Advertisement Advertisement
ayak analizi

FİLMEKİMİ NOTLARI: “ANORA” SEAN BAKER’IN RÜYA VE GERÇEK ARASINDAKİ YOLCULUĞU


İKSV tarafından düzenlenen Filmekimi, 4-13 Ekim arasında gerçekleşti. Bu yazımda, modern sinema dünyasının anlatı ustalarından olduğunu düşündüğüm Sean Baker’ın, Filmekimi kapsamında izlediğim, kendisine 77. Cannes Film Festivali’nde ilk Altın Palmiye’sini kazandıran “Anora” filminden bahsedeceğim.

YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com

Sean Baker, hiç kuşkusuz her yapımında, ötekileştirilmiş insanların ve kıyıda köşede kalmış umutların kişisel bir panoramasını sunan bir yönetmen. “Starlet”ta (2012) yirmi bir ve seksen beş yaşındaki iki kadının birbirine olan bağlılığını ve ön yargılarını ele alarak adını duyurmaya başladı. Tamamını kendi iPhone’u ile çektiği “Tangerine” (2015) ile hayat kadınlarının zorlu günlerini ve ikili ilişkilerini en doğal haliyle sinemaya yansıttı. Asıl çıkışını yaptığı “The Florida Project” (2017) ile Disney World yakınlarındaki pastel tonlardaki bir motelde yaşayan, oldukça yoksul bir anne-kızın hayatını, umut dolu bir çocuğun masalsı bakış açısıyla anlattı. 2021 yapımı “Red Rocket” ise işlerini kaybetmiş bir porno yıldızının, yeniden toparlanma umuduyla memleketi Texas City’ye dönerek sektöre geri dönme çabalarını esas alıyordu.

Bugüne gelirsek, Sean Baker’a ilk Altın Palmiye’sini kazandıran Anora’nın kadrosunda Mikey Madison, Mark Eydelshteyn, Karren Karagulian, Yura Borisov, Vache Tovmasyan yer alıyor. Baker, yine masalsı bir konuyu ele alıyor; Brooklyn’de bir striptiz kulübünde çalışan Anora, rus bir oligarkın oğlu olan Ivan ile tanışır ve rüya gibi geçen günlerden sonra evlenirler. Evlilik haberi Ivan’ın ailesine ulaştığında, ailesi bir an evvel evliliği iptal ettirmek için New York’a doğru gelmektedir.

Sean Baker’ın anlatmayı tercih ettiği sinemada sayısı azalan yaşam koşulları, başarılı hikaye anlatıcılığı ve derin diyalogları ile benzersiz bir noktaya ulaşmasını sağlıyor. His ve atmosfer sinemasına ait yarattığı tüm işlerinde, adeta sinema için bir şair görevi görüyor. Sean Baker bu tercihini bir açıklamasına şu sözlerle anlatıyor;

“Amerika’da pek çok insanın mecburen yöneldiği ‘yeraltı ekonomisi’ hakkında daha fazla şey öğrenmekle çok ilgileniyorum. Bu durumu aydınlatmanın eninde sonunda bir değişime yol açacağını düşünüyorum. Farkındalık eğitime, eğitim ise değişime götüren anahtardır. Aynı zamanda bu filmlerin, görmediğim ve görmek istediğim şeylere bir tepki olduğunu da hissediyorum. Neden hep aynı insanlar hakkında aynı hikâyeler anlatılıyor? Biraz klişe olacak fakat seyircilerin çeşitliliğe ilgi duyduğunu düşünüyorum ama Hollywood buna inanmıyor. Seyirciler bu konudan bahsetmese ya da bunu bilinçli olarak fark etmese bile, bizi farklı insanlara bağlayan evrensel temalara özlem duyduğumuzu düşünüyorum.”

Filmin ilk bir saati bize bir peri masalı hissiyatı veriyor. Sean Baker’ın bu filmdeki pastel ve neon karışımı sinematografisi, hızlı geçişler, atmosferi büyüten müzikler, eğlenceli sekanslar ve Anora ile Ivan karakterlerinin hızlı gelişen ilişkisi, sinemanın hissettirdiği eşsiz duygulardan bir potpori sunuyor. Baker, striptiz kulübünde çalışan bir seks işçisi olan Anora’nın, kaldığı yıkık dökük evden tüm bedeniyle varoluşunu sağladığı sekanslarına geniş bir perspektif sunuyor. Mikey Madison, Anora rolüyle kusursuz bir performans gösteriyor. Film, tonunu değiştirdiği son 30 dakikaya kadar enerjisini yüksek ve canlı tutmaya çalışıyor. Anora’nın çalıştığı striptiz kulübünden, Ivan’ın ultra lüks villasına geçişi, Anora için büyük bir hiyerarşi atlamasına dönüşüyor. Toros, Igor ve ekibin Ivan’ın peşine düşmek için geldikleri sahneden sonra Anora ile yaşanan karmaşa, Sean Baker’ın sinemasında pek görmediğimiz uzunlukta bir mizahi yön taşıyor. Sahnedeki karakterlerin diyalogları uzun bir süre boyunca adeta bir komedi skeci oluşturuyor. Sean Baker, sinemasında sıkça gördüğümüz zıtlıklar, Baker’ın “hümanist” sinemasına yine katkı sağlıyor. Filmin içerisinde kahkaha attıran komedi sekansları kadar sessiz bir dayanışmaya yol açan hüzün de yer alıyor. İçimizi ısıtacak sıcak sahneler kadar, New York’un keskin soğuğu da Anora üzerinden bize ulaşıyor.

Filmin özellikle son kısmı, Sean Baker’ın aşina olduğumuz sinemasını hatırlatıyor. Hikaye, sonuna kadar bir sürü eşsiz detaya sahip. Ancak anlatımın mizaha olan fazla düşkünlüğü yüzünden, Sean Baker’ın daha iyi olduğu yönleri biraz baltalanıyor. Baker, diyalogların öne çıktığı anları iyi kullanan, karakterleri çok iyi konuşturabilen, insanların arasındaki duyguları çok basit kelimelerle anlatabilen bir yönetmen. Bu elbette bilinçli bir tercih. Bu tercihle birlikte, Baker’ın daha farklı bir yönünü görüyoruz. Yönetmenin akıllı ve sade mizahı, bu filmde, “Ben bu sahne ile insanları güldürmek istiyorum” düşüncesine kayıyor. Bunu sahnelerin başarısız olduğundan değil, aksine Baker’ın bu tercihi başarıyla uyguladığından söylüyorum. Film, daha önce de dediğim gibi bir zıtlık üzerinden ilerliyor; rüya anlatısı ve rüyadan uyanış. Hatta “The Florida Project”te esas alınan “Disney World” konseptini Anora’dan yine duyuyoruz. Anora ve zengin, patavatsız, sorumluluk sahibi olmayan Ivan arasındaki ilişkinin kurulduğu sahneler, Sean Baker’ın genellikle yarattığı his sinemasından daha çok gösteri sinemasına kayıyor. Filmin ilk yarısında bir peri masalı anlatısı içerisinde ilerlediğini düşündüğümüzde, bu masal duraksadığında mizaha kayarak kaotik bir atmosfer oluşturmaya çalışması, hikayenin Anora üzerinden iletmek istediği anlatıyı biraz erteliyor. Bu anlatı, hikayenin ana konusunun derinlikli gelişme göstermemesi ve olaylara zıtlık yaratacak bir unsurun ortaya çıkmamasıyla, bir yerden sonra klip havasına bürünüyor.

Sean Baker sinemasına hayran biri olarak, filmin son kısımlarının bana daha hitap ettiğini söyleyebilirim. Baker, finale yaklaştıkça Anora’nın hayatına dair söylemek istediklerini anlatmaya başlıyor. Filmin sonunda Anora’nın bakış açısına daha fazla odaklanıyoruz ve yaşadığı hayal kırıklığını daha derin bir perspektiften anlamaya başlıyoruz. Hikaye, finale doğru karakterleri daha fazla derinleştirerek, onların düşünce yapılarını yansıtan ikili diyaloglarla bize bunu göstermeye çalışıyor. Önceki sahneler elbette fazlasıyla sinema değeri taşıyor; rejisi güçlü, oldukça eğlenceli ve keyifli. Aslında, “The Florida Project”te çocuklar üzerinden gördüğümüz sahneleri, bu filmde yetişkinler üzerinden izlediğimizi bile düşünebiliriz. Ancak, filmin tüm teknik artılarına rağmen, karakterler ve durum hakkındaki güçlü anlatısını son kısımlara yoğunlaştırması bir eksiklik olarak göze çarpıyor. Sean Baker, eğlenceli ve iyi hissettiren birçok sahne sunarken, izleyiciyi nasıl tatmin edeceğine, nasıl güldürebileceğine ve sinemanın büyüsüyle onu nasıl etkileyebileceğine odaklanıyor.

Sinema için kuşkusuz büyük değerlerden olan Baker’ın ve çok iyi bir performans sergileyen Mikey Madison’ın, iddialı gözüktükleri ödül sezonunda neler yapacağını görmek epey keyifli olacak.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media