olduğum ama şimdi yeni bir gözle okumam gereken bir sürü eseri okudum. Charles Dickens’tan Dostoyevski’ye, Georges Perec’ten Michael Ende’ye çok geniş bir yelpazede “klasik” kitaplardan söz ediyorum. Şahane bir zaman yarattım kendime, mekân küçüldükçe ben genişledim sanki, tıpkı Kaan gibi, zorunluluklarımdan arzularıma uzanabildim… Umarım bu tempoyla çalışmaya devam edebilirim.

Son olarak  felsefeyle sen de yakından ilgili misiniz? En sevdiğin akım ve/ya felsefeciler kimler? Neden?
Bunun cevabı pek uzun. Farklı konularda farklı isimlerden beslendiğimi söyleyeyim, detayları bir sonraki kitapta Barış anlatsın. Sanırım benim en yakın olduğum karakter o. (Gülüyor.)

Merakla bekliyorum o kitabı da! Teşekkür ederim, iyi ki yazıyorsun… Kalemine sağlık!

Çok teşekkür ederim. Harika bir sohbet oldu, Nilüfer!

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Meryem Uzerli, "En İyi Kadın Oyuncu" ödülüne aday

Bu yıl eylül ayında İspanya’nın başkenti Madrid’de düzenlenecek olan İmagineindia Uluslararası Film Festivali’nde yarışacak filmler arasında Meryem Uzerli’nin başrolünü oynadığı “Kovan” filmi de var. Arıcılıkla ilgilenen bir kadının doğa ile mücadelesini işleyen “Kovan” filmi ile filmin başrol oyuncusu Meryem Uzerli, “İmagineindia Uluslararası Film Festivali”nde yarışmaya hazırlanıyor. Uzerli filmdeki rolüyle “En […]