Söyleşi – Dursun Ege Göçmen: “Edebiyatın yaşının olmadığına inanıyorum”

ajandakolik

Bundan iki yıl önce TUDEM Edebiyat Üçüncülük Ödülü aldığı romanı “Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası” ile çocuk edebiyatına hem sazlı sözlü, fıkır fıkır hem de cesaret  veren bir hikâye kazandıran yazar Dursun Ege Göçmen, Ajandakolik’te konuğum oldu.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Geçtiğimiz aylarda ilk baskısını yapan “Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası”, cesur ve mücadeleci çocukların hikâyelerini anlatıyor. Kitabın yazarı Dursun Ege Göçmen, ismi yüzünden akranları tarafından alay konusu olan bir çocuğu merkeze alırken kendi geçmişinde de benzer sorunları yaşadığını Ajandakolik’e anlattı. Göçmen ile yazın hayatından İstanbul Sözleşmesi’ne uzandık, hem edebiyattan hem de ülkenin gündemindeki mevzulardan konuştuk. 

Ben biyografinizde yazdığı üzere çalıştığınız yerden sorayım o zaman ilk önce. Çocuk kitapları yazmaya ne zaman karar verdiniz? 

Kitaplar, çocukluğumdan bu yana en yakın arkadaşlarım. Ekmeğimi de hep okuyup yazarak kazandım. Yıllarca televizyonlarda haber ve program metinleri yazdım, çocuk kitapları yazmaya ise anne olduktan sonra başladım. Oğlum Özgür dünyaya geldikten sonra, önceleri bir anne olarak çocuk edebiyatını takip etmeye başladım. Ardından okumak yetmez oldu, yazmaya başladım. Önce öyküler, masallar ve ardından romanlar… Oğlumun çocuk dünyası, benim de içimde uyuttuğum (ya da unuttuğum) çocuğu uyandırdı. Bir çocuğun gözünden dünyaya bakmak beni özgürleştirdi ve zenginleştirdi. Çocuk edebiyatıyla yazı serüvenim böyle başladı.

“Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası” kitabınız TUDEM Yayınları’ndan çıkan ikinci kitabınız. Ve bu kitapla 2018 TUDEM Edebiyat Ödülleri Roman Yarışması Üçüncülük ödülü aldınız. Sizce ödüller, bir yazarın yazın hayatında ne kadar etkin rol oynuyor?

Yazdığım ilk kitap olan “Canı Sıkılan Çocuk” ile 2007’de Gülten Dayıoğlu Vakfı Roman Ödülü’nü kazandım. Ardından ikinci kitabım olan “Alacağınız Olsun”  ile Rıfat Ilgaz Öykü Ödülü’ne layık görüldüm. Kitaplarıyla büyüdüğüm bu iki büyük yazar adına verilen ödüller beni kamçıladı. Ardından Eğitim Sen ve Tudem yarışmalarında da ödüller kazandım. Bu ödüller bana yazmaya devam etmem konusunda cesaret verdi. Ama öte taraftan büyük bir sorumluluk da yükledi. Yani artık vasat bir yazı yazmaya hakkım yok gibi geliyor. En azından ben, aldığım ödüller nedeniyle kendimi iyi yazmaya, güzel yazmaya, güçlü cümleler kurmaya borçlu hissediyorum.

“AKRAN ZORBALIĞI, ÇOCUKLARIN BÜYÜRKEN YAŞADIĞI EN BÜYÜK SANCI” 

Biraz kitabın başkahramanı “Fıstıkçı” Şahap’tan konuşalım. Şahap, adıyla hayata bir sıfır yenik başlayan bir çocuk. Arkadaşlarının onunla alay etmesi onu çok kırıyor. Daha sonra İpek’le gelişen arkadaşlığı yolunu değiştiriyor. Gerisini sizde dinleyelim… Bu kitap, aslında pes etmemenin, her zaman mücadele etmek gerektiğinin hikayesi, öyle değil mi?

Evet, kesinlikle öyle! Aslında ben de Şahap kadar olmasa da çocukluğumda benzer şeyler yaşadım. Adım Dursun ya… Duyanlar önce “Dursun erkek adı değil mi?” “Sen son çocuk musun?” diye sorular soruyordu. Dile getirmeseler de modern bir isim olmadığı için de içten içe küçümsediklerini hissediyordum. Ama benim şansım Şahap’ın aksine adımın anlamını daha erken öğrenmemdi. Dursun, doğduğum bölgede batıl bir inanç gereği “ölmesin, yaşasın, dursun” anlamında konulmuş bir isimdir. Kız çocuklarına da erkek çocuklarına da verilir.

Akran zorbalığı, çocukların büyürken yaşadıkları en büyük sancı. Şahap da isminden dolayı arkadaşları tarafından alay ediliyor. Ama bu yalnızca bir bahane. Kültür farkı, ekonomik farklılıklar, engellilik ve bunun gibi pek çok konu “akran zorbalığı”nın nedeni olabiliyor. Şahap’ı değiştiren, dönüştüren ve kendisiyle barışmasını sağlayan İpek de kızıl saç rengi nedeniyle alay ediliyor. Ama İpek, Şahap’ın aksine farklılığından utanmıyor, aksine övünüyor. Kitap da işte bunu anlatmaya çalıştım. Evet, dış görünüşümüzü, adımızı, kim olduğumuzu seçemeyiz. Ama nasıl bir yaşam süreceğimizi seçebiliriz. Aslında yaşam iki seçenek üzerinden ilerliyor. Ya pes edip var olanı kabul edeceksin ya da mücadele edip değiştireceksin! “Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası”, cesur ve mücadeleci çocukların hikâyelerini anlatıyor.

Roman boyunca iyi kötü, yenmek yenilmek, pes etmek vazgeçmemek gibi kavramlar kendilerini hissettiriyor okuyucuya… Çocuklara bunları anlatmak çok ince bir çizgiden geçiyor. Edebiyat da bu konuda çok önemli bir rol oynuyor. Ne dersiniz?

Edebiyatın çok büyük bir gücü var; düşündürür ve değiştirir! Evet edebiyat eserleri ilginç bir hikâye ya da heyecanlı bir macera anlatır. Ama aynı zamanda yaşamla ilgili çok önemli şeyler de söyler. Okura parmak sallayan, öğüt veren didaktik bir anlatımdan söz etmiyorum. Bence söylemek istediğini kurgusuyla ve diliyle okura hissettiren, sezdiren bir anlatım, iyi edebiyat sayılır. Hele de okurunuz çocuk ve gençlerse daha da özenli olmalısınız. Ben de kitaplarımda buna dikkat ediyorum. Okurlarıma daha iyi, daha güzel, daha adil bir dünya düşü kurdurup, onları cesaretlendirip, ufuklarını açabiliyorsam ne mutlu bana…

“Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası” için kaç yaş grubuna hitap ettiğini söyleyebiliriz?

Tanıtım broşürlerinde 9 yaş üzeri olarak öneriliyor. Ama ben iyi edebiyatın yaşının olmadığına inananlardanım. Yani iyi yazılmış bir çocuk kitabı her yaşta keyifle okunur. Örneğin Antoine de Saint-Exupery “Küçük Prens”i  aslında yetişkinlere yazmış. Ama Küçük Prens, tüm dünyada en sevilen çocuk kitaplarının başında geliyor. O yüzden ben kitaplarımı tüm yaştan okurlara öneriyorum.

Sizin çocukken ya da gençlik yıllarında bir orkestra deneyiminiz oldu mu?

Keşke olabilseydi. Müzik dinlemeyi seviyorum ama müzik kulağım yok maalesef. Detone olmadan söyleyebildiğim bir tane şarkı bile yok. Ama bir müzik aleti çalmayı çok isterdim doğrusu. Gerçi hiçbir şey için geç değil. Bir gün yan flüt çalmayı öğrenmek istiyorum.

Çocuklar ve gençler için karakterler yaratırken en çok nelerden besleniyorsunuz? Kendi çocuğunuz da bunda rol oynuyor olmalı!

Evet, önceleri oğlum Özgür benim en büyük ilham kaynağımdı. Ama o şimdi 22 yaşında kocaman bir delikanlı! Çocuk dünyasının kapısını onunla açtım, şimdi milyonlarca çocukla yürüyorum. Yaşamın kendisi besliyor beni. Okuduğum kitaplar, başımdan geçen maceralar, hazırladığım yemekler, arkadaşlarım, parkta izlediğim çocuklar…

“YABANCI YAZARLAR BİZDEN DAHA ÖZGÜR” 

Günümüzde yabancı yazarların çocuk kitapları ve Türk yazarlarınki arasında nasıl farklar görüyorsunuz?

Açıkçası bir karşılaştırma yapmayı pek doğru bulmuyorum. Her ülkenin, her coğrafyanın çok değerli yazarları, çok güzel kitapları var. Ama şöyle bir farktan söz edebilirim sanırım. Ben de dahil Türk yazarların daha otokontrollü olduklarını düşünüyorum. Yabancı yazarların çok beğenilen, çok okunan bazı çocuk kitapları ile bir Türk yazar Türkiye’de yayıncı bile bulamayabilirdi. Kendimden örnek verecek olursam kitapta yazdığım argo bile olmayan bir söz ya da cümleyi değiştirmem için yayınevindeki editörlerimle konuştuğum oluyor. Oysa edebiyat, hayatın aynasıdır. Gerçek yaşamda kullanılan bir cümlenin ırkçı, cinsiyetçi, açıkça küfür olmadığı halde kitapta geçmesinin ne sakıncası var anlamıyorum. Kısacası yabancı yazarlar bu anlamda bizden daha özgürler.

Pandemi sürecinde edebi anlamda faal olabildiniz mi? Yazıp çizdiniz mi bir şeyler, istediğiniz ya da listelediğiniz kitapları okuyabildiniz mi?

Okuyabildim ama çok yazamadım açıkçası. Pandemi süreci benim zihnimi de biraz olumsuz etkiledi. Yazmaya odaklanamadım. Kafamı dağıtmak için her zaman yaptığım gibi bol bol yerli ve yabancı polisiye kitaplar okudum. Kendim yazamasam da kafamda biriktirdiğim birçok kurgu oluştu. Takip ettiğim yazarların yeni kitapları çıkınca mutlaka alıp okuyorum. Bu dönemde okuyup en çok sevdiğim kitapsa Miyase Sertbarut’un “Yuan Huan’ın Kulübesi”ydi.

“DÜNYA BİR GÜN DAHA İYİ HALE GELECEKSE, BU KADINLAR SAYESİNDE OLACAK” 

Siz aynı zamanda tiyatro oyun yazarısınız da. Biliyorsunuz bu yıl tiyatroda kadın yazar ve yönetmenler için önemli bir adım atıldı.  Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen, 2020 sezonunda kadın yazar ve yönetmen ağırlıklı oyunların oynanacağı vurgusu yapmıştı. (Tabii araya pandemi girdi!) Sizin de iki yetişkin oyununuz var. Yeniden oyun yazmayı düşünüyor musunuz? Pek çok alanda olduğu gibi tiyatroda ve edebiyatta kadın yazarların gölgelendiğine katılıyor musunuz?  

Kafamda taslağını oluşturduğum ama henüz kağıda dökmediğim birkaç oyun var. Kitap, yazarla okur arasında doğrudan kurulan bir iletişim. Ama tiyatro oyunları öyle değil. Onların seyirciyle buluşması için, sahnelenmeye, oyunculara, yönetmenlere, müzisyenlere, dekoratörlere ihtiyacı var. Türkiye’deki tiyatroların durumu da pek iç açıcı değil. Devlet tiyatroları genellikle klasikleşmiş oyunları sahneliyor. Özel tiyatroların birçoğu ise ekonomik sorunlarla boğuşuyor ve yeni oyun sahnelemiyor. Bu anlamda yazılan oyunun kağıtta kalması ve sahnelenmemesi de biraz şevk kırıyor.

Tiyatroda ve edebiyatta kadın yazarların gölgelenmesi konusuna gelince… Toplumun her alanında var bu gölge. Sokakta, işte, hatta evde! Ama bu değişiyor, hemcinsim olan kadınların sesi her geçen gün daha güçlü, daha cesur, daha gür çıkıyor. Dünya bir gün daha iyi hale gelecekse, bu kadınların sayesinde olacak!

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR SLOGANI BOŞUNA ATILMIYOR” 

Madem kadınlardan söz açtık… Kadının yalnızca sanattaki değil toplumdaki yeri özellikle yaşadığımız şu ileri (!!) çağda çok tartışılıyor. İstanbul Sözleşmesi imzalansın, imzalanmasın tartışmaları sürüyor.
Çocuklar ve gençler için yazan bir yazar olarak bu konuda yazarlara da çok iş düşüyor. Düşüncelerinizi tüm bu kadın – toplum çerçevesinde sizden dinlemek isterim.

İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! Önce, tavrımın bu olduğunu söyleyeyim. Bu slogan boşuna atılmıyor. Bu ülkede hergün onlarca kadın öldürülüyor. Kim tarafından? Kocaları, sevgilileri, babaları ya da yakınları tarafından. Sadece ölenlerin adını haberlerde duyuyoruz. Oysa kapalı kapıların ardında binlerce kadın ve kız çocuğu aynı zamanda şiddet görüyor. Fiziksel, cinsel, psikolojik şiddetle örseleniyorlar. İstanbul Sözleşmesi, doğrudan doğruya şiddeti önlemeyi amaçlıyor. Kişiler arasında evli, bekar, kadın, erkek gibi ayrım da yapmıyor.  Bu sözleşmenin faydaları açıkça ortadayken buna karşı çıkanların iyi niyetli olduklarını hiç düşünmüyorum. Bir kadın, bir insan, bir yazar olarak  İstanbul Sözleşmesi’ni her türlü saldırıya karşı savunmayı bir görev olarak görüyorum.

Ajandakolik’in bir klasik haline gelmiş sorusu… Ajandanız ya da tuttuğunuz bir not defteri var mı? Varsa içinde neler var?

Ajandam  olmasa ben ne yapardım! Okul etkinliklerime, imza programlarıma ajandam sayesinde vaktinde gidiyorum. Elbette aşırı dağınık ve unutkan olduğum için ajandalarımı yılda birkaç kez kaybedip yenilemek zorunda kalıyorum. Ajandama bazen okuduğum, duyduğum ve etkilendiğim sözleri not alıyorum. En çok da yine tanıtımlarını okuduğum kitapların ve yazarların ismini unutmamak için yazıyorum.

Ufukta yeni bir kitabınız görünüyor mu? Çalışmalarınız var mı?

Çok uzun bir süredir kafamın içinde dönüp duran ve bir roman var. İlk gençlik romanı diyebilirim.  Ama konusunu söylemeyeyim, çünkü bilgisayar başına oturduğumda kafamda olan kitap ile bilgisayarın başından kalktıktan sonra kağıtta yazan kitap her zaman bambaşka oluyor.

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Baba Zula'nın ilk bestesi "Tavus Havası" ile 24 yıl sonra!

Baba Zula’nın bestelediği ilk şarkı olan ve ilk kez 1996 yılında Tabutta Rövaşata filmin soundtrack albümünde kullanılan “Tavus Havası”, yıllar sonra yeniden canlı olarak kaydedildi. Baba Zula’dan haber var, dostlar! Bundan 24 […]