Söyleşi – Eylem Kaftan: “Meryem Uzerli’yle tanıştığımızda çok görkemli olduğu için bu role pek uygun olmadığını söylemiştim”

ajandakolik

Madrid’de eylül ayında düzenlenecek Imagineindia Uluslararası Film Festivali’nde “En İyi Film” kategorisinde yarışacak Türk filmi “Kovan”dan bir güzel haber daha geldi, bu hafta! Filmin başrol oyuncusu Meryem Uzerli de “En İyi Kadın Oyuncu” dalında festivalde aday gösterildi. Ülkemizde  eylül ayında vizyona girecek olan filmin hem senaristi hem de yönetmeni Eylem Kaftan, bugün Ajandakolik’te konuğum oldu.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Geçtiğimiz yıl arıcılık üzerine biri belgesel iki film izlemiş, bu epey emek isteyen meşakkatli iş hakkında ilk defa kafa yormuştum. Türkiye’de arıcılık üzerine bir film izlemediğimi de o zaman fark etmiştim. Eylem Kaftan’ın yazıp yönettiği  “Kovan”, geçimini arıcılıkla sağlayan bir kadının doğa ile mücadelesini Doğu Karadeniz’in sisli yamaçlarında beyazperdeye taşıdığı için hemen ilgimi çekti elbette. Aslında bu söyleşiyi yapmadan önce filmi izlemeyi çok isterdim ancak ne yazık ki “Kovan” sonbaharda gösterimde olacak. Ama şunu da söylemek gerek; filmin başarısı çoktan ülke dışına ulaştı bile… Ben de hem Türkiye’de arıcılık üzerine yapılan ilk filmlerden biri olma özelliği taşıyan “Kovan”ı hem de bu başarısını konuşmak için senarist – yönetmen Eylem Kaftan’la bir araya geldim. 


Öncelikle tebrik ederim. Senaryosunu yazı
p yönettiğiniz Kovanfilmi, İspanyadaki Imagineindia Uluslararası Film Festivali’nde hem En İyi Filmhem de En iyi Kadın Oyuncu” ödüllerinde aday. (Bu filmle başka adaylığınız var mı?) Bir kadın senarist ve yönetmen olarak neler hissediyorsunuz? (Siz ödüllere alışık bir senarist-yönetmensiniz!)

Çok teşekkür ederim. “Kovan” gibi sanatsal iddiası olan filmlerin en büyük meyvelerinden biri ödüller. Filmimizin farklı kültürlerde de karşılığının olduğunu görmek, farklı coğrafyalarda beğenilmesi, takdir edilmesi bizim için büyük bir mutluluk. Madrid’deki İmagineindia Film Festivali, Avrupa’dan ve Güneydoğu Asya’dan yılın en başarılı filmlerini seçkisine alan bir festival. Pek çok festival gibi A festivallerin seçtiği filmleri tekrarlamak yerine, yeni keşiflere şans veriyor. Busan’ın, Locarno’nun, Jeanjou’nun seçtiği filmlerin yüzde doksanını seçmiyor mesela. İspanya’nın en saygın sinema eleştirmenleri filmleri izleyip, çeşitli kategorilerde adaylıklar gösteriyorlar. En korkulan, sert eleştirmenlerden Miguel Marias ve İspanya’nın önemli günlük gazetelerinden El Mundo’nun editörlerinden Alberto Luchini Kovan ve Meryem Uzerli ile ilgili bizi çok mutlu eden yorumlar yaptılar. Luchini, “Kovan”ın “Western filmlerini andıran, her türlü güçlüğe rağmen savaşmaktan vazgeçmeyen, unuttuğu kasabasının insanları ile tekrar bağ kuran, güçlü kadın karakteri olan, özgün bir film” olduğunu söyledi.  Senaryoyu yazarken, coğrafi olarak çok farklı olmasına rağmen “Kovan”da coğrafya ve insan ilişkisinin Westernlerin yapısına benzediğini düşündüğüm için, bu yorumlar beni çok mutlu etti.

“NURİ BİLGE CEYLAN ‘BUGÜNE KADAR ARICILIKLA İLGİLİ BU KADAR KAPSAMLI BİR FİLM YAPILMAMIŞTIR’ DEDİ”

Filmin konusu arıcılık üzerine… Arıcılık yapan bir kadının doğayla mücadelesini anlatıyorsunuz. Daha önce bu konuyla ilgili Türkiyede hiç film yapıldığını hatırlamıyorum. Benim son dönem izlediğim, baş kahramanı Hatice olan  Honeylandfilmi aklıma geliyor yalnızca. Ancak o da bir Makedon filmiydi. Çok sevmiştim. Kovan”ı bir de sizen dinleyelim…

Filmin kaba kurgusunu izlettiğim Nuri Bilge Ceylan, film bittikten sonra “Arıcılık ne zor işmiş. Bugüne kadar arıcılıkla ilgili bu kadar kapsamlı bir film yapılmamıştır” dedi. Gerçekten sadece Türkiye’de değil, dünyada da arıcılıkla ilgili filmler çok az. “Honeyland”i hâlâ izleyemedim ama çok seveceğime eminim. Kovan’ın hikâyesine gelince; öncelikle, Artvin’in Macael ilçesinde, sisli çam ormanlarıyla kuşatılmış, adeta varlığı bile unutulmuş bir sınır kasabasında geçtiğinden başlayayım. Almanya’da işleri bir türlü istediği gibi gitmeyen Ayşe, annesinin ağır hastalandığı haberini almasıyla soluğu anayurdu Artvin’de alır. Annesi ölmeden önce Ayşe’ye son isteği olarak, ona da kendi annesinden yadigâr arılığı emanet eder. Ayşe başta karşı çıksa da gönlü, annesinin son isteğini reddetmeye izin vermez. Ancak Ayşe’nin hayalini hiç beklenmedik bir misafir bozacak, Ayşe’yi kaçınılmaz bir sürece sokacaktır. Dev bir ayı yerleşim alanlarının artmasıyla değişen coğrafyada kendine yeni besin kaynakları ararken Ayşe’nin arılığına dadanır. Genç kadın seneler sonra ilk kez bal üretebildiği arılığı ayılara kolay kolay bırakmamaya kararlıdır. Ancak bu sandığından da çetin bir mücadeleye mal olacaktır.

“BİR LABARATUVARDA KRALİÇE ARIYI KENDİ ELLERİMLE DÖLLEDİM”

Arıcılık üzerine nasıl bir hikaye çalışması yaptınız, merak ediyorum. Gözlemlerinizi ve bunu senaryoya aktarışınız nasıl oldu?

Hikâyenin çıkış kaynağı, TRT Belgesel kanalına “Biçiftlik” isimli şehirli çiftçilerin doğaya göçünü anlatan bir belgesel dizisinde yönetmenlik ve sunuculuk yapıyor olmamdı. Anadolu’nun farklı şehirlerinde şehirli çiftçilerin, modern yöntemleri doğaya uygulamaya çalışırken yaptığı hatalar, yerel halkla yaşadıkları trajikomik çelişkiler, doğayla verdikleri çetin mücadeleyi anlatıyorduk. Bu yolculukta tanıştığım arıcılardan, özellikle de arıcı kadınlardan esinlendim. Belgeselci olduğum için herhangi bir konuyu nerdeyse uzmanlık düzeyine gelene kadar araştırma eğilimim var. Onlarca arıcıyla görüşüp, hikâyelerini dinledim. Kendim defalarca arılıklara girip, arıcı giysileri giyip, elime petek almayı, elimi kovana sokmayı, arılarla iletişim kurmayı öğrendim. Arılar tarafından sokulmak da bu işin içinde tabii. Bir labaratuvarda kraliçe arıyı kendi ellerimle döllemeye kadar gitti bu iş. Arıcılık uzmanları ve arıcılara senaryoyu okuttum. Yarattığım dünyada bir mantık hatası olmaması için defalarca sağlamasını yaptım.

Bir kadının gözünden bir kadın filmi diyebilir miyiz Kovaniçin?

“Kovan”, felsefi boyutuna baktığınızda büyük şehir hayatında kendisine yabancılaşmış insanın özüne yolculuğunun hikâyesidir. O yüzden kadın ya da erkek, her şeyden önce insanın doğayla ilişkisinin hikâyesi. Ancak kadın karakterlerin hikâyelerine odaklanan filmler az olduğu için kadın filmi de diyebiliriz tabii ki, ben bundan gocunmam. Filmi tanımlamak bana düşmez. Arılar biliyorsunuz ki besin zincirinin en önemli halkası olan hayvanlar. Arı kolonileri kraliçe arıların mühendisliği ve kovanı yönetimiyle varlığını sürdüren, doğanın en anaerkil mikrokozmosu olduğu için, ana karakteri bir kadın yapmak kaçınılmazdı. Ayşe’nin kadın olması, kadın arıcıların arılar gibi daha detaycı ve temiz olması, kadının kendi doğasına daha yakın olması üstünden kadın ve doğa üstüne de çok katmanlı bir tartışma yürütebiliriz.


“MERYEM UZERLİ, BU ROL İÇİN AKLIMA EN SON GELECEK İSİMLERDEN BİRİYDİ”

Şimdiye kadar farklı rollerde izlediğimiz Meryem Uzerliyi arıcılık yapan bir kadın olarak hayal etmek bir hayli ilginç. Uzerlinin karakterinden biraz bahseder misiniz? Bu rol için aklınızda bir isim var mıydı? Meryem Uzerli seçimi size mi ait?

Başrol oyuncusunu bulmak filmin en zor, en stresli işlerinden biriydi. Görüştüğüm ve beni heyecanlandıran birkaç oyuncu arasında Nesrin Cevadzade de vardı. Meryem Uzerli sanırım bu rol için aklıma en son gelecek isimlerden biriydi. Tanıştığımızda ilk başta Meryem çok görkemli olduğu için, bu role pek uygun olmadığını da söylemiştim. Meryem oynadığı her karakterde yeni bir insan olabilen, ezberlerinizi bozabilen bir oyuncu. Hikâyeye dahil olup, büyük bir aşkla role kendini adadıktan sonra, “Kovan’ın Ayşe’si, meğer yıllardır Meryem Uzerli’yi bekliyormuş” dedim. Ömrümün sonuna kadar da “İyi ki Meryem olmuş” diyeceğim sanırım. Onunla çalışmak olağanüstü, adeta sihirli bir tecrübeydi.

Başrol için bu kadar ünü bir isim olması, filmin dikkat çekiciliğini artırıyor hiç şüphesiz. Ama ne olursa olsun bir filmin belkemiğini oluşturan en önemli unsur elbette ki senaryo. Senaryoyu yazarken en çok dikkat ettiğiniz şeyler neler oluyor? Örneğin Kovan”ı yazma süreciniz ne kadar sürdü, nelerden beslendiniz?

Fikir aşamasından sete kadar geçen süre içinde “on and off” diyebileceğim iki buçuk yıl geçmiştir. Setteyken bile ufak tefek değişiklikler yaparsın senaryoda. En dikkat ettiğim şey hikâyenin merak ve gerilim unsurunun yüksek olmasıydı. Çabuk sıkılan bir mizaca sahibim olduğu için, izleyicinin filmimden sıkılması en korktuğum şey olur herhalde. Gösterimlerde izleyicinin filmi gözünü kırpmadan izlediğini gördüğümde “Başarmışım” dedim.

Film mekan olarak daha çok doğada geçse de karanlık bir atmosfere sahip. Bunu tercih etmenizin başlıca sebepleri nelerdi? Oldukça dramatik bir filmle mi karşı karşıyayız?

Doğu Karadeniz’in yağmurlu ikliminden ötürü biraz kasvetli bir havası vardır. Eğer yabancısıysanız ve alışık değilseniz bir süre sonra o iklim insana “basmaya” da başlar. Bu hafif kasvetli hava, tam da yaratmak istediğim atmosferdi. Dışarıdan gelmiş Ayşe’ye de bu sürekli yağan yağmur, bu kalın kestane ormanları, bu sisli yollar bir süre sonra “basmaya” başladı. Mekan benim için karakteri tamamlayan en önemli unsurlardan biri olduğu için bu atmosferi de hikâyeye çok uygun buldum.

Bir aşk da var sanırım…

Benim bütün filmlerimde bir aşk var sanırım. Belgesellerimde de hep bir aşk vardır. Aşk hiç bir zaman başlıca çatışma konusu olmasa da, karakterimizi tanımanın en güzel yollarından biridir. “Kovan”da Meryem Uzerli’nin canlandırdığı Ayşe ve Feyyaz Duman’ın canlandırdığı İlker karakteri arasında ironik bir aşk hikâyesi var. Aslında karamizah barındıran, şu an spoiler vermek istemediğim, şaşırtıcı bir aşk.

“Kovan” filmi, Artvin’in Macael ilçesinde, sisli çam ormanlarıyla kuşatılmış, adeta varlığı bile unutulmuş bir sınır kasabasında geçiyor.

Yine fragmandan ve doğadan yola çıkarak filmde diyalogların çok fazla olmadığını söyleyebilir miyiz?

Doğrudur. Diyaloglardan çok, derdini doğanın ve mekanın değişimleri ile, aksiyonla, umulmadık karşılaşmalarla anlatan bir film “Kovan”.

“KENDİMİ BİR TÜR ‘SOSYAL ZELİG’ OLARAK GÖRÜYORUM” 

Daha önceki işlerinize bakarsak daha çok toplumsal konuları ele aldığınızı görüyoruz. Marmara Depremiyle, töre cinayetleriyle, Kanadada kalma mücadelesi veren mültecilerle ilgili belgesel çalışmalarınız var. Sinemayı toplumsal bellek olarak nitelendirmenin başarılı örneklerinden birisiniz. Üstelik erkek egemen bir dünyada, sinemada kendi sanatınızla bunu gerçekleştiriyorsunuz.

Öyle düşünüyorsanız ne mutlu bana. Kendi iç dünyamda karşılığı olan hikâyelerin ve karakterlerin filmlerini yapmaya çalıştım. İlk filmim “Bak, Devlet Baba”, çocukluğumu geçirdiğim Körfez bölgesinde ailesi ve kasabaları yok olan karakterlerin hafızasını yansıtıyor. 10 yıl Kanada’da yaşadığım için Kanada’daki mültecilerin ülkede kalma mücadeleleri, köksüzleşmeleri, gizli ayrımcılık gibi konulara daha yakın hissettim. 30 yıl önce öldürülen halamın izini sürdüğüm belgesel de kişisel bir belgeseldir. Ama örneğin Saraybosna’da savaş suçlusu olma pahasına kalmayı tercih eden Sırp bir generalin hikâyesini anlattığım, “Sarajevo, My Love” filmim de var. Tük futbolunun ruhunu aradığım “Aşk ve Ceza Sahası”. Dört görme engelli bireyin hikâyesini anlattığım “Seeing Isn’t Everything”. Kendimi bir tür “sosyal zelig” olarak görüyorum. Kadınların söz hakkının ellerinden alındığı bir dünyada kadınlara karşı özel bir duyarlılığım olabilir ama bu çerçeveye de sığdırılmak istemem.

“Kovan” film ekibi.

Kovan, bir tutam belgesel bakış açınızı da yansıtıyor mu sizce?

Detaylı bir araştırma süreci sonunda tasarlandığı ve çekildiği için yansıtıyordur.

Film, ülkemizde 25 Eylülde gösterime giriyor. Diğer ülkelerde de gösterime girecek mi?

 Pek çok ülkeden davet alıyoruz. Henüz dünya satışını gerçekleştirmedik ama çok isterim.

Şu an üzerine çalıştığınız başka projeler var mı?

Şu an “Gerçek Bir Kadın” isimli yeni bir senaryo üstüne çalışıyorum.

Şunu sormadan edemeyeceğim. Siz bitirme tezinizi   80 sonrası Türk sinemasında kimlik krizi” üzerine yapmışsınız. 80 sonrası Türk sinemasındaki bu kimlik krizini nasıl nitelendirebiliriz? Kısaca bahsedebilir misiniz?

York Üniversitesi’nde Sinema bölümündeki yüksek lisans tezimdi. 80 ve 90’lı yıllar Türk sinemasını inceledim. Friedric Jameson’un üçüncü dünya ülkesi edebiyat eserlerinin hep bir ulusal allegori göndermesi yaptığı teziyle tartışıyordum. Jameson gelişmekte olan ülkelerde bireyin üzerinde kurulan iktidarın, sanatçıları hep ülkeye dair politik bir şeyler söylemeye ittiğini iddia ediyordu. Bu söylemin kendisinin haklı tarafları olmakla birlikte, fazla genelleyici olduğu için kendisinin bir iktidar söylemine dönüştüğünü iddia ederek, Türk sinemasını kendi kimliğini ve ruhunu arayan bir sinema olarak mercek altına aldım. Batılı eleştirmen ve izleyicinin beklentileri ve yabancılaştığı kendi izleyicisi arasında sıkışmış, sanatsal iddiadaki Türk filmleri bugün tematik olarak çok daha büyük bir çeşitlilik barındırıyorlar. Birçok ülke sinemasına göre tanımlanması daha güç bir sinema olduğu için kimlik krizi hâlâ devam ediyor diyebiliriz ama bu aynı zamanda çok da heyecan verici bir şey diye düşünüyorum.

Kesinlikle öyle! Peki, sinemanıza yön veren yönetmenler, oyuncular, yazarlar kimler oldu?

Michael Haneke, Alfred Hitchcock, Michelangelo Antonioni, Andrey Tarkovski, Andrey Zvyagintsev, Naomi Kawase, Lucrecia Martel, Lynne Ramsay, Quentin Tarantino, Clint Eastwood ve tabii Nuri Bilge Ceylan.

rkiyede kadın senarist, yönetmen olmak… Üç noktayı doldurur musunuz?

Yanlışlıkla bir erkek kahvesine düşmüş olmak ama o erkek kahvesinde kendine özgü bir varlık yaratarak, kendini kabul ettirmek.

Ah, güzel bir tanım oldu bu!
Biliyorsunuz geçtiğimiz günlerde Ozan Güvenin Deniz Bulutsuza uyguladığı şiddet nedeniyle 103 senarist tepkilerini ortaya koydu. Kadına şiddetin her geçen gün çok daha fazla nüksettiği ülkemizde bir kadın olarak, bir yazar olarak düşünceleriniz neler? Bu konuda neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu konuda duyarsızlık arttıkça, yeni bir duyarlılık bir yerlerden patlayacaktı. Olmakta olan da budur. Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimini almakla başlayabiliriz.

Hep aynı hikâyelerden yola çıkan dizileri nasıl buluyorsunuz? Bir eleştiriniz var mı?

 Türk dizilerinden bahsediyorsanız, dizileri çok iyi bildiğimi iddia edemem.

Umarım büyük başarılar elde eder “Kovan”. Ellerinize sağlık…

Çok teşekkür ederim. Umarım… Böyle yeni sorular sorulunca mutlu oluyorum.

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Sanatçılar Girişimi bildiri yayınladı: "Korkmuyoruz"

Sanatçılar Girişimi çok sayıda sanatçı ve yazarın imzasıyla, ülkede yaşanan sorunlara dair bir bildiri yayımladı. Bildiride sert eleştiriler var.  Müjde Ar’dan Levent Üzümcü’ye, Adnan Özyalçıner’den Ataol Behramoğlu’na, Müjdat Gezen’den Rutkay Aziz’e pek çok yazar ve sanatçının imzaladığı bildiride çoklu baro, kıdem tazminatı ve insaf yasası gibi son dönemde ülke gündeminde […]