Advertisement Advertisement
ayak analizi

PINAR EĞİLMEZ: “GECE GEÇEN GEMİ’Yİ YAZMAYA DİRENÇ GÖSTERDİM. BİR ÇEŞİT SANATSAL ÖLÜM KORKUSU”

 

Yaptığım bazı söyleşiler bazen diğerlerinden belirli bir şekilde ayrılıyor. Bunu benim sorularımdan ziyade karşı tarafın verdiği cevaplar belirliyor. İşte bu öyle bir söyleşi. Çünkü dolu dolu, bazı cümlelerin altı çizilecek denli önemli. Onu ilk olarak “Uçan Tabut” ile tanıdık. Ardından “Tanık” kitabı ile yine çok okunan yazarlar arasında yer aldı. Şimdi aradan geçen uzun yıllardan sonra Pınar Eğilmez üçüncü romanı “Gece Geçen Gemi” ile okuruyla yeniden selamlaşıyor. Ve diyor ki “Gece Geçen Gemi benim en içime sinen işimdir.” 

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com

Üç kitabının da birbiriyle bağlantılı olduğunu ancak bu söyleşiyi yapınca öğrendim. Pınar Eğilmez, yazmaya en uzun direnç gösterdiği kitabı “Gece Geçen Gemi” ile daha önceki iki romanıyla bir bağ kuruyor. Kendi deyimiyle üç kitabı da kendi içlerinde kendi kurgu bütünlüğüne sahipler. O yüzden bir Pınar Eğilmez kitabı okuyacaksanız eğer, okumaya direkt üçüncü kitap “Gece Geçen Gemi”den başlayabilirsiniz. Ki kendisi öyle yapmanızı da istiyor. Bir aşk romanı, “Gece Geçen Gemi.” Üstelik ağır bir aşk romanı. Devamını yazarından dinleyelim.

“Uçan Tabut” ve “Tanık”tan sonra merakla beklenen üçüncü kitabın “Gece Geçen Gemi” bu defa bir başka yayınevinden KaraKarga’dan çıktı. Henüz dumanı üstünde tutuyor. Sıcacık! O iki roman arasında bir yıl var, ikinci romanla üçüncü roman arasında geçen süre ise epey uzun. Bu süreç hep yazmayla mı geçti? “Gece Geçen Gemi”nin hikayesi nasıl ortaya çıktı? Yazma süreci nasıl geçti, önce buradan başlayalım mı?
Evet, peş peşe çıkan ilk iki romanım Uçan Tabut ve Tanık’la bu son romanım Gece Geçen Gemi arasında 6 –7 yıl var. Bu süreç yazmayla değil neredeyse hiç yazmamayla geçti. Çünkü şiddetli bir başarısızlık korkusuna tutuldum. İlk iki romanımla, sıra dışı başarılı bir çıkış yapmıştım ve üçüncü romanı yazmaya direnç gösterdim. Bir çeşit sanatsal ölüm korkusu. Bu direnci kırmak için kendimle çok uğraştım. Nihayetinde üçüncü romanın konusu, çatısı, kahramanları belliydi. Ama kendime söz geçiremedim. Ne zaman ortaya çıkaracağım işin başarılı mı başarısız mı olacağı hiç umurumda olmaz hale geldi. Ne zaman sadece ama sadece kendim süreçten haz aldığım için o dosyanın başına geçtim, o zaman yazmaya başladım. Şimdi birkaç cümlede özetlediğim bu süreç, aslında halden hale girdiğim yıllarımı aldı. Egomu nasıl eğittiğim ayrı bir çilehane kurgusu olur. Tabii bu arada, niye yazmayarak boşu boşuna bu kadar zaman kaybettim diye de kendime eziyet ettim. Ama bu dosya bittiğinde anladığım şey aslında tek bir dakika bile geç kalmamış olduğumdu. İyi ki direnç göstermişim iyi ki o çileden geçmişim. Böylece kendi içimde ulaştığım son hal; ortaya çıkan işi de gerek anlam gerek biçim boyutunda bir üst seviyeye taşıdı. 1000 ayrı okur ile 1000 farklı yorum gelse de bu olağan kabul edilir. Ama yazarın fikri sorulacak olursa “Gece Geçen Gemi” benim en içime sinen işimdir. 

Romanın hikayesi ise ilk kitabım “Uçan Tabut”tan gelir. “Uçan Tabut” karakterlerinden Füsun, Hikmet ve Arif Dede’yi tam orada kaldıkları yerden yepyeni bir kurguya taşıdım. İkinci romanım “Tanık”ta da başka tanıdık karakterlerle benzer bir süreç çalışmıştım. Şöyle özetleyebiliriz; üç kitabım da kendi içlerinde kendi kurgu bütünlüğüne sahipler. Okumaya direkt üçüncü kitap “Gece Geçen Gemi”den başlayabilirsiniz – ki bence öyle yapın – ister aralarından tek bir kitabı okuyun, ister istediğiniz sırayla üçünü. Kitaplar arasında dolaşmak size sadece bir kitapta sevdiğiniz bir karakterin hayatının başka bir bölümüne bir diğer kitapta rastlamanıza imkan verecektir.

“Gece Geçen Gemi”yi ise bir buçuk ayda yazdım. Altı yıl, bir buçuk ay da diyebiliriz. Yazarken, altı yıl boyunca direndiğim dosyayı kafamda çoktan yazıp bitirmiş olduğumu fark ettim.

“TAVANA BİR SÜRE BAKMAMA SEBEP OLACAK İŞLERİ OKUMAYI SEVİYORUM” 

Bu ilk soruyu sormam gerekiyormuş gerçekten. Çok net ve açıklayıcı bir cevap oldu bu. Peki, platonik aşk, aile içi travmalar, zihinsel problemler, evsizlik, göç gibi evrensel temaların da içinde olduğu psikokurgu türünde bir roman, bu defa okuru bekleyen… Okuru biraz daha meraklandırmak için konusundan biraz bahseder misin? Galiba ters köşeler de içinde saklı, ne dersin?
Kitap aslında sırtını her ne kadar İstanbul ve Atina’yı da içine alarak Kuzey Afrika sahillerine kadar uzanan Akdeniz havzasındaki problemlere yaslamış olsa da; bu kitap bir ağır aşk romanı. Nokta. Bir değil dört ayrı insanın aşkına tanıklık ediyoruz. Aşkın dört ayrı insanda dört ayrı yorumu da diyebiliriz. Her ağır aşk vakasında olduğu gibi elbette kahramanlarımızın benliklerine ayrı ayrı güncellemeler iniyor. Dilimi tanıyan okurlar da bilirler ki bu bahsettiğim aşkın hallerini, elbette akış hızı yüksek bir macera ve son ana kadar boğazınızda takılı kalacak bir merak kılçığı üzerine hafif bir tül gibi bıraktım. Ben kendim okur olarak ya elime aldığımda bırakmadan bitirecek kadar okuma hazzı veren işleri veya okurken kalakalıp tavana bir süre bakmama sebep olacak işleri okumayı seviyorum. Yazarken de, okumayı sevdiğim bu bağlamlarda iskeletler oluşturmayı da hedef ediniyorum.

O zaman ilk romanın “Uçan Tabut”u okumayanlar bu kitabın karakterlerini tanımayacaktır. Füsun, Cihan, Arif Dede, Hikmet… Kim onlar?
Füsun, Arif Dedenin yıllardır görmediği ve bir gün ansızın atölyesinden içeri dalan kızı. Eğitimli, varlıklı, güzel bir beyaz Türk. Arif Dede’nin gerçek adı Mehmet Kırkoğlu ve ünlü bir heykeltraş. Bunu söylememde sakınca yok, kitabın başında aşikar zaten. Hikmet bir evsiz. Kitabımızın lokomotif karakteri. Cihan ise Mehmet Kırkoğlu’nun sevgilisi. O biraz gizemli kalsın. Lakin Hikmet kitabın lokomotifi ise Cihan kitabımızın kondüktörü.

“Çünkü hiçbir şey uzun süre görmezden gelinen acılardan daha güçlü değil. Çünkü bütün cinayetler kazayla ve isteyerek işlenir.”
Bütün bir roman bu cümleler üzerine kurulmuş olabilir mi? 
Elbette. Coğrafyanın problemlerini plato yapıp onun üzerinden aşkı anlattım. Ama aşkı plato olarak kullanarak da insanın – çarpık bir şekilde – kendini merkeze alarak yorumladığı acıyı anlattım. Bu böyledir. Anlatmak istediklerini Matruşka bebekler gibi birbirinin içine ustaca yerleştirebilirsin. Sonra o Matruşkayı bir pencerenin önüne koyarsın. En temelde anlatmak istediğin ise o Matruşkanın pencereden gördüğü ağaçtır. Ve Final.

Acıyı anlatmaktan ne kast ediyorum? Aç Atlası, her gün siyasi haritalar boyunca milyonlarca farklı tekil acı çekiliyor. Ama insan zannediyor ki acı, o gördüğü için var. Atlası eline aldığı için var. Ya da o görmüyorsa acı yok. Oysa acının senin onu yorumlamana ihtiyacı yok. İster ötekinin tek bir acısını gör ve ona vicdanını akıtarak kendini rahatlat (binlerce diğerini görmeden), istersen kapat gözlerini ve sen görmeyince hepsini yok say, fark etmez. Hiçbir şey uzun süre görmezden gelinen acılardan daha güçlü değildir. Dünya böyle böyle değişir. Acının itici gücüyle. Romanda, hem bireysel hem toplumsal acının biricik itici güçleriyle kurguyu nasıl şekillendirdiğini göreceğiz.

Roman yazarken bir taslak üzerinden mi metni ele alıyorsun yoksa yazdıkça mı beliriyor roman, merak ediyorum. 
Benim yazdıkça belirir. Yani yazdıkça beliren; maceranın yönü, kurgunun aksı. Yoksa başından beri asıl anlatmak istediğim dert ne, onu bilirim. Matruşkanın pencereden dışarı bakarak izlediği ağaç başından beri oradadır.

Sanırım hâlâ Basra Körfezi’nde yaşıyorsun. Oradaki hayat nasıl? Her geçen gün Türkiye’de yaşamak hepimiz için büyük bir ağrıya dönüşürken sen oralarda nasılsın?
Yo yo, 2019’dan beri Ankara’da yaşıyorum. Döndüm. Sizinle birlikte ağrı çekiyorum. Gerçi ben yurtdışında yaşarken de yurt ağrısı çekerdim. Bu böyledir, o ağrıyı çeken dünyanın her yerinde çekmeye devam ediyor. Böyle tanıdıklarım çok. Yurt içinde o ağrıyı hiç çekmemiş, hiçbir yerde de çekmeyecek olanlar da var.

“ERKEK EGEMEN SİSTEM KENDİ ALTINA DİNAMİT KOYUYOR”

Bir kadın olarak sadece yaşadığımız bu coğrafya değil, dünyanın herhangi bir yeri de oldukça zorlayıcı koşulları getirip önümüze koyabiliyor. Ancak son yıllarda Türkiye’de giderek artan kadına, çocuğa, hayvana olan şiddet, bizi yaşadığımıza bile utandırıyor kimi zaman. Sen neler hissediyor, neler düşünüyorsun?
Bahsettiğiniz listeye LGBT bireylere ve doğaya-ağaca olan şiddeti de eklersek güvenli ve mutlu yaşam alanı sadece yetişkin heteroseksüel erkeklere kalıyor diyebilir miyiz? Bakın cümle kendi içinde bile o kadar kurulması mantık dışı bir cümle oldu ki… Ben umutsuz değilim. Erkek egemen sistem kendi altına dinamit koyuyor. Çünkü hiçbir şey uzun süre görmezden gelinen acılardan daha güçlü değildir.

Hayatlarımızın gecelerinden çokça gemi geçerken senin gemilerin nerelere yolculuk yapıyor? Uzak diyarlara mı, çocukluğa mı ya da…
Benim gemilerim bir yere gitmez. Ben kıpırtısız ve sonsuza kadar kendi içine bakan, kendi içindeki değişim seyrinden ilham alan bir insanım. Bu yaşımda görüyorum ki ben bu hayata kendimi anlamaya ve kendini anlamaya gelen başka insanlara edebiyat kanalıyla yoldaşlık etmeye geldim.

Şu an masanda okunmayı bekleyen kitaplar hangileri?
Barış Bıçakçı’nın benden kısa süre önce çıkan son kitabı “Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin”. Bekliyor çünkü heyecanlandım ve önce eski bir kitabını yeniden okumaya başladım. Maç başlamadan hemen önce geçen kupanın gollerini izleyerek ısınıyorum anlayacağın.

Çoğu yazar bir süre sonra çocuklar için de kitaplar yazıyor. Senin ilerisi için böyle bir düşüncen var mı?
Yok. Sanırım en zor temas kurduğum alan. Ben kendim de çocukken pek çocuk gibi değildim, ondan galiba. Oyun oynamaz, resim yapardım. Anneliğimde de iyi bir bakım veren ve yarı terapist bir anneyim ama hiç oyun kurup oynamayı beceremedim çocuğumla. Şu an kendime çok sıkıcı geldim.

Kendine haksızlık etme, hiç de değil! Ajandakolik okurları için son olarak söylemek istediklerin…
“Gece Geçen Gemi”yi okuduklarında beni sosyal medyadan bulmalarını ve yorumlarını benimle paylaşmalarını çok isterim. Çünkü süreçte bütün bu tanıtımlar, bulunma şansı edindiğimiz mecralardan çok daha fazla bana zevk veren bir şey varsa o da birebir bana ulaşan okur yorumları.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media