banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

MİYASE SERTBARUT: “KENDİMİ VE OKURLARIMI İYİLİĞİN GÜCÜNE İKNA ETMEK İSTİYORUM”

 


Çocuk edebiyatının çok sevdiğim yazarlarından Miyase Sertbarut’un yine çocuklar için yazdığı son kitabı “Bir Gün Herkes”, oya gibi işlenmiş duygularla örülü, bir tür gelişimsel bozukluk olan otizmin yarattığı çevre baskısını merak uyandırıcı bir macerayla işleyen yepyeni bir roman. Sadece çocukların değil, ebeveynlerin de ilgisini çekecek olan “Bir Gün Herkes”, umudun, en umutsuz zamanlarda bile görünmez olmadığını kanıtlayan derin bir hikayeye sahip. Yazar Sertbarut’un bana söylediklerine kulak verin.

 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 

 

Sadece çocuklar için değil çocuk bakış açısıyla da yazan, yazabilen bir yazarsınız. Son romanınız “Bir Gün Herkes…” tam olarak böyle bir kitap. Ana karakterlerden biri olan Asmin’den dinliyoruz hikayeyi. Yazın hayatınızda bunu nasıl geliştirdiniz; sizce çocuk edebiyatında eserler veren her yazar, bir çocuğun hisleriyle, gözlemleriyle yazmayı bilmeli midir?

Yalnızca çocuk edebiyatı değil, her edebiyatçının başkasının gözüyle de dünyayı görebilmesi gerekir. Yazar kendi kimliğinden sıyrılmayı bilmelidir; kadının, erkeğin, yaşlının, çocuğun, hayvanın, ağacın, iyinin, kötünün gözüyle de olup biteni anlamalı ve anlatmalıdır. Yazdıkları o zaman sahici olur, samimi olur, okuru ikna eder. Yani iyi bir tiyatro oyuncusu gibi kılıktan kılığa girmeli, rolünün hakkını vermelidir. Buna inanarak başlıyorum yazmaya, yeterince samimi olmadığımı, canlandıramadığımı düşündüğümde yazmaya devam etmiyorum ve perdeyi seyircinin yuhlamasını beklemeden kendim kapatıyorum. Bunu nasıl geliştirdim? Elbette okuyarak empati becerisini güçlendirmek mümkün, dinlemek de çoğu zaman aynı etkiye sahip. Empati yeteneğini güçlendirirseniz koşarken düşen bir çocuğun dizindeki sızıyı kendi dizinizde hissedersiniz.

Romanınıza dönelim… “Bir Gün Herkes…” Kitabın adını okur okumaz otomatik olarak Andy Warhol’un o meşhur sözü geliyor akla… “Bir gün herkes 15 dakika ünlü olacak.” Oysa sizin cümlenizin devamı müthiş bir iyimserliğe ve umuda dayalı… “Bir gün herkes 15 dakikalığına iyi olsa…” Bu dileğin, bu keşkenin çıkış noktası neydi, hikaye nasıl ortaya çıktı?

Çocuklar için yazıyorsanız umudunuz olur, benimki toz pembe bir iyimserlik değil; ben kötüyü, acıyı, yalnızlığı, karanlığı, distopik unsurları da anlatsam insana şans veririm. Çünkü insan denilen canlının içi sürprizlerle dolu. Kendi karakterine uymayan çıkışlar da yapabilir, çok cesur olsa bile aynı zamanda korkabilir. Davranışlarımıza yön veren beynin çözülemeyen, anlaşılamayan pek çok noktası var, bu yüzden iyiliğe şans vermek istiyorum. Hem bir şeyi kırk kez söylerseniz olurmuş ya, işte o kırkları çoğaltmak gerek. Sanırım kendimi ve okurlarımı da iyiliğin gücüne ikna etmek istiyorum. Neye inanırsan o olur, derler hani, bu düşünce biraz “teyzeizm” gibi görünse de karamsarlığın çukurunda boğulmaktan iyidir.

“İSTEDİĞİMİZ HER ŞEYİ YAPMAMIZA ENGEL OLAN TOPLUMSAL BASKIYI ÇOCUKLAR DA HİSSEDİYOR” 

Asmin, gözlemci, yardımsever, duyarlı bir kız. Ender ise çok komik, hazır cevap ve duyarlı olsa da bunu çok belli etmeyen bir tip. (Açıkçası kitap boyunca ona çok güldüm ve onu çok sevdim.) Bir gün sınıflarına Fahir isimli ufak tefek yeni bir çocuğun gelmesiyle dünyaları değişiyor. Rehberlik öğretmenleri, onlardan bu sessiz çocuğa arkadaşlık etmelerini istiyor. Buna çok fazla yanaşmıyorlar ancak sonra bu arkadaşlığın içinde buluyorlar kendilerini. 

Evet, Ender daha gerçek bir çocuk, ona yakınlık duymamız bu yüzden. Herhangi bir misyon yüklenmek istemiyor, çünkü sorumluluk insanı yorar ve çocuk da doğal olarak o sorumluluktan kaçmaya çalışıyor. Benim bu kitabı yazmaya başlamam görünmezliğin çekiciliği ile oldu diyebilirim. Salgından önce kafamda bir karakter ufak ufak canlanmaya başlamıştı. Bir çocuk var, görünmezliği keşfetmeye çalışıyor. Başaracak mı başaramayacak mı bilmiyordum, ama çok uğraşacağını seziyordum. Okullara gittiğimde salondaki çocuklara bazen sorardım, “İçinizde görünmez olmak isteyen var mı?” diye. Salonun yarıdan fazlası el kaldırırdı, hatta bazı öğretmenler de el kaldırırdı. Sonra yine sorardım, “Neden istiyorsunuz?” Her şeyi yapabilirim o zaman, diye cevap alırdım. Yani istediğimiz her şeyi yapmamıza engel olan o toplumsal baskıyı çocuklar da hissediyordu. Aynı sözcükleri kullanarak tarif etmeseler de bu stresin farkındalar. İşte bu durum Fahir’i anlatma motivasyonumu güçlendirdi. Tabii ki çocuğa görünmezlik arzusu için bir gerekçe bulmalıydım. O zaman da kardeş olgusu belirdi. Kardeşinin, ailesinin ve kendisinin üzerindeki toplumsal baskıyı kaldırmanın çözüm yolu olarak görünmezliği keşfetmek istedi.

Romanın başrolünde üç çocuk var gibi görünse de odak noktasındaki isim Fahir. Onu tanıdıkça beklemediğim sürprizlerle karşılaştığımı söylemeliyim. Asmin ve Ender, aslında onunla tanışarak bir maceranın içinde buluyorlar kendilerini. Bu kitabın en büyük vurgusu ise hiç kuşkusuz otizm üzerine. Otizmin aileler ve bireyler üzerinde yarattığı yalnızlıklar, korkular, dışlanma hissi, vs… Akran zorbalığı da hiç kuşkusuz bir diğer konu. Neyse ki oldukça umutlu bir kitap ki dostluğun gücüne de işaret ederek okurun yüzünü gülümsetiyor. Otistik çocuklar üzerine yaptığınız gözlemlere dayanarak toplum olarak bu konuda neredeyiz sizce?

Tüm kitaplarımda olduğu gibi “Bir Gün Herkes”te de meseleyi didaktik hâle getirmeden anlatmayı seviyorum. Önceliğim kitabın rahat okunması, karakterlerinin inandırıcı olması, doğal diyaloglar… Bu teknik olmazsa çocuk o kitabı severek okumaz. İnternette yaptığım araştırmalarda birinci ağızdan annelerin, babaların yakınmaları da bana bu kitabı yazabilmem için gerçekçi bir yol gösterici oldu. Kitapta otizmli bir çocuğu odak noktası yapmadan olayları anlatmak istedim. Onlar var, çok sık karşılaşmıyor olmamız otizmli bireylerin çok fazla dışarıda olmamasından kaynaklanıyor. Hayatı, parkları, sınıfları, sokakları eşit paylaşamıyoruz, çünkü farklı görünüyorlar ve insanın içindeki ilkellik “Farklı olanı reddet!” diyor. Otizmli birey, bu reddedişin farkında olmasa bile ailenin diğer bireyleri için hiç kolay değil. Bu yüzden çocuklarının başka yönlerini ortaya çıkararak onu farklı açılardan yücelterek toplumda yer edinmesini istiyor ve çok emek harcıyorlar. Bazen de kendilerini kandırıyorlar. Bugün neredeyiz? Geçmişe göre daha iyi bir yerdeyiz. Özel eğitim merkezleri var, dernekler var, çalışabilir durumda olan otizmli bireylerin hayata katılabileceği mekânlar var, aileler arasında dayanışma var.

“BİR GÜN HERKES, ÇOCUK OKURLARA YENİ BİR PENCERE AÇACAK VE KALPLERİNDEKİ’KABUL ET’ ODALARININ SAYISINI ARTTIRACAK” 

Peki ya edebiyatta, günümüz hikayelerinde bu konuya yeterince yer verildiğini düşünüyor musunuz? Bu kitap, güçlü hikayesiyle bir farkındalığa da dikkat çekiyor.

Edebiyatta da sinema dünyasında da otizm kendine yer buluyor. Bu kaçınılmaz bir şey, çünkü otizmli bireyler var ve sanat var olan her şeye bakmak zorunda, baktığınız şeyleri de bazen kaleminizle bazen kameranızla gösterip diğerleri de baksın istersiniz. “Bir Gün Herkes”, çocuk okurlara yeni bir pencere açacak ve kalplerindeki “kabul et” odalarının sayısını arttıracak diye umuyorum. Otizmle ilgili okuduğum kitaplar arasında en beğendiğim Mark Haddon’ın “Süper İyi Günler” kitabı oldu. Başkaları da okusun isterim.


“ÇOCUKLARA İYİ KİTAPLAR SUNARSAK TÜRKİYE’DEKİ OKUR SAYISINI BÜYÜK ORANDA ARTTIRABİLİRİZ” 

Aaa evet, tiyatro oyununa da uyarlandı o kitap! Peki, bugüne kadar onlarca çocuk kitabı yazmış ve küçük okurlarla okullarda da bir araya gelmiş bir yazar olarak çocukların ve ailelerin kitapla ilişkisini nasıl buluyorsunuz? Bir çocuğa kitap sevgisi kazandırmanın yolu nereden geçiyor?

Yetişkinlerin kitap seçimi konusunda bazı ezberleri vardır, dünya ne kadar değişse de, bakış açısı farklılaşsa da çocuklarının kendileriyle aynı şeylerden hoşlanacaklarını sanıyorlar. Oysa aynı değiliz, farklı şeyler yaşadık; beğenimiz, sözcüklerimiz, oyunlarımız aynı değil.  Aileler kitap okuma konusunda bazen çok ısrarcı bazen vurdumduyaz olabiliyor. Her iki tutum da kitaba yönlendirmiyor; okuru soğutuyor, kaçırıyor. Elbette niteliksiz kitapların da okuma sevgisi aşılayamayacağı gerçeği var ve yayınevleri bu konuda daha titiz olmalı. Bir filmin hissettirebildiği heyecan, kitap kurgularıyla da mümkün. Çocuklara iyi kitaplar sunarsak Türkiye’deki okur sayısını büyük oranda arttırabiliriz.

Yakın zamanda başladığınız yeni bir kitap var mı? Biraz ipucu alalım mı sizden?

Pek çok kitap notum oluyor; şunu yaz, şöyle yaz gibi sürüyle not. Ama seçtiğim konu üzerinde çalışmak, araştırma yapmak apayrı bir serüven. Yaklaşık iki yıl önce Yuan Huan’ın Kulübesi’ni yazdıktan sonra yapay zekâya ilgim arttı. Dijitalleşme ve makinelerin insan hayatına dahil olması, makinelerin öğreniyor olması beni çok heyecanlandırıyor ve bu heyecandan yola çıkarak yeni bir romana başladım. Atanamayan bir edebiyat öğretmeni var, öğrencilere yakın olmanın bir yolu olarak ve tabii para kazanmak için de liseye yakın bir kafe açar. Okuldaki gençlerle de arkadaşlık etmeye başlar. Öte yandan bir de kitap yazma girişiminde bulunur ama yayınevlerinden olumlu cevap alamaz. Eski bir okul arkadaşı aracılığıyla bilgisayarına henüz deneme aşamasında olan bir asistan program yükler. Bu dijital asistan onun roman yazmasına yardımcı olacaktır, ama daha fazlası olur, çok daha fazlası! Umarım alnımın akıyla bu çalışmayı tamamlayabilirim.

Eminim, ne güzel yazarsınız! Biyografinizde yazmaya başlayana kadar hep “karın ağrıları” çektiğiniz yazıyor. Tam olarak o ağrılar ne zaman geçti? İlk oyun denemelerinizde mi?

Hayır, oyunları daha çok teknik metinler olarak görmüştüm. Çünkü diyaloglarla akış sağlıyorsunuz ve derinlik verme şansını fazla bulamıyorsunuz. Oyun yazma çalışmaları bana temiz diyaloglar yazmayı öğretse de ben asıl ilk hikâyelerimde, çocukluğuma döndüğüm ilk hikâyelerimde özgürleşebildiğimi hissettim. Olayları istediğim gibi eğip bükeceğimi, hayali gerçeğe, gerçeği hayale dönüştürebileceğimi fark ettim. İşte ondan sonra “Her şey çok güzel oldu.”

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı, varsa içlerinde neler var?

Çantamda, ceplerimde, mutfak masasında not defterleri ya da kâğıtlar olur. Bunları bazen market için alışveriş listesi olarak kullanırım. Çoğu zaman ise ve özellikle evde değilsem aklıma gelen bir cümleyi, bir paragrafı yazmak için kullanırım. Bu cümle, bir karakterin söylemesini istediğim bir söz olabilir veya yazmakta olduğum kitabın planıyla ilgili bir yönlendirme olabilir. Sonradan, bunu neden not almışım diye düşündüğüm de olur.

“YAŞIMI, KİTABIN YAZARI OLDUĞUMU UNUTMAYI TERCİH EDERİM”

Yazarken “Ya bu yazdıklarımı çocuklar beğenmezse…” diye bir duygu içine girdiğiniz oldu mu hiç? Yoksa yazarken sadece kendine yazan ve okuyucuyu unutan bir yazar mısınız?

Bu kaygıyı hep taşırım içimde, kitabın okuru olsaydım nerede sıkılırım, nerede kahkaha atarım, neyi merak ederim? Aslında kendimi de okuru da heyecanlandırmak isterim. Yaşımı, kitabın yazarı olduğumu unutmayı tercih ederim. On iki yaşındayım diye düşünürüm veya kitap daha küçükler içinse dokuz da olabilirim. Empatiyle hareket ederim.

“Bir gün herkes…” cümlesindeki üç noktayı dolduracak üç cümle daha yazsanız, bunlar neler olurdu?

Bir gün herkes kaybettiği bir şeyi bulsa…

Bir gün herkes hayvanlarla konuşabilse…

Bir gün herkes dünya hepimiz için diyebilse…

Teşekkürler bizimle olduğunuz ve hep yazdığınız için…

Ben de teşekkür ederim, sorularınızla kendimi anlatma fırsatı buldum.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media