Söyleşi – Gökçe Yavaş Önal: “Çizerken benim için ‘Ne mızmız tip!” derler diye korktum!”

ajandakolik

Uzun zamandır okuduğum pek çok şeyin beni güldürmediğin fark ettim. Ta ki geçen hafta elime ulaşan “İçimdeki Buhranlar” kitabını okuyana kadar. Gülümsemeyi geçtim kahkaha attım ayol! Gökçe Yavaş Önal’ın dramatik olduğu kadar komik, komik olduğu kadar dramatik durum ve olayları çizgiyle anlatma kabiliyetine hayran kaldım. Üstelik çizgilerindeki her ayrıntının peşinden giderken de öyle eğlendim ki, bu sarı kapaklı, neşeli, vırvırvır konuşan, düşünen, güldüren kitabın devamı gelsin istedim. İşte bunu söylemek için de çizerin-yazarın kendisiyle bir araya geldim. Ajandakolik söyleşilerinde bugünkü konuğum Gökçe Yavaş Önal.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Hani derler ya “Elime aldığım an soluksuz okudum.” Çizer Gökçe Yavaş Önal’ın Desen Yayınları’ndan çıkan “İçimdeki Buhranlar” kitabı için ben de bunu söyleyebilirim. Kitabı hızlı bitirmemde bunun bir karikatür kitabı olmasının payı var muhakkak ancak çok severek okumam da durumu “soluksuz” kıldı. Bu boğuk, sıcak ve bazen sıkıcı günlerde insanın ruhuna iyi geldiğini söylemeliyim. Karantina günlerinde, hele ki kadınsanız, neşenizi bu kitapla bulabileceğinize bahse girerim. Ya da şöyle diyeyim ve beğenimi özet geçeyim, anlayın: Kitabı bitirince aklıma sevdiğim tüm kadınlara içlerindeki buhranlara gülsünler diye bu kitabı hediye etmek istedim.

“İçimdeki Buhranlar”ı elime alır almaz okuyup bitirdim. Kahkahalar attım okurken! Kendi buhramlarımla da karşılaştım, belki o yüzden bu kadar çok güldüm.  Ne zaman başladın hazırlamaya?

Çok sevindim. Bir iki yıl önce başıma gelen komik anları çizerek günlük tutmaya başladım. Her anımı değil ama komik şeyleri çizip sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyordum. Arkadaşlarımdan “Kitap olsa okurdum” gibi yorumlar gelince ve çizimler de birikmeye başlayınca ben de heveslendim. Yayınevimden de sıcak baktıkları bilgisini alınca üzerine yoğunlaştım.

“HAYAT BAŞKASININ UZUN UZUN KONUŞMASINI DİNLEMEK İÇİN ÇOK KISA” 

Kitap baştan sona kadın olmayı, anne olmayı anlatıyor aslında, “an”lara odaklanarak. Kadınların yaşadığı gerginlikleri, talihsizlikleri, korkuları, paranoyaları çizgiler yoluyla ele alıyor. Kitaptaki çoğu şeyin başına geldiğini düşünerek okudum ben biraz. Öyle mi gerçekten?

Evet, çoğu değil hepsi yaşanmış şeyler. Aile yadigârı bir migrenim var. Lahmacunla romantiklik yapan bir kocam ve tepinmekten hiç yorulmayan bir kızım var ve gerçekten otobüste otururken kafama armut düştü. (Gülüyor.)

Mesela tam metroya binecekken sıranın en başında olmana rağmen o metroya binememen aslında pek çok insanın da başına gelen bir şey. Yani sadece kadınsal bir şey değil yani… İnsan olmanın tuhaf halleri de var. Vırvır konuşan insanları dinleme zorunluluğu mesela…
Sahi insanların bu kadar duyarsız, farkında olmadan konuşup karşısındakini yorması veya toplum kurallarına uymaması aslında nasıl ürkütücü! Yani yaşarken çok fena ama kaleminden okurken eğlenceli. Neler dersin tahammül etmesi zor hayata, insanlara dair?

Tüm dünyada metropoller “jungle” gibi.  Hayatta kalabilmek için sincap bile olsanız zaman zaman aslan taklidi yapmayı becerebilmeniz gerek. Ben metrobüse binemediğimde kendimi aslanlar arasındaki sincap gibi hissediyorum. Ama sincapların da en zayıfı. Gerçekten vahşi doğada olsam ilk yenecek sincap ben olurdum.

Çok konuşan insanlara karşı da savunma mekanizması geliştirdim galiba; konu ilgimi çekmiyorsa hiç dinleyemiyorum. Aslında çekse de çok konuşan birini dinleyemiyorum sanırım. Özet seviyorum. Hayat başkasının uzun uzun konuşmasını dinlemek için çok kısa. Ben de aceleciyim biraz.

“MİZAH HAYATI GÜZELLEŞTİREN BİR BAKIŞ, KUSURLARDAN BESLENİYOR”

Gündelik olayları hep böyle esprili şekilde anlatmak, ruhuna yarıyor mu? Biraz olsun çizgilerinle, espri anlayışınla dünyanın, ülkenin türlü kusurlarından ve garip olaylarından arınabiliyor musun?

Hiç çok hırslı, ısrarcı biri olmadım. Hayattan gelen her şeyi olduğu gibi kabul ettim. Değiştirmeye çalışmadım. Beceremediysem arkasından el salladım. Bu bakış açısı, insana her şeyin olması gerektiği gibi olduğu hissi veriyor. Uzağa çekilip bakınca da komik yanlarını daha kolay görebiliyorsunuz. Mizah hayatı güzelleştiren bir bakış, üstelik kusurlardan besleniyor.

“İçimdeki Buhranlar” bir yandan matrak bir kitap ama bir yandan da cesur bir kadının izlerini taşıması bakımında önemli ve düşündürücü. Bu kitabın devamı gelir mi? Bana seriye bağlanmalı gibi geldi!

Öyle mi düşünüyorsunuz? Halbuki ben çizerken insanlara tam tersi bir his vereceğini düşünmüştüm. “Ne mızmız tip!” derler diye korkuyordum. Sevindirici bir yorum oldu benim için.

Bence yaşadığım sürece içimde hep buhranlarla yaşayacağım, o yüzden devamı gelecektir.

“Buhranlar hepimizin!” Ama anne olunca buhranlar daha mı fazlalaşıyor? Endişeler, korkular, kaos artıyor bir yandan…

Üf, hem de nasıl! Annelik hiç bitmeyen bir vicdan azabı gibi. Sürekli, “Doğru mu yaptım, yanlış mı?”, “Az mı yaptım çok mu?”, “İyi mi oldu, kötü mü?” gibi sorular insanın içini kemiriyor. Bir de, kaygıya yatkın bir kafanız varsa evlere şenlik oluyor hayat. Ver elini kaygı bozukluğu, ver elini anksiyete. (Gülüyor.)

Daha önce de yine Tudem Yayın Grubu’ndan ve pek çok yayından çıkan çocuk kitaplarında illüstrasyonlarına rastlıyoruz. Bu, senin kalem de oynattığın ilk kitap mı?

Evet, hem yazıp hem çizdiğim ilk kitap. Pek yazdığım söylenemez aslında, çizerek anlattım diyeyim. Daha önce kendimce minik hikâyeler yazmayı denedim ama kurgunun altından kalkamadım. Durumları anlatabildiğimi fark etmem iyi oldu. Artık yolum belli.

Bu kitabı çizerken ve yazarken seni en çok neşelendiren hangi başlıklardı, neden?

Aslında tüm süreç beni çok mutlu etti. Çünkü başlangıçta tamamen kendim için çizdiğim günlüklerdi. Kimseye beğendirme kaygısı gütmedim. Dolayısıyla elimin ve kafamın en doğal çalışma yöntemiyle yazdım, çizdim. Ama açıkçası kendini anlatmayı hiç beceremeyen biri olarak kitabı okuyan kişilerin beni az da olsa tanıyor olması benim için hayatı çok kolaylaştıracak. Fazla konuşunca fark edecek, boş baktığımda dinlemediğimi anlayacaklar. Haha!

“KARNI TOK, SIRTI PEK OLDUĞU SÜRECE ERKEKLER HUZURLU” 

Kitapta da geçiyor, aynı başlıkla ama senden duymak isterim. Mindfulness ne değildir?

Hahaha! Olayların içine hiç girememek. Hiçbir gruba dahil olamamak. Yaşadığın ana kendini bırakamamak. Hatta kitabın adını “mindfullness ne değildir?” diye değiştirsek tam olarak cevapları kitabın içinde bulabiliriz. Hep bir sonraki adımı düşünüp kaygılanan bir kronik vakayım.

Özellikle üstte bahsettiğim ve “Boşluk” başlıklarınla kadınların bu iki durumu erkeklere göre daha çok yaşadığını düşünüyorum. Sence biz kadınlar neden rahat değiliz? Rahat olma halinde bile rahatlık neden ille bir yerimize batıyor?

İçgüdüsel olduğunu düşünüyorum. Kadınlar, erkeklere oranla daha fazla koruyucu, kollayıcı olma eğiliminde. Yavrusunu, ailesini, inini koruyup kollamak derdinde. Karnı tok, sırtı pek olduğu sürece erkekler, genellikle huzurlu hissediyorlar. Onların türünü devam ettirme içgüdüsü başka şekilde, bizdeki de bu şekilde cereyan ediyor sanırım.

Toplumsal bir şey de olabilir. Bizim toplumumuzda kadınlara hep arkasını kollaması öğretile geliyor. Az konuş, fazla gülme, herkese hemen yaklaşma gibi güvensizliklerle yaşıyoruz. Bendekinin böyle bir alt yapısı olduğunu düşünüyorum. Karakter olarak fazla temkinliyim. Zararını görmedim ama Doğu toplumuna has bir kafa yapısı bence bu.

Kitabın sonunda karantina dönemiyle karşılaşmak da hoş. Peki nasıl geçiyor karantina? Sahi gerçekten maaile kilo aldın mı?

Aldık tabii, sen almadın mı yoksa? Her türlü hamur işini denedik. Bazılarında ustalaştık bile.

Karantina ilginç bir şekilde iyi geçiyor bizde. Kızımla ben tam ev kuşuyuz. Tüm hayatımızı evde geçirebiliriz. Eşim normalde yoğun çalışıyor. Evde olmak ona da iyi geldi. Sıkılmıyoruz çünkü evde yapacak çok şey var. Daha hepsini yapamadık bile!

Annesin, çizersin… Gökçe’nin başka ne tür özellikleri, hayalleri var?

Gökçe tam bir işkolik. Aslında öyle demek hoş değil, işimi çok severek yapıyorum diyeyim. Çizmek ve annelik dışında kedimiz ve bitkilerim var. Her gün onlarla ilgilenmek terapi gibi benim için. Kedim kuyruğum gibi, evde nereye gitsem peşimden geliyor. Bitkilerim de bir sürü. Hepsinin her gün tek tek toprağını, yapraklarını kontrol ediyorum. Kendimle kalabildiğim nadir anlardan. (Anneler bilir, tuvalette bile kapının yumruklandığını düşünürsek bunlar çok özel anlar) Oturduğum yerden kuş gözlemi yapıyorum. Değişik kuş tüyleri ve böcek biriktiriyorum. Bir de hobim var: Postcrossing. Dünya çapında bir kartlaşma sistemi. Boş anlarımda oturup saatlerce kart yazıyorum. Hayallerim yok, hedeflerim var.  “İçimdeki Buhranlar”dan önce başladığım projemi bitirmek ilk hedefim.

Tam da bunu soracaktım. Yeni kitap projeleri olacak mı? Ben senden “çizgi dışı” romantik bir komedi tadında bir roman bekliyorum açıkçası.

Olacak tabii, duramam ki ben. Zaten hali hazırda çizdiğim dergiler ve kitaplar var. Ama kendi projelerime de devam etmek istiyorum. Roman konusunda emin değilim ama annelik konusuna fena halde kafayı takmış durumdayım. “İdeal anne”ler çok fena kanıma dokunuyor. Kızım henüz bebekken başladığım, anneliğe geçiş ve alışma sürecini anlatan durumsal çizimlerim vardı. Onları toparlama niyetindeyim gelecek süreçte.

Ajandakolik’in sana da klasik bir sorusu var. Ajandan ya da not defterin var mı, varsa içlerinde neler var?

Olmaz mı! Hem ajandam hem not defterim var. İş planım, alışveriş listem, göndereceğim kartlar, çizmek için aklıma gelen fikirler. Yazmazsam asla aklımda tutamam. Balık gibi hafızam var. Yazmadan öğrenemeyenlerdenim, mutlaka önümde kağıt kalem olacak.

Hergün düzenli çizebiliyor musun? Böyle bir disiplinin var mı?

Tabii. Disiplin konusunda biraz da takıntılıyım belki. Bir iş varsa bitirmeden rahat edemem. Birçok işte olduğu gibi bizde de disiplin ilk şart. Karantina sürecinde aksadı ama her gün belli bir rutinim var. Mesela masam toplu olmalı. Kahvem ve suyum masada olmalı. Arkada kafa yormayan bir dizi, film, müzik olmalı.

Bundan bir buçuk ay önce çizer Aslı Alpar’ı konuk etmiştim. Ona da aynı soruyu sormuştum. Sana da sormak isterim. Türkiye’de karikatürün/çizginin değeri yeterince anlaşılıyor mu?

Çok büyük laflar edemem bu konuda ama insanlara dokunan, kendine yakın hissettiren şeyler değer görüyor bence. İnsanlar kendisine benzeyeni, duygularını anlayabildiği kişiyi benimsiyor. Benim yaptığım iş bu yönde olduğu için ancak bununla ilgili yorum yapabilirim.

Bu kitabın bence en önemli etkisi yalnız olmadığımızı bize hissettirmesi. Yani geçrekten de buhranlar hepimizin ve hepimiz bu tip duygu durumlarından, olaylardan, tuhaf insanlarla burun buruna gelme mecburiyetinden vs… geçiyoruz. O yüzden de okurken insan yaşıyor tüm bunları. Bu kadar samimi ve sahici olmak kitabı gerçek kılıyor. Ellerine sağlık… 

Ben de bu kitap sayesinde yalnız olmadığımı hissettim. İnsanlar genellikle duygularını gizlemeyi seçiyorlar. Utandıysa utandığını, korktuysa korktuğunu söylemek güçsüzlük gibi algılanıyor. Hislerimizle barışırsak hayat daha kolay olacak bence. (Böyle laflardan sonra içimde hep “Bütün dünya buna inansa, bir inansa hayat bayram olsa” çalıyor, haha! )

Gerçekten samimi ve sahici hissettirebildiysem ne mutlu bana! Çok teşekkür ederim güzel sorularınız için.

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Müzeler Haftası kapsamında Rezan Has Müzesi’nden bir ilk!

 Rezan Has Müzesi’nin 2010’da ilkini 2014 yılında ise ikincisini gerçekleştirdiği “Kayıp Dillerin Fısıldadıkları” sergisinin üçüncüsü, Müzeler Haftası kapsamında online olarak sanatseverlerle buluşuyor. Birçok sergisini online olarak ziyaretçileriyle buluşturan müze, “Kayıp Dillerin Fısıldadıkları” […]