banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

SEVİM AK: “PANDEMİ BİTTİĞİNDE ESKİ HAYATLARINA DOLU DİZGİN KOŞAN GÜRUHUN İÇİNDE OLMAK İSTEMEM”

Bugüne kadar yazmış olduğu 30’dan fazla kitabıyla çocuk edebiyatımızın en üretken yazarlarından sevgili Sevim Ak, son kitabı “Sen, Ben ve Elma Ağacı” ile sayıları arası pek iyi olmayan Bilgin isimli bir çocuğun dünyasını, ülkesindeki savaştan kaçıp gelmiş bir çocukla kurduğu dostluk çerçevesinde ele alıyor. Daha önce “Sirk Kızı” isimli kitabını inceleyip yazdığım ve bir türlü yüz yüze tanışamadığım Sevim Ak ile klavyeler arası söyleşimizde yeni romanını ve çocuk edebiyatını konuştuk.

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com 

Bu defa Sevim Ak’ın edebiyat denizine dalış yapıyoruz, sevgili okur! Yıllardır çocuklar için yarattığı karakterler, rengarenk hayaller, farklı bakış açılarıyla küçük büyük herkesin kalbinde yeri başka olan bir yazar o! Gün gelir bir gün onu evinde ziyaret eder de çocuklar için oluşturduğu o ev kütüphanesini görürürüm umudunu kaybetmeden, sosyal mesafeli sohbetimize, “Sen, Ben ve Elma Ağacı” kitabı vesilesiyle başlıyoruz. Siz de bize katılın!

Ben öncelikle bunca çocuk kitabı yazan, bu kadar çok üreten sevgili Sevim Ak’a yazma motivasyonunun neler olduğunu sorarak söyleşiye başlamak isterim.  Çocuk edebiyatına katkınız çok büyük hiç şüphesiz. Nasıl bir hayalgücü, nasıl bir üretkenliktir bu!

Yazı, bizi kuşatan çevrenin yorucu sorunlarından sıyrılıp kurmaca evrende kendi hayallerimi var etmenin aracı benim için. Yaşadığım toplumun gerçekleriyle, politikalarıyla uyumlu, barışık olmayışım, ayrıksı düşüncelerim, gerçek dünyadan zaman zaman ayrılmaya ihtiyacımı besliyor. Her gün yazı masasının başına oturup yazan biri değilim. Toplumun farklı kesimlerinden çocuklarla karşılaşmalarım, gündelik olaylar içinden yakaladıklarım, çocuk dünyasının sorunları üstüne düşünmek, içime tohumlar atarsa onları kurgusal gerçekliğin uçucu atmosferinde sözcüklerle filizlendiririm.

“DİSKALKULİ PROBLEMİ OLAN BİR ÇOCUĞUN GEÇİRDİĞİ KRİZE TANIKLIK ETTİM”

Sayılarla çocukken de şimdi de arası pek iyi olmayan biri olarak son romanınız “Sen, Ben, Elma Ağacı”nın başkahramanı Bilgin’i kendime çok yakın hissettim. Adına yaraşan başarılar elde etmesini bekleyen bir aileye sahip olan Bilgin’in hislerini iyi anlayan ve ona ufuklar açan babaannesini ise çok sevdim. Kitabı ne zaman yazmaya başladınız, pandemi sürecinde mi bu hikâye ortaya çıktı?

Kitabı 2019 yazında Büyükada’da yazmaya başladım. Diskalkuli problemi olan bir çocuğun sayılar söz konusu olduğunda geçirdiği krize tanıklık etmiştim. Bu sahnede üstün sayısal becerileri olan bir ailenin çocuğunun yaşadığı problemlerden sadece biri su yüzüne çıkmış aslında. Kısır döngü haline gelen iletişim bozukluğu çocuğu ezdikçe eziyormuş. Bu konu bir süre kafamı kurcaladı. Sayılarla sorun yaşayan kişilerin azımsanmayacak kadar çok olduğunu fark edince çeşitli okumalar yapma ihtiyacı hissettim. Sonrasında da kendimi yeni bir dosyanın, yazın serüveninin içinde buldum.

Hikâyede bir de savaşı yaşamış, evinden ve ailesinde uzaklara düşmüş, Türkçeyi yeni öğrenmeye başlamış Musa var. Bilgin ile ailesinin nerede olduğunu bilmeyen bu çocuğun dostluğu çok etkileyici. Böyle bir dostluğa yakinen tanık olduğunuz ya da yaşadığınız oldu mu?

Afganistan’da çatışmaların göbeğindeki yaşamından kaçmış, kaçak yollardan ülkemize gelmiş, plajda çalışan Afgan mültecisi bir genci her gün izliyordum. Hayal edemeyeceğimiz zorluklarla, ölümle burun buruna yaptığı çetrefil yolculuk hikayesini dinlediğim bu genç durmaksızın ne iş verilse koşuyordu. Bahçe temizliyor, moloz taşıyor, plajda şemsiye açıyor, servis yapıyordu. Yorgunluk belirtisi görmediğim yüzünden ışıltılı gülüşler eksilmiyordu. Musa karakterini onun yaşam enerjisinden, gülen yüzünden esinlenerek kurguladım.

Resim: Ayşe Deniz Şahin

“KARAKTER VE KÜLTÜR FARKLILIKLARI SEVGİNİN ÖNÜNDE ENGEL OLUŞTURMUYOR” 

Kitabın aslında iki ana konuya odaklandığını söyleyebilir miyiz? Bir yanda insanları yuvalarından eden savaş gerçeğiyle yüzleşirken bir yandan da ailelerinin beklentileri altında ezilen, bununla mücadele eden çocuklarla karşılaşıyoruz. İki yönlü bir konu sanki..

Kendi bilişsel yeteneklerinin benzerini oğullarında göremediği için bir aileye ait olmak ya da dışlamak konusunu çarpık bakış açısıyla abartılı noktalara taşıyan Bilgin’in anne ve babası konforlu yaşamlarını ne yapıp edip gerilimli hale sokmayı başarmışlar. Bir eve zorla tıkılmış gibi korku, şüphe, ön yargılarla çocuklarına gelecek inşa etmeye çalışıyorlar. Köklerinden kopup zorunlulukla yabancı ülkeye savrulan Musa ise kaybettiği ailesinden gelecek minicik umutlu bir habere hasret. Geçmişin anılarıyla, hayalleriyle, gelecek düşleri ve sihirle bütünü yeniden yakalamaya çalışıyor. Korkular, kutsallaştırılmış değerler, basma kalıp fikirler aşıldığında aile kavramı bildik tanımların ötesine geçiyor, öteki yaşamları da içine alıyor, hatta kendine yabancı gelene ait anılara, hayallere, beklentilere sahip çıkıyor. Bu zenginleşmeye kapı açan, çocukların arasında kurulan güçlü bağ, dostluk bilinci. Karakter, kültür farklılıkları, sevginin ve anlama isteğinin önünde engel oluşturmuyor. Birbirlerinden uzak düştüklerinde Bilgin’in depresyona girişi, motivasyonunu kaybedişi, yıkıma sürüklenişi, Musa’nın ise arkadaşının ihtiyaçları üstüne kafa yoruşu, düşünce trafiğini kışkırtan oyunlar icat edişi sevginin farklı göstergeleri… Yetişkinlerin dogmatik sıkışmışlığı içinde çocukları bir araya getirme esnekliğini kendi başlarına kurabilmesi pek olası gözükmüyordu.

“AİLE, NEREDEN BAKARSANIZ BAKIN SORUNLU BİR KURUM” 

Sizce nesiller arasında oluşan kırgınlıkların temel sebebi, birbirlerini anlamak için çaba göstermemeleri mi? Oysa Bilgin’in babaannesi, iki kuşak ötede de olsa onu anlayabiliyor, cesaretini kırmayıp onu yüreklendiriyor. Ailesi, hele babası ise tam bir baskı simgesi. Ne dersiniz?

Babaanne bugün hayatla, insanlarla güçlü ilişkiler kurabilmiş, gününe sanatla renk veren, moralli bir kişilik olarak görülüyor . Tanımadığına karşı tepeden bakıp yargılarda bulunmak yerine, güvenle, sevecenlikle yaklaşıp tanıma yoluna gidiyor. Oğlu ise akademik, teorik bilgilere gömülmüş, yaşamı pencereden gözleyen, içine karışmaya yeltenmeyen, korku, şüphe kültürünün esiri bir adam olup çıkmış gözüküyor. Çocukluk ve gençlik yıllarında o, anne-babasını katı, anlayışsız bulmuş oysa…  Aile, nereden bakarsanız bakın sorunlu bir kurum! Ne kadar hassas ve duyarlı ilişkiler kurduğumuzu sansak da tavırlarımızın çocuklarımızın dünyasına yansımasını tahmin etmek zor. Babaanne bugün hayatla barışık, özgür ve eşitlikçi bir bakışa sahip olsa da oğlunda travma yaratacak olayları görmezden geldiği dönemler geçirmiş.

Gerçi daha ilk sorumda buna cevap verdiniz ama… Her gün mutlaka bir şeyler karalıyor musunuz? Ve her yerde oturup yazabilirim diyen bir yazar mı var karşımda? Mekan, zaman sizin için önemli midir?

Her gün yazmam, yazamam ama her gün okurum. Her ortamda, parkta, cafelerde yazmayı da beceremem. Kendi evimde çalışma masamda ve gündüz saatlerinde çalışırım. En az 10 yıldır yazları Büyükada’da tuttuğum evlerde yazma serüvenimi sürdürdüm.

“YAZARKEN HİÇBİR ZAMAN ÖNCEDEN HAZIRLADIĞIM METNE SADIK KALMAM” 

Peki ya hikâyeyi oluştururken nasıl bir çizgide ilerliyorsunuz? Hep uyguladığınız bir yol haritanız var mı?  Önce karakterleri ya da önce hikâyeyi belirlemek gibi…

Bir konu seçtim mi, olay akışını düşünür, geçtiği atmosferi ve kişilikleri adım adım oluştururum. Karakterlerin doğduğu andan o yaşa kadar ki öyküsünü yalnız kendim için bir deftere yazarım. Nasıl bir aileye doğmuştur, neleri sever, fiziksel özellikleri nasıldır, arkadaşları kimlerdir… Onları kaydederim. Bu bilgileri, karakterleri konuştururken, başkalarıyla ilişkileri ve olaylar karşısındaki tavırlarını belirlerken kullanırım. Metnin içinde uzun uzun karakteri anlatmak için kullanmam. Konunun gerektirdiği okumalar yaparak metnin arka planındaki temel düşünceyi oluşturmaya çaba gösteririm. Ayrıntılar biriktiririm, gözlemle, okuduklarım ya da izlediklerimden gelen esinlerle. Yeterince olgunlaştığını düşündüğümde bir deftere taslak metni yazarım. Bu aşamalardan sonra bilgisayar başına geçip ilk cümleleri bulmaya çalışırım. Hiçbir zaman önceden hazırladığım metne sadık kalamam, yazı akıp gider, karakterler de öyle… Kimi zaman eğlenceli ama belirsizliklerle örülü, sıkıntısı bol bir süreç beni bekler.

Yazar olmanızda hangi yazarların rolü var? Sizi en çok hangi çocuk kitapları etkiledi bugüne kadar?

Yazmayı hobi olarak, sevdiğim bir uğraş olarak yaşantıma soktum. İlk öykülerimi yazarken ağırlıklı olarak dünya çocuk-gençlik edebiyatından çeşitli okumalar yaptım. Micheal Ende öykü ve romanlarını çok sevdim. Dil ve anlatım özellikleri açısından Dora Gabe adlı Bulgar yazarın “Ufacıktım” kitabı baş ucu kitabım oldu. Yalın ama atmosfer oluşturabilen, fazlalıkları olmayan dil arayışım bu keşifle somutlandı. Mahalle öykülerimde bu etkiyi hissedebilirsiniz.

Çocuk edebiyatının dünü ve bugününü karşılaştırmanızı istesem, bundan 20 yıl öncesine gitsek mesela, arada nasıl farklar var? Sizce de çocuk edebiyatı en zengin ve verimli çağını mı yaşıyor?

Bundan 25-30 yıl önce çocuk yazını didaktik, öğretici yanları ağır basan öykülerden oluşuyordu. Ders kitaplarındaki temalara uygun metinler olarak kaleme alınmış havasındaydı. Hayatlarımızı etkileyen birçok konu tabu idi. Boşanma, ölüm, engellilik, savaş, şiddet, zorbalık…vs konuları dile getirilmezdi. Nötr bir ortamda çocukların ideale yakın tavırları, yaşantıları konu edilirdi. Şimdi ise çocuk yazınının alanı zenginleşti, her konuda  her yaşa uygun yazılmış çeviri ve yerli edebiyat örneklerine ulaşmak mümkün.

Bu ara yetişkin kitap yazarlar da çocuk edebiyatına eğiliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Her yazar çocuk kitabı yazabilir mi, yazmalı mı?

Çocuk kitapları alanında cazip bir piyasa, pazar var artık. Çok satan yetişkin edebiyatı yazarlarına yayınevleri çocuk kitabı yazma tekliflerinde bulunuyorlar. Hatta yazar, çocuğa uygun dili yakalamama endişesi taşırsa kimi editörler ünlü yazarın öykülerinden bölümler alarak çocukların diline uygun hale getirmeye çalışıyor. Bana göre, başarılı olsalar bile çoğunlukla bir kitapla sınırlı kalıyor, sürdürmek istemiyorlar. Yetişkin gözüyle çocuk dünyasına seslenmek, çocuğun diliyle konuşmak neredeyse imkansız çünkü. Çocuk edebiyatı, hassasiyetleri olan ayrı bir alan. Her yaşa uygun dili, anlatımı, konuyu bulmak yetişkin için oldukça sınırlayıcı ve deneyim gerektiriyor.

Resim: Ayşe Deniz Şahin


Adını anmadan geçmeyelim; sevgili Ayşe Deniz Şahin’in sıra dışı resimleri de “Sen, Ben, Elma Ağacı” kitabınızı zenginleştiren faktörlerden. Şimdiye kadar onlarca kitabınız birçok çizer tarafından resimlendi. Hiç kuşkusuz kapak tasarımı, iç sayfalardaki resimler de okur için önem kazanıyor. Bu konuda yazar-çizer ortaklığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Resimlerle ilgili müdahaleleriniz oluyor mu? Hayal ettiklerinizi, hikâyelerinizi yeterince iyi anlatabildiklerini düşünüyor musunuz?

Ayşe Deniz’in desenlerini bir süredir izliyordum. İlk önce “Sirk Kızı” kitabımda birlikte çalışmayı ben istedim, kolaj tekniğini başarılı kullanımını çok sevdim. Bu kitap için farklı bir çizer araştırmak içimizden gelmedi, yine onun kapısını çaldık. Ara sıra desenler üstüne konuşmalarımız oluyor ama ben metnimin çizerde oluşturduğu duyguları keşfetmeyi, onların gözüyle karakterlerimin şekillenmesini izlemeyi seviyorum.

Neredeyse bir yıldır salgının etkisi altındayız. Çocukların eğitim hayatı kabusa dönüştü, düzenler şaştı ve bir türlü çıkamıyoruz bu durumdan. Siz bu süreci nasıl geçiriyorsunuz? Yeni kitaplarınıza yansıyacak mı bugünlerde yaşadıklarımız?

Pandemiden önce “Anahtar Öyküler” adlı bir kitap yazmıştım. FOM Kitap yayımladı. Bir virüsün etkisiyle steril bir hastane odasında yalnız kalan çocuğun pencerenin dışıyla hikayeler yoluyla kurduğu bağı anlatmıştım. Bu dönemde ise ağırlıklı olarak çocuk- gençlik kitapları okuyorum. Yeni dosyam için notlar alıyorum. Pandemi sürecinin içindeyken yaşadıklarımızla ilgili yazmayı düşünmedim. Yeni öğrenmelere gebe süreç bitmedi, sürüyor. Değişen alışkanlıklarımız, ülkelerin farklı yaklaşımları, aşırı tüketimin kaynakları yok edişi, türlerin azalması, iklim krizi…vs çok konulu bir havuz var önümde. O havuzdan çektiğim bir sorudan birçok soru ve yeni fikirler üretecek keşiflere ihtiyacım var. Ben pandemi geçip gittiğinde eski hayatlarına dolu dizgin koşan güruhun içinde olmayı istemem doğrusu. Gidişatı anlamak, öğrenmeye çalışmak, yeni hayatıma nereden, nasıl bir mücadeleden giriş yapacağımı bilmenin adımlarını oluşturmak isterim.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media