banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Dilek Yardımcı: “Kitaplarımın yüzde doksanını otobüste işe giderken yazdım, tatillerdeyse şehirler arası otobüslerdeyim””


Tam 17 yıldır öğretmenlik yapan bir yazarla birlikteyim bu defa! Okul sıralarında çocuklarla birlikte geçirdiği zamanların dışında bir yandan onlar için kitaplar yazarak hayallerini genişletiyor. Son olarak maceraperest bir yavru köpeğin hikayesini anlattığı “Zıpır Özgürlük Peşinde”nin yazarı Dilek Yardımcı ile kendi yazın hayatından yola çıkarak çocuk edebiyatını konuştuk.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Diyor ki “Nitelikli eserlerin sayısı çoğaldıkça bütün çocukların kitap okuduğu bir Türkiye hayali çok da imkansız gelmiyor. Ancak bunun için öğretmenlere ve ailelere çok iş düşüyor.” Öğretmen yazar Dilek Yardımcı’nın teknolojiye rağmen çocukların kitap okumaktan vazgeçmeyeceği konusunda düşünceleri umut dolu. Öte yandan çocukların bir süredir hayal kurmayı bıraktıklarını da söylüyor. (Biz büyükler bırakalı ne uzun zaman oldu!) Ajandakolik’te bu defa hayallerden, çocuklardan, kitaplardan, otobüs yolculuklarında yazılan kitaplardan bahsettik. Siz de sohetimize katılmak istemez misiniz?

“Fotoğraftaki sevimli görüntü aldatıcıdır çünkü kendisi ileri derecede hastadır ve çocuklar için oldukça tehlikeli (!) olan “KOB” virüsü (Kitap Okuma Bağımlılığı) taşımaktadır.” Böyle diyorsunuz biyografinizde ve siz bir öğretmen olarak “zavallı” öğrencilerinize bu virüsü bulaştırmaya çalışıyorsunuz bir yandan. Nasıl gidiyor bulaştırma işi? Şimdiye kadar kim bilir kaç çocuk nasibini almıştır, virüsten değil mi!!

Bulaştırma işi” çok tatlı bir ifade gerçekten. Bir Türkçe Öğretmeni olarak benim en çok kafa yorduğum mesele çocukları nitelikli bir okur yapmak olmuştur. Bu sebeple “çocuk edebiyatı” uzun zamandır yaşamımın en önemli parçası haline geldi. Önce okuma anlayışımı değiştirdim, çocuklarımı kitapların büyülü dünyasına çekmek için epeyce çocuk kitabı okudum; bir yandan da beğeneceklerini umduğum kitapları onlara okuttum. Okuduğumuz kitapları sınıfta tartışmaya başladık. Tartışma anlarında neyi sevdiklerini, bir kitaptan ne istediklerini yavaş yavaş anlamaya başladım.

Her sınıfta ortalama on, on iki çocuk okumamak için direniyordu. Vazgeçmedim ve onları hiç zorlamadım. O çalışma süresince edindiğim ana fikir şu olmuştu: Aslında her çocuğun doğasında kitap okuma eğilimi var. Önemli olan onlar için doğru kitabı bulabilmek.  Ben de her çocuk için “ Bir kitap okudum, hayatım değişti.” cümlesindeki kitabın peşine düştüm. Bazılarını beşinci kitapta bazılarını altıncı kitapta bazılarını onuncu kitapta bazılarını on beşinci kitapta yakaladım. Eğer çocuk ruhuna uygun kitabı bulabilirse ( Ki isterse bu otuzuncu kitap olsun) kitapların hiç de korkunç olmadığını görüyor, iyi bir okura dönüşme yolunda adımlarını seve seve atıyor. Burada bizlere düşen en önemli görev: sabretmek ve onları etkileyecek kitapları keşfetmelerini sağlamak.

Öğrencilerime KOB virüsü bulaştırma işi elbette çok iyi gidiyor ama bunu asla yeterli görmüyorum. Amacım bütün çocukları nitelikli bir okura dönüştürme yolunda meslektaşlarıma, ailelere ilham vermek. Bu nedenle de çocuk kitapları yazmaya başladım. Kitaplarıma gelen yorumlardan anlıyorum ki doğru yoldayım, bu da ben çok mutlu ediyor.

Virüs demişken aman yanlış anlaşılmayalım! Biz sade “Kitap Okuma Bağımlılığı” virüsünde söz ediyoruz elbette… Çocuk kitapları yazmanın dışında öğretmenliğe devam ediyor musunuz?

Evet, bir devlet okulunda Türkçe öğretmeniyim.


TUDEM Yayın Grubu’ndan üç kitabınız çıktı. “Hayal Sözleşmesi”, “Hayallerin Ötesinde” ve “Zıpır Özgürlük Peşinde.” Ben diğerleriyle değil ama özgürlük peşinden koşan haylaz, yerinde durmaz, zıpır köpekle tanıştım. Kitabınıza ilham veren bir köpeğiniz oldu mu? Zıpır’dan biraz bahsedelim mi?

Zıpır Özgürlük Peşinde kitabı “ Bir gün birinin hikâyemi yazacağını biliyordum” cümlesiyle başlar. Çünkü Zıpır gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazıldı. Zıpır, çok yakın dostumun annesinin köpeği. Onunla çok vakit geçirdim, hatta ismini de ben koydum. Emine Nine ve çok özel bir köpek olan Zıpır’ın hikâyesi beni çok etkiledi. İstedim ki bu sımsıcak hikâye herkese ulaşsın.

“ÇOCUKLAR HAYAL KURMAYI BIRAKTILAR”

Kitaplarınızın ismine bakınca “hayal”leri seven bir yazarsınız. Zıpır’ın da pekâlâ sadece özgürlüğünün değil hayallerinin peşinden gitmek istediğini söyleyebiliriz. Sizce hayal kurmanın çocukların gelişiminde nasıl bir katkısı var?

Mesleğinde on yedi yılı geride bırakmış bir öğretmen olarak bildiğim bir şey varsa o da çocukların hayal kurduklarında ve hayallerine inandıklarında aşamayacakları hiçbir engelin olmadığı. Bize düşen, yetişkinler ve eğitimciler olarak, onların fazlaca zengin olan hayal dünyalarını beslemek. Çünkü çocuklar hayal kurmayı bıraktılar. Hayal Sözleşmesi kitabına şöyle bir ifadem var:

 “Ne kadar yaşadığın değil, hayata ne sığdırdığın önemli. Durma, koş hayallerinin peşinden, hayaller değil midir bizi var eden.”

Hayaller bizi var eder. Çocuklarımızın varlığı hayal kurmalarına ve hayallerini gerçekleştirme tutkularına bağlı. Uygarlığın bu güne kadar geldiği noktanın “hayallerin” sonucu olduğundan hareket edersek çocukların gelişiminde hayallerin önemi ortaya çıkacaktır.

Zıpır Köpek’e geri dönecek olursak henüz yavru olmasına rağmen hayata karşı duruşu mücadeleci, asi ve inatçı! Annesinin “köpüğü” tıpkı babası gibi maceracı! Kitap boyunca başına hep kötü bir iş gelmesinden korktum. Çünkü insan hayatında da kendimden biliyorum, bu karakterdeki insanların başına bir iş gelmesi an meselesi. Ne dersiniz? 

Haklısınız, yaşamın engellerle dolu bir yol olduğunu düşünürsek Zıpır yapısındaki karakterlerin başına kötü bir iş gelmesi yüksek bir ihtimal. Ancak yolun sonunda karakterimizi mutlu edecek, kendini keşif sürecini daha da anlamlı kılacak gelişmeler de olabilir. Bir örnekle açıklamak isterim. Doğal incinin oluşum hikayesi ilginçtir. İstiridyenin kabuğunun içine kum kaçar, bu kum onu rahatsız eder. İstiridye kumdan kurtulmak için salgı salgılar. Bu salgı bir süre sonra “inci” ye dönüşür. Düşünsenize inci gibi değerli bir “takı” rahatsızlığın sonucu oluşmuştur.  Dünyadaki pek çok muhteşem eser de bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Denemeden bilemeyiz. Riskler her zaman olacaktır. Mühim mesele bu riskleri alırken aceleci olmamak, dikkatli hareket etmektir. Bu düşünceyi okurlarıma geçirmeyi çok istiyorum. Amacım yetenekli, yaratıcı pek çok çocukta cesaret edip yola çıkmaları için farkındalık oluşturmak. Bunu başarabilirsek çok değerli eserlere sahip olacağız.

“ÇOCUK EDEBİYATINDA İSTER İSTEMEZ ÖĞRETİCİLİĞİN SINIRLARINDA DOLANIYORSUNUZ”

Kitaplarınızı yazarken çocuklara öğretici olma derdine düşüyor musunuz? Sizce çocuk yazarları her zaman öğretici, bir eğitmen gibi mi olmalı?

Esasen ilk derdim acaba onlara ulaşabilecek miyim oluyor. Çünkü çocukların beğenisini kazanmak çok daha zor. Küçük sanılan ancak kocaman olan dünyalarında neler olup bittiğini, ilgilerini, korkularını çok iyi bilmelisiniz. Yazar, çocukta “yalnız değilsin; duygularının, hayallerinin, korkularının, tutkularının farkındayım” düşüncesini uyandırıyorsa, ona yeni ufuklar açıyor, hayallerini besliyorsa dünyanın en içten, en sadık okurlarına sahip oluyor.

Bir eğitmen ve yazar olarak itiraf etmeliyim ki çocuklar için yazarken öğretici olmaktan daha ziyade sorumluluk duygusu ön plana çıkıyor. Bu sorumluluk duygusu da bazen öğreticiliğe kaçabiliyor. Çocuk edebiyatında ister istemez öğreticiliğin sınırlarında dolanıyorsunuz çünkü hedef kitleniz öğrenme çağında. Kendini, hayatı, dünyayı keşfederken sizin de küçük dokunuşlarınız olsun istiyorsunuz. Özellikle günümüz çocuklarının yeteneklerinin farkına varmaları, hayaller kurup onları gerçekleştirmek için mücadele etmeleri konusunda fazlasıyla dürtülmeye ihtiyaçları var. Kitaplarımda bunu yapmaya çalışıyorum.

Teknolojinin “elimizden düşmediği” bir çağda yeni neslin okuma alışkanlıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Günün birinde ya hiç kitap okuyan çocuk kalmazsa…

Maalesef aileler ve öğretmenler olarak en büyük savaşı teknolojiye karşı veriyoruz. Teknoloji kocaman bir kara delik ve bir şeyler yapmazsak çocuklarımızı yutacak.  Kitap okuma alışkanlığı elbette istediğimiz düzeyde değil hatta korkutucu boyutta.  Ancak buna rağmen günün birinde “Ya hiç kitap okuyan çocuk kalmazsa…” cümlesini kurmayacağımızı düşünüyorum. Beni bu düşünceye iten ise son yıllarda çocuk edebiyatının gösterdiği inanılmaz gelişme. Çocuk edebiyatına çok ciddi yatırımlar yapan yayınevleri var. İşlerini çok iyi yapıyorlar. Kitaplar, kapaklarından tutun da içindeki görsellere kadar çok nitelikli hazırlanıyor. Yayınevleri çocuklarla yazarları imza etkinliklerinde buluşturuyor. Yine yayınevlerinin teşvikiyle öğretmen yazarların sayısının artması da çocukları kitaplara çekmek için oldukça etkili oldu. Bu tarz çalışmalar sayesinde  çocuk edebiyatı hak ettiği değeri görmeye başladı. Öyle ki günümüzde pek çok usta yazarın artık çocuk edebiyatına kayıtsız kalmadığını, onların da çocuklar için kalem oynattığını görüyoruz. Bu, biz öğretmenler adına mutluluk verici. Nitelikli eserlerin sayısı çoğaldıkça bütün çocukların kitap okuduğu bir Türkiye hayali çok da imkansız gelmiyor. Ancak bunun için öğretmenlere ve ailelere çok iş düşüyor.

“ÇOCUKLAR İÇİN YAZMAYI POPÜLARİTE ARACI OLARAK GÖRENLERİN SAYISI ÇOK FAZLA” 

Diyorsunuz ki “usta yazarlar da çocuk edebiyatına katkı sağlamaya başladı”. Hatta hiç kitabı olmayan, yazar demediğimiz oyuncu isimleri de çocuk kitabı yazan isimlere ekeyebiliriz. Bunu değerlendirmenizi istesem… Usta “yazar” isimlerin ve ünlülerin çocuk kitabı yazmasını bir popülarite malzemesi olarak görmüyor musunuz? “Bir de çocuk kitabım olsun”culuk değil mi bu? 

Böyle nitelikli bir soru sorduğunuz için teşekkür ederim. Ne güzel bir noktaya dikkat çekmişsiniz. Çocuk kitabı yazmanın “çocuk oyuncağı” görüldüğü, küçümsendiği, çocuklar için yazanların yazar kabul edilemediği bir düzenden çok çektik. Bu konuda günlerce dert yanabilirim. Ancak son yıllarda çocuk edebiyatının hak ettiği saygınlığı görmeye başlamasıyla süreç iki  noktada ilerledi. Birincisi  usta yazarlar çocuk edebiyatının gelişimine kayıtsız kalamadı. Mesela Zülfü Livaneli’nin “Son Adanın Çocukları” kitabını yazması beni çok mutlu etmişti.  Çocuk edebiyatında Zülfü Livaneli’yi görmek önemli. İkincisi  sizin de belirttiğiniz gibi “bir de çocuk kitabı yazayım” düşüncesinde olanların ve çocuklar için yazmayı popülarite aracı olarak görenlerin sayısının çok fazla olmasının çocuk edebiyatına verdiği zarar. O kadar niteliksiz kitap var ki… Bu konuda bizlere büyük görevler düşüyor. Çocuklarımızı nitelikli eserlerle buluşturup onları iyi bir okura dönüştürdüğümüzde onlar zaten “nitelikli eserleri ” bulma konusunda sıkıntı yaşamıyorlar. Beğeni eşikleri yüksek. Samimi olmayan, onların dünyalarının sınırlarında dolaşmayan kitaplara kolay kolay şans tanımıyorlar.

Peki, sizi çocuk kitapları yazma konusunda teşvik eden şey ne oldu? 

Çocuklar için yazma fikri öğretmen olduktan sonra başladı. Öğrencilerime “kitap okuma alışkanlığı” kazandırma düşüncesiyle okuduğum pek çok çocuk kitabı ilham verdi. Ve bu ilham bütün çocukların kitap okuduğu bir Türkiye hayaline dönüştü. Sonrasında “Hayal Sözleşmesi, Hayallerin Ötesi, Zıpır Özgürlük Peşinde” kitapları çıktı ortaya.

“KÜÇÜKKEN HAYALİM DENİZ MANZARALI, ESKİ BİR DAKTİLONUN OLDUĞU HAVALI BİR MASADA YAZMAKTI” 

Yazı masanızı bize tarif edecek olsanız şimdi üzerinde neler var? (Eğer bir yazı masasında
çalışıyorsanız tabii...)

Yazı masası! O da ne ? (Gülüyor.) Küçükken hayalim deniz manzaralı, üzerinde dumanı tüten bir bardak çayın ve eski bir daktilonun olduğu havalı bir masada yazmaktı. Ancak hayat bana onların yerine Şirinevler’le Taksim arasında yolcu taşıyan 73 numaralı otobüsün en arka koltuğunu uygun gördü. Kitaplarımın yüzde doksanını otobüste 6.40-7.20 arasında işe giderken yazdım. Tatillerdeyse şehirler arası otobüslerdeyim. Finallerimi Kadıköy Moda’nın muhteşem manzaralı çay bahçelerinde yazıyorum. Yazma serüveninde yerleşik hayata geçer miyim bilmiyorum ama yolculukta yazmayı seviyorum. Oturup da yazayım dediğimde yazamıyorum. İlham daha çok otobüste, okulda, bir kafede, doğayla baş başa olabileceğim alanlarda ya da sokakta buluyor beni.

Ajandakolik’in klasik sorusu: Ajandanız ya da tuttuğunuz bir not defteri var mı, varsa içinde neler var?

Olmaz mı? Yazma tutkusunu derinden hissettiğim ortaokul yıllarından 17. yılı geride bıraktığım öğretmenlik sürecine kadar elimden defter hiç düşmedi. İçinde neler yok ki: planlarım, şiirlerim, kitaplarımın taslakları hatta bir memur olarak ay sonunu nasıl getireceğime yönelik ince hesaplamalar…

Yine yeniden kahramanımız Zıpır’a dönelim, bir köpek olduğu için sadakat ve bağlılık kavramlarına hikayenizde sık sık rastlıyoruz. Köpekleri kedilerden ayıran en büyük özellik bu, hiç şüphesiz. Kedilerin bağımsızlığına ise diyecek yok… Bir kedi karakter yazmayı düşünüyor musunuz mesela?

Esasen kedilerin dünyası yazmak için oldukça ilham verici ancak hayatım boyunca hep köpeklere daha yakın oldum. Onlarla vakit geçirince haliyle anlatacak öyküleriniz birikiyor. Kim bilir belki günün birinde bir kedi karşıma çıkar ve Zıpır gibi anlatılacak bir hikaye bırakır zihnime. “Martıya Uçmayı Öğreten Kedi” kitabı tadında ilham verecek bir kedi bulursam neden yazmayayım!

Bana “Zıpır Özgürlük Peşinde”nin devamı gelecek gibi geliyor. Yeni kitap yolda mı? Yoksa bekleyecek miyiz?

“Hayal Sözleşmesi” kitabının devamı için okurlarımı çok bekletmiştim. Ancak bu kez öyle olmayacak. Editörüm Burhan Düzçay sayesinde Zıpır’ın devamını da aynı zaman diliminde yazdım, yayınevine teslim ettim.

YORUM YAP

You don't have permission to register