Söyleşi – “Mehmet Ergen’in kadın yazar ve yönetmenlerden yana yaptığı bu tercih tarihi bir öneme sahip!”

ajandakolik

Her ne kadar kötü haberlerle dolu endişeli bir hafta geçirsek de güzel şeylerin olabileceğine olan inancımızı kaybetmiyoruz. Geçtiğimiz günlerde Şehir Tiyatroları‘nın yeni Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen’in 2020 sezonunda kadın yazar ve yönetmen ağırlıklı oyunların oynanacağına dair yaptığı basın açıklaması 8 Mart Dünya Kadınlar Günü haftasını çok daha anlamlı kıldı, yüzümüzü güldürdü. Tam da bahara ve sanata yakışan bir haberdi! Ben de bu vesileyle sezonda oyunları oynanacak üç kadın yazarın kapısını çaldım. “Yaşasın kadınlar!” diye söze başladık, “Yaşasın kadın gücümüz” diye söyleşiyi noktaladık.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Biri yıllarını tiyatroya vermiş ve yazardan, dramatugdan, yönetmen titrlerinden ziyade kendi deyimiyle daima “tiyatrocu” bir kadın; Deniz Altun, diğeri henüz ilk oyunuyla tiyatro sahnelerinde tomurcuklanan, çiçeği burnunda “yazan” bir kadın Şirin Gürbüz, bir diğeri ise İngiltere’de yaşayan ve Mehmet Ergen’le birlikte Londra’da bir stüdyo tiyatrosu kuran yazar Leyla Nazlı. Üçünün de yazdığı oyunlar, bu sezon İBB Şehir Tiyatroları sahnesinde izleyiciyle buluşuyor. Heyecanlıyız çünkü sezonda 12 oyunun 6’sında kadın yazarlar ve kadın yönetmenler var. Her zaman olması gerektiği gibi bir dengeyle, eşitlikle… Bugün söyleşimiz baharın en güzel günü 8 Mart’ta kadına ve sanata dair… İyi okumalar!

Yazar Deniz Altun, 2004 yılında akrabası tarafından tecavüze uğrayıp hamile kaldığı için aile kararıyla öldürülen ve töre cinayetlerinin sembollerinden biri olan Güldünya Tören’i “Gül’e Ağıt” oyunuyla ölümsüzleştirdi.

Öncelikle sizleri tanımak isterim. 

Şirin Gürbüz: Merhaba, ben 1983 doğumluyum. Sınıf öğretmeniyim. Üniversite yıllarımdan itibaren çeşitli tiyatro oyunlarında rol aldım, öyküler yazdım. Daha sonra GalataPerform’la birlikte oyun yazarlığı alanında eğitime ve çalışmalara başladım. Yazdığım oyunlar sergilenmeye başlayınca aldığım dönüşler beni motive etti. Yazmaya ve öğretmenlik yapmaya devam ediyorum.

Leyla Nazlı:  Liseyi bitirdikten sonra İngilizce öğrenmek için İngiltere’ye taşındım, burada üniversiteye gittim. Mezun olur olmaz 2000 yılında Mehmet Ergen ile Arcola Tiyatrosu’nu açtık. O zamandan bu yana Arcola’yı işletiyorum ve vakit buldukça oyun yazıyorum.

Deniz Altun: 68’de Kiraz’da doğdum. İstanbul Ünüversitesi İlteşim bölümü mezunuyum. Çeşitli ve dergi gazete ve televizyonlarda çalıştıktan ve bir süre de halkla ilişkiler yaptıktan sonra tiyatrocu olmayı tercih ettim. Tiyatroda yapmadığım iş azdır. Gişeden kafeye, sahne amirliğinden, yönetmen ve yönetmen yardımcılığına,yazarlığa pek çok şey… İlk önce amatör olarak başladım, Yüzyüze Tiyatro’yu kurduk arkadaşlarımla. Sonrasında Avcılar Belediye Tiyatrosu’nun ilk kurucu ekibindeydim. Ödenekli bir tiyatroda maaşlı bir oyuncuydum. Burada kısa oyunlar yazmaya başladım bir yandan. Rahmetli hocam Serhat Akkaş cesaretlendirdi. Sahneye taşıdık, yer yer. Hatta burada bir yazı gurubu bile kurduk.

2007’de bu sezon da sahnelenecek Gül’e Ağıt’ı yazdım.  2012’de “Önce Bir Boşluk oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi” ‘nin dramaturjisini, “Bülbül Sustuğunda” oyununun yardımcı yönetmenliğini yaptım. Halen eğitimcilik ve Yüzyüze Tiyatro’da yönetmenlik yapmaya devam ediyorum.

Bu sezon Şehir Tiyatroları’nda sahnelenecek olan “Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık” oyununun yazarı Şirin Gürbüz.

İstanbul Şehir Tiyatroları, tarihinde bir ilk yaşıyor. Repertuvardaki on iki oyunun altısı kadın yazarlara ait. Bunlar arasında sizlerin yazdığı oyunlar da var. Nihayet tiyatroda kadın yazarlara yer veriliyor diyebiliyoruz artık. Neler hissediyorsunuz? Bu arada oyunlarınız hakkında da biraz bilgi almak isterim.

Leyla Nazlı: Mehmet Ergen’in her zamanki gibi gerek İngiltere’de gerek Türkiye’de olsun sosyal ve kariyer haklarından yoksun topluma sanat içerisinde öncelik tanıyıp topluma entegre etme bakış açısına sahip olması gurur verici. Bütün dünyada bu haklardan kadın sanatçılar eşit şekilde yararlanamıyor. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın bu öncülüğü inanılmaz ilerici ve umut verici. Bu umudun gerçekleşmesinin ve sürekliliğinin, kültür sanat için çalışan herkesin işi ve görevi olduğunu görmesi, dileğim. Ben bu görevi Londra’da ve İngiltere genelinde yapıyorum.  Bunu kendi ülkemde yapma fırsatına sahip olmak ise çok daha başka bir şey. Uzun zamandır kendi müziğini dinlememiş ve bir anda duyduktan sonra kalbinin hızlı hızlı atıp hıçkırmaya hazır bir durumda olmak gibi bir şey.

Şirin Gürbüz: İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Mehmet Ergen tarafından yapılan bu duyuruyu zamanlaması ve içeriği bakımından çok çok kıymetli buluyorum. Bunun parçası olmak, üreten kadınların içinde yer almak benim için tarifi zor bir mutluluk ve gurur kaynağı. Yazdığım “Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık” oyununa gelecek olursak kısaca, 12 Eylül’ ün karanlığında bir ailenin dönemin koşullarından dolayı yaşadıkları ve üç kuşağın bundan etkilenmesi, toplumsal travmalarımızı anlatıyorum.

Deniz Altun: Biz kadınlar olarak her yerde dezavantajlı olmayı o kadar içselleştirmişiz ki… Mehmet Ergen’in kadın yazar ve yönetmenlerden yana yaptığı bu tercih; ilk defa “avantajlı” olma durumunu yaşattı bizlere. Sadece bu duygunun bile Dar-ül Beda-i i çatısı altında yaşanıyor olması, tarihi bir önem ve değere sahip.

Aslında yönetici kimliğinin; sanat yönetmeni, yayın yönetmeni, yönetmen gibi sözcüklerin kendi cinsiyeti var. Ve bu kimlik eril. Yönetimsel bir görevde bulunan kadın olsun erkek olsun o titri aldıktan sonra erkek kimliğiyle davranmak durumunda kalabiliyor. Mehmet Ergen, kadın konumdaşlarının da yap(a)madığını yapıp, alışılmışın dışında bir yol izleyerek kadının; üretken, barışçıl, duyarlı,  bu toz duman içindeki acılara, nesnesi olduğu şiddete rağmen hayatı yeniden yeniden yaratan o doğurgan sevincini, ölümü ve şiddeti sürekli dayatan eril enerjinin baskıladığı ilişki ve yaratım düzenine karşı gelmiş oldu.

İngiltere’de yaşayan yazar Leyla Nazlı’nın “Kısraklı Kadın” oyunu ilk defa Türkiye’de sahnelenecek.

Leyla hanım, sizin yazdığınız “Kısraklı Kadın” oyunu daha önce yurt dışında sahnelenmiş. Türkiye’de ilk defa oynayacak, öyle değil mi? Aslında epey trajikomik bir durum… 

Leyla Nazlı: Evet, “Kısraklı Kadın” İngiltere’de dört hafta oynadıktan sonra İsveç’te sanırım altı şehre turneye gitti. Sonra Berlin ve Hollanda’da oynadı. Şehir Tiyatroları’nın 2020 progamında var olmak ve oyunumun Türkiye’deki insanlara ulaşmasını görmek mutluluk ve umut verici. Umarım devamı gelir hem benim için hem de Türkiye’deki bütün tiyatrocular için.

Sizin oyununuz ise  konusu bakımından oldukça trajik, büyük bir yarayı ele alıyor; töre cinayetine kurban giden Güldünya’nın hikâyesini. 

Deniz Altun: Sevgili Nilüfer haklısın, çok yaralı bir konu. Anlatmak istediklerim çok uzun. Sana kısaca özetlemeye çalışacağım. Ben kendimi bildim bileli bir şeyler yazdım hep. Birgün öyle durup dururken içim yandı. “Abla ben seni en çok bana gökçe erik toplarken severdim” ile başlayan bir şiir yazdım. Şiir, anne  gibi gördüğü, kendisini de büyüten ablasını öldürmek zorunda kalan, onu çok seven, genç bir adam hakkındaydı.

Bu nedensiz, amaçsız şiiri yazarken o kadar içime işledi ki duygusu… Tiyatroda Ray Cooney çalışıyoruz. Hayatımda her şey normal seyrinde ama bende ters giden bi şeyler var. Bir derdim var. Halimi görüp soranlara yazdığımı okuyorum. Tuhaf biçimde hüzün onları da kaplıyor. O gün öylece geçip gitti. Ertesi sabah Gül Dünya’nın gelinlikli ve küçük oğlu Umut’la çekilmiş son fotoğrafını gördüm ve kardeşleri tarafından töre cinayetine kurban edildiği haberini okudum. Şoktaydım. Benim şiiri yazdığım sıralarda yaşamına veda etmişti Gül… Fotoğraf önümdeydi. Bana yazılmış son bir mektup gibi…  2007’de Oyun Yaz projesinde Güldünya’nın hikâyesini kaleme alıp oyunlaştırdım. Oyun, ilk olarak Mehmet Ergen rejisiyle Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda sahnelendi.

Peki, Türkiye’de kadın oyun yazarlarının sayısının yeterince olup olmadığına gelirsek… Sizler ne söylersiniz? Yoksa kadın oyun yazarları  yeterince cesur ve seslerini duyurmaya hevesli değil mi?

Şirin Gürbüz: Aksine kadın oyun yazarlarımızın çok cesur olduklarını düşünüyorum. Kadın yaşamın her alında üreten, güzelleştiren bunları yaparken de tüm samimiyetini ortaya koyandır. Son dönemlerde kadın oyun yazarlarımızın sayısında hatırı sayılır bir artış var. Bizler hevesli ve istekliyiz…

Deniz Altun: Hem sayıca azlar hem de varlar ama yer bulmakta zorlanıyorlar. Basılı kitaplarda da kadın yazarların oranını incelemek gerek. Kadınlar hep bir adım geride. Üretebilme koşullarımız akıl almayacak kadar zorlu. Dolayısıyla sayıca azınlıktayız. Fakat küçücük bir destek ve perspektif farkıyla sayının katlanarak artabileceğini de biliyorum. Çünkü bizi bu koşullar zora alıştırdı. Kolaylık bulduğumuz yerde tomurcuklanırız…

Leyla Nazlı: Bildiğim kadarıyla İngiliz ve Amerikalı kadın ya da erkek yazarların oyunlarının sahnelenme olasılığı, Avrupa ve Latin Amerika ülkelerindekinden çok daha fazla. Bir ülke nasıl ki bilim, tıp ve imalata önem vermek ve o dalda ilerlemek zorundaysa, kültürü ve sanatı da ilk önce kendi toplumuna ve dünyaya tanıtmak zorunda. Sanırım bunu İngiltere gibi ülkeler hep önde tuttu ama kadın yazarlara fırsat vermek ancak son 20 yılda önem kazandı. Kadın yazarlar her zaman vardı ve var. Doğduğumuz dakikadan itibaren hayal dünyamızı oluşturan annelerimizden duyduğumuz ve kendi çocuklarımıza anlattığımız hikâyeler bizden gelmiyor mu? Kadın yazarların siyasi, tarihi, hicivci ve fotografik olarak kendi düşüncelerini ve seslerini oyunlaştırma yeteneğine fırsat ve yatırım verilmesi lazım. Bu kadar basit.

Sizce sanatta da bu kadar eril bir zihniyetin hakimiyeti nereden kaynaklanıyor?

Deniz Altun: Klişelerden kaçınırım ama kökleri çok derinde demek zorundayım burada. Üretim ilişkileri, düzen, sistem buna dayanıyor.  Cesur insanların bu dengeyi kurması ve kadın yaratımını desteklemek isteyen iyi niyetli girişimlerin ses bulması çok önemli. Çok kolay olmadığı için olsa gerek, sanatta da bu hakimiyet devam ediyor.

Leyla Nazlı:
Tamamiyle tarihsel ve kalıtımsal eşitsizlikten ileriye gelmekte. Gücü kötüye kullanma zihniyetinden. Bu eşitsizlik sadece sanat ortamında var olan bir durum değil. Bütün iş dallarında, kurumsal eğtim sistemlerinde ve ailede devam eden bir dengesizlik almış başını gidiyor ve artık durmak zorunda.

Şirin Gürbüz: Evet, eril zihniyet her alanda olduğu gibi sanatta da karşımıza çıkıyor. Bu inkar edilemez bir gerçek. Bunun kaynağı sadece şudur diyemeyiz. Devlet politikaları, sözde “ahlak” değerleri, içi boş inançlar, zorlayıcı ve baskıcı gelenekler gibi birbirini besleyen unsurlar.

Şimdi İstanbul Büyük şehir Belediyesi’nin düzenlediği ve çok yakında başlayacak olan “Yeni Yazarlar Aranıyor” projesi var. Hatta ben de başvuranlar arasındayım. Oyun yazarı adaylarına önerileriniz var mı?

Şirin Gürbüz: Bu proje çok anlamlı, değerli bir proje. Size başarılar diliyorum öncelikle. Sanırım ilk önerim yazar adaylarının kalemlerini tanımaları için kendilerine zaman vermeleri. Bu zamanı bol bol tiyatro metni okuyarak, okuduklarını yapı, olay, konu, biçim bakımından inceleyerek; tiyatro oyunları izleyerek, yazma egzersizlerinin günlük rutin şeklini almasını sağlayarak geçirmeleri gerek. Yazma eylemi yaşayan bir canlı gibi sürekli değişir ve gelişir, gelişmesi için de onu bilgiyle, deneyimle, merakla, içinde yaşadığımız dünyadaki sorunları dert edinmeyle besleyebileceğimizi düşünüyorum.

Deniz Altun: Bol bol oyun izleyip okuma yapsınlar öncelikle. Bir de yaralarıyla ve yaralarının üzerine taktıkları maskeleriyle yüzleşsinler. Yaraları bir yazarın en değerli hazinesidir. Sonra yarayı da, maskeyi de sevsinler.

Leyla Nazlı: Oyun yazma tekniği bilmek avantaj ama şart değil bence. Önemli olan çok iyi bildiğiniz bir hikâyeyi kendi duygularınızla ve sesinizle yazıya dökmek. Herkesin biçim ve tarzı ancak hikâyeyi yazmaya başladığı zaman ortaya çıkar bence. Korkmadan yazmalısınız ve bol bol oyun okumalısınız. En çok da, eğer varsa yakınlarınızda, oyun yazma kursuna ve seminerlerine katılmaya çalışmalısınız. Böylesi aktiviteler çok güzel fikirler verip yazarı yazmaya teşvik eder. Bol şanslar.

Teşekkürler… Sizin bu hayattaki en büyük ilhamınız ne(ler)?

Deniz Altun: Sanırım biraz önce söylediğim son cümle… Yani  yarayı da, maskeyi de sevmek…

Leyla Nazlı: Ben ilhamı hayal gücümden, çocukluğumda duyduğum hikâyelerden ve haberlerden alıyorum. Sanat ve tiyatro içinde olmak bu hayal gücümü ve yaratıcılığımı besliyor.

Şirin Gürbüz: İlk aklıma gelenler Caryl Churchill, Sarah Kane gibi kadın oyun yazarları. Severek izlediğim bir film, bir sergi, dinlediğim bir ezgi ya da tansiyonu hep yüksek olan ülke gündemlerimiz, yaşadıklarımız… Sanırım benim için ilham, nefes alışımı bir an durduran göz bebeklerimi büyüten, anlamlandırma çabasıyla birlikte anlatma ihtiyacı yaratan şeyler toplamı…

Yeni projelerinizden, ufukta görünen yeni bir oyundan söz edebilir miyiz?

Leyla Nazlı: Arcola Tiyatrosu’nun 20’nci yılı kutlaması için Ece Temelkuran’nın “Düğümleri Üfleyen Kadınlar” romanını sahneye uyarlıyorum bugünlerde. 3 Eylül – 10 Ekim arası Arcola’da sahnelencek.

Şirin Gürbüz: Üzerinde çalıştığım iki oyun var. Birisini şu an yazıyorum diğeri için ise sürekli notlar alıp olay örgüsünü oturtmaya çalışıyorum. Ayrıca özel tiyatrolar tarafından iki oyunum daha sergilenecek; şu an prova aşamasındalar.

Deniz Altun: Uğuru kaçmasın, sürpriz olsun. Üzerinde çalışmaya başladım. Son yıllarda yazdığım oyunların sahnelenmesi bana büyük güç verdi. Sanırım tekrar yazmak için bunu bekliyordum.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde kadınlara umut verici cümleleriniz var mı?

Şirin Gürbüz: Biz kadınlar çok güçlüyüz, birlikte daha da güçlüyüz. Şu an kadın mücadelesi türlü baskılara rağmen her platformda devam ediyor. Ben gücümüze, inancımıza, sevgimize inanıyorum.

Deniz Altun: “Kadının güçsüz olduğu” söylemlerinden uzaklaşıp bakış açımızı güçlülüğümüz üzerine kurmalıyız.Biz kadınların güçlülüğü sanki gerçek değilmiş gibi bir yanılsama yaşıyoruz. Güçsüz olduğumuz önermesi üzerinden kendi kendimizin elini bağlıyoruz. Bir kez gücümüzü keşfettik mi, isteyip de başaramayacağımız hiçbir şey yok. Dünya’nın, kadının yaşamı yeniden yaratan o doğurgan sevincine çok ihtiyacı var. Ölümü ve şiddeti sürekli dayatan eril enerjinin baskıladığı ilişki ve yaratım düzenine karşı kadının hayatı ve evreni sahiplenen şefkatli hüznüne çok ihtiyacı var. Dünya’nın tüm hoyratlıklara karşı kadının içinde hep yaşattığı yemyeşil umuda çok ihtiyacı var. Ve bütün bunlar bizi sonsuz kere sonsuz güçlü yapıyor.

Leyla Nazlı: Keşke böyle bir güne hiç ihtiyaç duymasaydık... Keşke 8 Mart, “Bütün İnsanlar Eşittir Dünya Günü” olsaydı sadece. Ama madem kadınlar, asırlardır çok şey için savaşmak zorunda kaldılar ve hâlâ da zorundalar, o halde 8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun! 

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Söyleşi - Nebil Özgentürk: "Kadınımızın Hatıra Defteri 'kadınca' meydan okuyan hikâyeleri anlatıyor"

Uzun zamandır söyleşi yapmak için iletişim kurduğum isimlerden biri, Nebil Özgentürk. Sağ olsun 2020’ye girerken beni kırmamış, sesli mesajla Ajandakolik takipçilerine yeni yıl mesajı göndermişti. Nihayet onunla söyleşi yapma fırsatım oldu. Üstelik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne denk gelmesi de ne iyi oldu! “Kadınımızın Hatıra Defteri”, onun son projesi. Bu defa hayatı yoğuran, şekillendiren, sanata, bilime, doğaya, yani yaşama yön veren onlarca kadının hikâyesini ekranlara taşıyor. Nebil Özgentürk, Ajandakolik’te…  Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu Geçen yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü haftası boyunca Ajandakolik olarak aralarında arp sanatçısından kitabevi yayın yönetmenine, yazardan şarkıcıya 8 kadınla söyleşi yapmıştım. Bu yılsa söyleşi yaptığım isimlerden […]