banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

Mustafa Kemal Yılmaz: “Yazdığım her şey yayınevine gitmeden önce kızımın onayından geçiyor”

Yaklaşık üç aydır St. Petersburg’da ailesiyle birlikte yaşayan yazar Mustafa Kemal Yılmaz, Türkiye’de çocuklar için yazdığı şiirli hikâyelerden oluşan üç çocuk kitabıyla Ajandakolik Söyleşileri’nde konuğum. 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
niluferturkoglu82@gmail.com

O aslında bir çevirmen. Rus edebiyatından Türkçeye kazandırdığı pek çok eser var. Baba olduktan sonra yönünü çocuk edebiyatına çevirerek çocuk kitapları yazmaya başlamış. Üstelik bu hikâyelerin hepsi birbiriyle kafiyeli metinlerden oluşuyor. Yani şiirli hikayeler yazıyor. Kitaplarının en büyük esin kaynağının kızı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal Yılmaz ile aynı zamanda ince bir mizah taşıyan çocuk kitapları üzerine, arada binlerce kilometrelik mesafeler olsa da, sohbet ettik. Ben kitaplarını okurken hep gülümsedim, bence sizler de çocuklarınızın yüzündeki gülümsemeyi görmek için Yılmaz’ın kitaplarını keşfetmelisiniz.

Karşımda Tolstoy, Turgenyev, Andreyev, Bulgakov gibi Rus edebiyatının çok önemli yazarlarının çevirilerini yapmış bir yazar var. Yüksek lisansınız ve doktoranız Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi Rus Edebiyatı üzerine. Çevirmenlik bir yandan devam ederken bir yandan da çocuk edebiyatına mı “bulaştınız?”

Çocuk edebiyatının parçası olmak aklımın köşesinden bile geçmezdi. Ne çevirmen ne de yazar kimliğiyle. Ama baba olmak bunu değiştirdi. Eşimin ana dili Rusça. Kızımız büyürken ona kendi dilinden çocuk klasikleri okuyordu. Küçücük bir çocuğun hikâyelere, özellikle de şiirli anlatılara verdiği tepki aklımı başımdan almıştı. Çocuklar için yazılmış kitapların böyle bir kuvvete sahip olduğunu bilmiyordum. Benim için tekerleğin keşfine denk bir aydınlanma anıydı.

“KIZIM TÜRKÇEDEN YA GERİ KALIRSA ENDİŞESİ YAZMAYA BAŞLAMAMDA ÖNEMLİ ROL OYNADI” 

Ben bugün sizinle daha çok çocuk kitaplarınızı konuşacağım ama kuşkusuz ama çevirmenliğinizi de ayrıca ele almak isterim. Tudem ve Uçan Balık Yayınları’ndan çıkan “Pisi Pisi Paşa”, “Pelin’in Dili Masaya Nasıl Yapıştı?” ve “Primatlar Banyo Sırasında” kitaplarınızı okudum. Kafiyeli hikâyeler yazma fikri nereden geldi? Ya çocuklar bu dili anlamaz gibi bir endişeye kapılmadınız mı?

Böyle bir endişem olmadı. Hatta tam aksini düşündüm. Ölçü ve kafiye insan zihnine son derece uygun şeyler. Hele de küçük insanların. Buna kendi kızımın büyüme sürecinde bizzat tanık oldum. O dönem Moskova’da yaşıyorduk. Elimizin altında sınırsız Rusça kaynak vardı, ama Türkçe yoktu. “Ya Türkçesi geri kalırsa!” endişesi aklımı meşgul ediyordu. Yazmaya başlamamda bu endişenin önemli rolü oldu.


Üç kitap da çok eğlenceli. Şiirsel üslubunuz da hikâyelere renk katıyor. Nereden buluyorsunuz o kafiyeleri; üzerine çok kafa patlattığınızı söyleyebilir miyiz? Şiir de yazıyor musunuz bu arada?

Çoğu zaman gündelik hayatın içinden çıkıyor. Primatlar’ı, banyoda aklıma gelen dizelerden yola çıkarak yazmaya başlamıştım. “En önde Babun, elinde terlik, havlu, bir de sabun”. Fakat sonrası gerçekten de “kafa patlatmak”. 300-500 kelimelik şiirli bir hikâyeyi olgunlaştırmak aylar alıyor. Primatların ilk taslağının ortaya çıkması altı ay sürdü. Hazır hale gelmesi için yanlış hatırlamıyorsam bir altı ay daha harcamıştım.

Bundan böyle de çocuklar için hep şiirli hikâyelerle mi yola devam edeceksiniz?

St. Petersburg’da yaşıyorum. Bu şehirle ilgili bir şeyler yazmak düşüncem var ama henüz çok ham bir fikir. Bir yere varır mı, ya da neye evrilir, bilemiyorum.

“Pelin’in Dili Masaya Nasıl Yapıştı?”, okuma güçlüğü çeken çocuklar için hazırlanan Sen de Oku Koleksiyonu’nun bir parçası. Bu projeye nasıl dahil oldunuz? Disleksik çocuklara yazım sürecinde nelere dikkat ettiniz, nasıl bir çalışma süreci oldu?

Tudem’de birlikte çalıştığımız Hülya Dayan sayesinde dahil oldum projeye. Dosyam bir süredir ellerindeydi. Hikâyenin Sen de Oku Koleksiyonu için dikkate aldıkları kriterlere oldukça uygun olduğunu fark etmişler. Pelin bu şekilde girdi koleksiyona.

Hikâyelerinizde hayalgücü Kaf Dağı’nın zirvesinde sanki. Ayrıca oldukça fantastik konular hakim. Pelin’in dilinin masaya yapıştığı bölümde dilimde o tadı duyar gibi oldum. Üstüne bir de gül reçeli, çok severim! Mizahı da bunu ekleyince, tadından yenmiyor. Mesela bu hikâye bir kahvaltı masasında mı ortaya çıktı?

Evet. Kızımın kahvaltı masasında yaramazlığı arşa çıkardığı bir sabahtı. Üç yaşına basmamıştı daha. Hikâyedeki gibi sürekli bir şeyleri döküp yalıyordu. “Dilin şimdi masaya yapışırsa görürsün!” demiştim. Der demez de bunun ilginç bir olay örgüsü olacağı fikri aklıma düştü.

Kızınız yazdıklarınızı epey etkiliyor olmalı.

Etkiden de öte, biricik ilham kaynağım diyebilirim. Dahası yazdığım her şey yayınevine gitmeden önce onun kontrolünden, onayından geçer.


“NÂZIM HİKMET’İN BİR MASALDAKİ PİSİ PİSİ PAŞA KARAKTERİ BENİM HİKÂYEMİN KAHRAMANI OLDU” 

“Pisi Pisi Paşa”da adeta hayvanlar aleminin kralına dönüşen bir kedinin kahramanlık hikâyesi var. Üstelik o meşhur türküden yola çıkmışsınız:” Manda yuva yapmış söğüt dalına, yavrusunu sinek kapmış.” Devamını sizden dinleyelim mi?

Pisi Pisi Paşa aslında benim ilk projem. Moskova’da tasarlamıştım. Annesi Katyuşa’ya Rusça çocuk klasiklerini okurken ben de müzik dinletiyordum. En sık dinlediklerimizden biri de o türküydü. Bir yandan kulağım her gün Korney Çukovski’nin absürt çocuk şiirleriyle bombardıman ediliyordu. Çukovski’nin de etkisiyle türküye başka bir gözle baktığımı ve “Bundan iyi bir hikaye çıkabilir” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama bu düşüncenin ete kemiğe bürünmesi zaman aldı. Sineğin oyuna getirdiği mandanın hikayesi aklımın bir köşesindeydi, fakat yavrusunu nasıl kurtarabileceğime dair bir fikrim yoktu. Sonra Nâzım Hikmet’in Rusçadan uyarladığı bir masalda “pisi pisi paşa” adını gördüm. Adının bir kere anılması dışında hiçbir rol üstlenmeyen hikayesiz bir kedicikti. Çok hoşuma gitti bu ad. Ben kendime bir kahraman bulmaya çalışırken, o da kendine bir hikâye arıyordu adeta. Neden olmasın diyerek içeri buyur ettim.


Peki ya “Primatlar Banyo Sırasında”ya ne demeli? Babundan Beyaz Yüzlü Saki’ye, Mangabey’den Cüce İpek Maymun’a hepimizin ilk bakışta maymun diyeceği memeli takımının yani primatların türlerini öğreniyoruz kitabınız aracılığıyla. 

İçel Anadolu Lisesi mezunuyum. Yabancı dilde fen ağırlıklı eğitim veren, son derece iyi bir okuldu. Aldığım eğitim için öğretmenlerime sonsuz minnet duyuyorum ama yedi yıllık okul hayatı boyunca bir kere bile Charles Darwin’in adını duyduğumu hatırlamıyorum. Eratosthenes, Toricelli ve Becquerel bile hâlâ ders ders aklımda ama Darwin yok. Benim okuluma özgü bir durum değil elbette. Kim olduğumuz ve bu dünyadaki yerimizi anlamamıza muazzam katkıda bulunmuş bir bilim devine yapılmış büyük bir haksızlık bu.

29 yaşındayken “ajandasına” şöyle bir not düşmüş: “Babunu anlayan metafiziğe Locke’dan daha fazla katkı yapar”. Felsefeye çok meraklı olduğumu söyleyemem ama “babunu anlamak” hevesinin bu kitabı yazmamda etkisi olduğunu söyleyebilirim. Anlamak için de öncelikle bilmek gerek. Haberdar olmak ve haberdar etmek gerek. Primatlar Banyo Sırasında ile yapmaya çalıştığım şey de esasen bu.

Hep farklı çizerler hikayelerinize eşlik ediyor. Yayınevinin seçimiyle mi oluyor? Resimlere müdahale ettiğiniz oluyor mu?

Editörüm Hülya Dayan’ın rolü büyük çizer seçiminde. Ama her seferinde benim de fikrimi almıştır. Taslak aşamasından matbaaya kadar her aşamada sürece beni de dahil etmiştir. Bu açıdan kendisine minnettarım. Harikulade bir çalışma arkadaşı.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?

Pelin’i yazmaya karar verdiğimde kızım üç yaşına henüz basmamıştı ve pek çok çocuk gibi yemekle problemi vardı. Şimdi yedi yaşına basmak üzere ve hâlâ var. Benim sağlıklı beslenme takıntımla onun tatlı düşkünlüğü arasındaki gerilimi işlediğim bir “mutfak piyesi” yazdım. Yine şiirli bir hikâye. Ama henüz yayıncı arayışına çıkmadım.

2020, üretkenliğiniz açısından nasıl geçti? Pandemi sürecinde yazmakta zorluk yaşadığınız oldu mu?

İlkbahar ayları çok gergindi. Endişe, belirsizlik, korku… Ama insan zihni alışmaya ve bir noktadan sonra daha az önemsemeye çok meyilli.

Sizce çocuklar hayvan hikâ yelerini mi yoksa kendileriyle daha kolay bağ kurabileceğini düşünebileceğimiz çocukların hikâyelerini mi okumayı seviyor?

Bence anahtar kelime “hikâye”. İyi bir hikâye yazmak gerçekten çok zor. Bunu başarabildiğiniz sürece, isterse kahramanlarınız çakıl taşları olsun, okurla buluşacaktır, inancım bu yönde.

“HAYATIN PEK ÇOK ALANINDA ADALETSİZLİK HAKİM. AMA SANKİ SANAT BUNLARDAN BİRİ DEĞİL” 

Çocuk edebiyatının geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ortaya çıkan üretimler oldukça fazla, çok kitap basılıyor, nitelikli eserlerin gerçek değerini bulduğunu düşünüyor musunuz?

Süreci her yönüyle gözleyebildiğimi söyleyemem. Üretimin çok olmasına, çok kitap basılmasına olumlu bakıyorum. Hayatın pek çok alanına adaletsizlik hakim. Ama sanki sanat bunlardan biri değil gibi geliyor bana.

Çevirmen olarak Rus çocuk kitaplarını Türkçeye kazandırmak gibi girişiminiz olacak mı?

Nesin Yayınevi’yle birlikte iki Daniil Harms kitabı yaptık bu yıl. Kasım sonunda çıktılar. Çocuk edebiyatı söz konusu olunca Rusya bir okyanus. Devamını getirmeyi elbette çok isterim.

“ÇEVİRİDE ÇEVİRMENİN YAŞI, CİNSİYETİ ÖNEMSİZ, ÖNEMLİ OLAN METNİN KENDİSİ” 

Çevirmenlerin edebiyatın gizli kahramanları olduğu söylenir, bu konuda neler diyeceksiniz? Ve sizce bir çevirmenin yaşı önemli midir?

Her sanat dalı gibi edebiyat da bir cümbüş, bir festival benim gözümde. Fakat ağır çekimde ilerlediği için bu pek fark edilmiyor. Kendi adıma, çevirmen ve yazar sıfatıyla bu cümbüşün bir parçası olmaktan büyük keyif alıyorum. Her türlü çeviriye mesleki refleksle eleştirel bakma eğilimindeyim. Ama bu bakışın odağında sadece metnin kendisi olur, çevirmenin yaşı, cinsiyeti ya da başka bir özelliği değil.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var, ajandanız ve not defteriniz var mı? Varsa içlerinde neler var?

Kağıt ajandam yok ama Google Docs’u ajanda gibi kullanıyorum sanırım. İçinde çeviri projeleri ile ilgili notlar, şiir taslakları ve fikir kırıntıları var.

Şimdiden mutlu yıllar ve yazın haytınızda başarılar diliyorum. Bu yıl için en büyük dileğiniz ne?

Teşekkür ederim. Çok keyifli bir sohbetti. En büyük dileğim pandeminin sona ermesi. Seyahat etmeyi özledim.

** Mustafa Kemal Yılmaz, Rusya’ya ilk gittiği günden beri bir blog tutuyor.
https://sarapdumanlari.wordpress.com/ adresinden yazılarına göz atabilirsiniz. 

Comments
  • İsmail yarar

    Çok güzel kalemine yüreğine sağlık başarılar diliyorum selamlar

    Aralık 16, 2020
YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media