“DEDELER VARDIR VE SEVGİLİLERİ DE OLABİLİR” – DEDEMİN SEVGİLİSİ KİTABINI YAZARI VE ÇİZERİYLE KONUŞTUK


İkisi de matrak, ikisi de bol gülüşlü, tatlı sohbetli ve çoook yetenekli! Bugün Ajandakolik’te yine çok başarılı iki kadını konuk ediyorum. Uzun zamandır birlikte çalışan ve aynı zamanda arkadaş olup hatta aynı apartmanda yaşayan yazar Hilal Gürsu ve çizer Müjde Başkale, yeni kitapları “Dedemin Sevgilisi” ile benim de çok sevdiğim bir işe imza atmışlar. Okumaktan öyle zevk aldım ki şimdi herkes bu kitabı okusun ve mutlu olsun istiyorum.  

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com 

Siz hiç sevgilisi olan bir dede gördünüz mü, ben görmedim! Ama bu çok doğal, neden olmasın ki! Tıpkı Müjde Başkale’nin de dediği gibi “Bunlar olması gereken şeyler. Birini sevmek neden sıra dışı olsun? Biz yetişkinler kalıplarımızı çocuklara dayatıyoruz. Önce biz yıkalım.”  Hilal Gürsu’nun yazdığı hem duygusal hem komik roman “Dedemin Sevgilisi“, dedesinin sevgilisini hayatlarında istemeyen Cudi ve onun planlarına dahil olan Ferdi’nin hikâyesi… Kitabın neden bu kadar samimi olduğunu hem yazarı Gürsu hem de çizeri Başkale ile yaptığım söyleşinin sıcaklığından anladım! Sohbetimize sizi de bekleriz…

“DEDEMİN SEVGİLİSİ” KİTABININ YAZARI HİLAL GÜRSU:

“Dedemin Sevgilisi” konusu bakımından hem çok sıra dışı hem de çok eğlenceli ve aslında bir yandan da duygusal bir kitap. Dede torun ilişkisine farklı bir açıdan yaklaşan son kitabının hikayesini ne zaman yazmaya başladın?

Dedemin Sevgilisi’ni pandeminin başlarında, yani 2020 yılında yazmaya başladım. Hikâye yazıldı, kitap yayımlandı ve pandemi sona erdi. Kitap da ben de sağ salim çıktık bu süreçten.

“SEVMENİN VE SEVİLMENİN YAŞI YOKTUR” 

“Benim için dede; evde oturan, kahvehaneye gidip arkadaşlarıyla çay içen, yaşlı bir insandır. (…) Yaşlı insanların sevgilisi olmaz!” Cudi’nin ağzından kitabın kilit cümleleri.  Gerçekten çocukken hangimiz bunu düşünmezdik ki… Hikayeyi bulduğunda kalıp olabilecek bu düşünceyi değiştirmek fikriyle mi yola çıktın?

Aslında direkt kalıp olan bu düşünceyi sorguladığımda başladı hikâye. Sevgililiğin bir yaşı mı vardır, dedeler günlerini kahvehanede mi geçirmelidir, yaşlı insanlar parkta, sokakta sıkıştırdıkları birileriyle mi sohbet edebilir sadece? Ki bunu çok yaparlar. (Gülüyor.) Yaşlı insanlar bayramda ziyaret edilen, hayatta kalan günlerini doldurmak için uyanan insanlar mıdır? Ve en önemlisi sırf yaşlı diye yalnızlıklarını hem kendi zihnimizde hem de onlarınkinde böylesi normalleştirme hakkımız var mı? Varsa bu hakkı bize kim verdi? Sevmenin ve sevilmenin yaşı yoktur. Bundan mahrum kalınınca insan kişiliğinde ne fena dönüşümler yaşandığına da gerçek hayatta her gün farklı şekillerde şahit oluyoruz. Kaç yaşında olursa olsun, her insanın sevgilisi olabilir, dedeler sevgililerine çiçek alabilir.

“ÇEVREMDEKİ YAŞLILAR KENDİNE BİÇİLEN KABULLENİLMİŞ YALNIZLIĞI YAŞIYOR” 

Çevremde hiç sevgilisi olan bir dede tanımıyorum. Ama düşününce bu fikir kulağa pek tatlı geliyor. (40 yaşında olduğum için artık belki de…) Bunu kurgularken yola çıktığın biri ya da birileri oldu mu?

Aslında yıllar önce sevgilisi olan bir dede görmüştüm.(Gülüyor.) Arkadaşımın dedesiydi. Eşini çok önceleri kaybetmişti. Utandığı için ailesinden gizliyordu sevgilisini. Torunu olan arkadaşım da onu idare ediyordu bir şekilde. Bu durum bana çok eğlenceli gelmişti ama ailesinden neden utandığını pek anlayamamıştım o zamanlar. Bu yüzden hikâyeyi yazarken onu pek düşünmedim. Daha çok çevremdeki yalnız ve yaşlı insanların neden yalnız olduklarını merak eder, yer yer de kurcalardım. Gözlemlediğim kadarıyla birçoğu kendine biçilen kabullenilmiş yalnızlığı yaşıyor ama gözleri hiç de öyle söylemiyor.

Torun Cudi muzip bir karakter. Zaten bunu sevgili Müjde Başkale’nin resimlediği kapaktan bile anlamak mümkün. Ne yapsa kahraman olan biricik arkadaşı, ekürisi Ferdi ile maceralarını okumak da bir hayli eğlenceli. Okurken onların dostluğuna imrendiğimi de söylemeden geçmek istemem. Biraz senden dinleyelim mi hem bu hınzır ikiliyi hem de kitabın hikayesini?

Müjde çok güzel bir kapak yaptı, bunu söylemeden geçemeyeceğim. Ferdi’yi de öyle güzel çizdi ki her an oturup Ferdi’nin gözünden ayrı bir hikâye yazabilirim. Bu kitap sevgiyle çerçevelendi. Dede, arkadaş, hayvan, sevgili, eş, müzik hepsi sevginin şekil değiştirmiş halleri. Dostluk en güzel, en keyifli sevgiyle kurulan bağlardan biridir benim için. Cudi ve Ferdi de yer yer kırgınlıklar yaşasalar da sevgiden payını almış iki karakter. Önyargısız, küsse de barışan, aynı şeyi düşünmese de ötekine kendince destek olan kişiler. Çocukluğun orta yol buluculuğunu, affediciliğini baştan sona yaşıyorlar. Ferdi mesela hem güzel yemeklere karşı koyamıyor hem Cudi’ye.

Dedesinin bir sevgilisi olunca Cudi kendince gayet haklı sebeplerden hayatının alt üst olduğunu düşünüp, onları ayırmak için elinden geleni yapıyor. Başına da türlü işler açıyor. Tabii başımıza bir bela açarken en yakın arkadaşlarımızı buna dahil etmezsek olmaz. Bazen yan yana gelmemiz bile yeter böyle şeyler için. (Gülüyor.) Macera peşinde koşan bu hınzır ikili de bunu çokça yaşıyor zaten. Ferdi’nin bazen biraz gönülsüz de olsa her daim işin içinde olması, o çocuksu dostluk düşünülünce bana çok gerçek geliyor. Karakterlerin gerçekliği de olay örgüsünde bolca yer verdiğim yanlış anlaşılma durumlarına sağlam bir zemin hazırlıyor. Sonunda sevgi kazandığı için tüm yanlış anlaşılmalar, yaşanan tatlı belalar da bir tebessüm olarak dudaklarımızda kalıyor.

Dedesiyle sevgilisini bir arada görmek, sevgilinin yaptığı tüm o güzel yemeklere rağmen Cudi’yi adeta çıldırtıyor, onu bir türlü kabul edemediği gibi ikisini ayırmaya çalışıyor, planlar yapıyor ama pek de başarılı olamıyor. Aslında Cudi’nin duyguları çok anlaşılır, bu yüzden onu da anlamak istiyor insan, okurken. Ne dersin?

Dedesi, Cudi’nin ailesi. İki kişilik kurulmuş hayatlarının içine bir gün pat diye biri dahil oluyor ve bunu seçen Cudi değil. Hayatta en sevdiği kişiyi yeni biriyle paylaşması gerek. Onun için özel yapılmış taburesi bu yeni kişi, yani dedenin sevgilisi tarafından işgal edilmiş. Kıskanıyor. E haklı çocuk. Onu tanımayı bile inkâr ediyor başlarda. Olay da inkâr etmeyle başlıyor zaten.

Kitabın arka kapağında yazan ifadeden yola çıkarak “Yetişkinler ve çocuklar arasındaki köprüye bambaşka bir gözle bakan bir roman bu.” Bir çocuğun gözünden, hele ki bir erkek çocuğun gözünden sevgililik ilişkisini sorgulamak (Romandaki sevgililer Kerem ve İpek ilişkisi de buna bir örnek) konusunda zorluk çekmedin mi? Bunu ele alırken sana neler ilham verdi?

Hepimiz yaşamışızdır, çocuklukta kadın-erkek ilişkilerinin, sevgililiğin dikkat çektiği dönemler vardır; zaman zaman merak uyandıran, zaman zaman da tiksintiyle bakılıp inkâr edilen. O bakış açısına pek yabancı olmadığım için çocuk gözüyle bu konuya bakmak pek zorlamadı. Erkek çocuğu gözüyle bakmaya çalışmaksa başta biraz düşündürdü ama iki erkek çocukla beraber büyürken hayatta kalmayı başardığım için cesur davranabildim. (Gülüyor.)

“ONCA KORKU ROMANINI OKURKEN ÇOCUK EDEBİYATINA GİRİŞECEĞİMİ BEN DE HİÇ BİLMEZDİM” 

Kitabın biraz dışına çıkıp yine de edebiyattan gidecek olursak Stephen King sevgin devam ediyor mu? Korku romanları okuyarak hayaller kuran o kız, şimdi çocuk edebiyatı için bir şeyler yazıyor. Nasıl daldın yazarlığa?

Stephen King sevgim devam ediyor elbette. Son yıllarda kitaplarını okumak için pek zaman ayıramıyorum çünkü hem çocuk edebiyatında hem dünya edebiyatında okunması, takip edilmesi gereken çok kitap var ve tüm bunlara yetişemiyormuş gibi hissediyorum. Onca korku romanını okurken çocuk edebiyatına girişeceğimi ben de hiç bilmezdim. Küçük yaşlardan beri yazan biriydim. İlk olarak şiir yazdım. Beğenilince tekrar tekrar yazdım. Sonra kısa düz yazılar yazmaya başladım. Asla tamamlamadığım senaryolar yazdım, makaleler, içerik yazıları derken, bir gün Müjde’yle beraber bir çocuk tiyatrosu oyunu yazdık. O oyun sonra kitap oldu. Müjde ile benim ilk kitabımız “Denis Çetrefilli”.

Yetişkinler için de bir şeyler kaleme almak istiyor musun?
Yakın zaman için öyle bir planım yok ama belki ileride yazarım. Belki de yazmam. (Gülüyor.) Bu kez sonunu getirmek zorunda olduğum bir animasyon film senaryosu yazıyorum şu sıralar. Nasıl sonuçlanır bilmiyorum ama olursa yaşsız bir iş olacak.

Aaa çok sevindim, ne güzel! Peki, masanın üzerini merak ettim. Fotoğrafını çeker misin benim için.

Çekerim tabii.

Şu an yolda olan yeni bir kitap da var mı üzerinde yoksa?

Var tabii… Yol uzun ve zorlu ama güzel de.

“MÜJDE, BİRLİKTE ÜRETMEKTEN DE GÜLÜMSEMEKTEN DE KEYİF ALDIĞIM ARKADAŞIM” 

Kitabının çizeri Müjde Başkale’ye de buna bir benzer bir soru sordum. Daha önce “Kardan Adamın İçindeki Adam” ve “1 Para Kaç Paradır?” kitaplarında birlikte çalıştınız. Ve şimdi yaşı biraz daha büyük çocuklar için yazdığın “Dedemin Sevgilisi.” Birlikte uyum içinde olduğunuzu düşünüyorum. Yazar-çizer ilişkisinden bahseder misin?

Müjde ne diyecek bu soruya çok merak ediyorum. Biz çok eski arkadaşız. Ben çocuk kitabı yazmazken, o da çocuk kitabı çizmezken de arkadaştık. Benim çocuk edebiyatına girişim zaten Müjde’nin gel beraber tiyatro oyunu yazalım demesiyle başladı. Onunla konuştuğumuz ortak bir dil var, ruh kardeşliği midir nedir bilemiyorum. Birlikteyken çok gülüyoruz. İlk tanıştığımızda aynı semtte oturuyorduk. Sonra o farklı bir semte taşındı. Bir süre sonra peşinden aynı semte gittim. En son da geçen yıl onun yaşadığı apartmana taşındım. Sonunda evine taşınacağımdan korkuyor. (Gülüyor.) Yola beraber çıktık denebilir. Şartlar el verdiğince yazar-çizer ikilisi olarak devam etmeye çalışıyoruz. Birlikte üretmekten de gülümsemekten de pek keyif aldığım kadim arkadaşımdır kendisi.

Böyle bir cevap beklemiyordum doğrusu! Epey yakınmışsınız, şahane bir ortaklık bence!
En son hangi kitabı okudun da seni çok etkiledi?

İvan Aleksandroviç Gonçarov’un “Oblomov”u. Çevremdeki herkes okursa huzura erip, yeri geldiğinde Oblomovluk yapmayın diyebileceğim günü sabırla bekliyorum. (Gülüyor.) Bir de çocuk kitabı var yakın zamanda okuyup etkilendiğim;  Rebecca Dautremer’in, Jacominus Gainsborough’un “Paha Biçilmez Anları”. İlham verici bir eser.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandan ya da not defterin var mı? 

Birçok ajandam ve not defterim var. Çok çabuk tüketiyorum. Elbette doldu bu deyip bir kenara atmıyor, biriktiriyorum. Yazdığınız hiçbir şeyi silmeyin diye bir tavsiye almıştım. Bazen işime yarıyor. Pek düzenli oldukları söylenemez. Umarım kimse onları bulup okumaz. İçleri fikirlerimle, okuduklarımla, söylediklerimle, söylemek isteyip söyleyemediklerimle, duyduklarımla, şiirlerle, kısa hikâyeler ve revizelerle dolu. Telefonumun not defteri de aynı şekilde.

“SAMİMİYETİN OLMADIĞI YERDE MİZAH OLMAZ” 

Kitabına dönecek olursam bence bu romanın en büyük özelliği samimiyeti. Mizah dozu da bir hayli yüksek. Okurla bu kitapta böylesine güçlü bir samimiyeti kurmanda en büyük etken de mizah. Çocukken de esprili biri miydin, insanlarla iletişimin nasıldı? Mesela dedenle?

Kendimi bildim bileli hep esprili biriydim. Sokakta oynama fırsatı olan çocuklardandım. Arkadaşlarımla mahalle sakinlerine gösteriler hazırlar, dans eder, şarkı söyler, piyes oynardık. Davetiye hazırlar kapı kapı gezip dağıtırdık. Girişken ve samimi bir çocuktum. Mizah samimiyet ister zaten. Samimiyetin olmadığı yerde mizah olmaz. Maalesef dedelerimi hiç göremedim. Dedesi olan insanlara da hâlâ imrenerek bakıyorum.

Ajandakolik’te konuğum olduğun için çok teşekkür ederim. Sen hep yaz, çocuklar ve ben hep okuyalım Hilal!

Keyifli sohbetin için ben de teşekkür ederim.

“DEDEMİN SEVGİLİSİ” KİTABININ ÇİZERİ MÜJE BAŞKALE:

Hep derim, bence dünyanın en güzel mesleklerinden biri çocuk kitapları resimlemek. Başka bir mesleğin var mı? Geçimini illüstratör olarak mı kazanıyorsun?

Çok klişe bir sözle başlamak istiyorum öyleyse; ‘’Sevdiğiniz işi yaparsanız, bir gün bile çalışmış sayılmazsınız.’’ Mesleğini geç bulmuş ve çok sevmiş biri olarak başka hiçbir iş yapmıyorum. Sadece illüstratörüm. Geçimimi de bundan sağlıyorum.

“AİLEM BENİ HÂLÂ ÖĞRENCİ SANIYOR” 

Uzaktan öyle görünmüyor elbet ama sence bu işin herhangi bir dezavantajı var mı? Avantajlarını da duymak isterim elbette…

Ben serbest çalışan bir illüstratörüm. Saatlerimi kendim belirliyorum ama aslında belirleyemiyorum. Mesela mesai yapan birçok insan gibi 8 saat değil de 16 saat veya daha fazla çalıştığım oluyor. Bu durum bazen benden bazen de karşı taraftan kaynaklanıyor. Biz çizerlere gelen maillerin konu başlıklarının çoğunda ‘’çok acil’’ yazar. Siz de zamana karşı yarışmaya başlarsınız.

Başka bir konu ise evden çalıştığım için ailemin beni hâlâ öğrenci zannetmesi. Müjde ne yapıyor diye sorulduğunda ‘’Müjde ders çalışıyor’’ diyorlar. (Gülüyor.) Her seferinde ‘’Ben ders çalışmıyorum, iş yapıyorum’’ diye yüksek sesle bağırmak zorunda kalıyorum. (Gülüyor.) Buradan aileme seslenmek istiyorum; ‘’Ben ders çalışmıyorum.’’

Avantajlarına gelirsek bana her yer Alice Harikalar Diyarı. Okuduğum, dinlediğim her şey resim olarak akıyor önümde. Zihnim çoğu zaman yaramaz bir çocuk zihni gibi çalışıyor. Bunu çok eğlenceli buluyorum.


“BİZ YETİŞKİNLER KALIPLARIMIZI ÇOCUKLARA DAYATIYORUZ” 

Son kitabın Hilal Gürsu’nun yazdığı “Dedemin Sevgilisi.” Konusu itibariyle oldukça ilginç ve sıra dışı. Okuyan herkese de eminim öyle gelecektir. Sen ilk okuduğunda neler hissetin?

Hilal ile uzun zamandır dostuz ve yaptığımız işe de aynı pencereden bakıyoruz. O ‘’Dedem ile dişlerimizi fırçalıyoruz’’ diye bir kitap yazsaydı şaşırtıcı ve tabii ki hayal kırıklığı olurdu bence. O diyor ki dedeler vardır ve sevgilileri de olabilir. Çünkü yalnızlığımızı paylaşmak, aşık olmak güzeldir. Dişlerinizi fırçalamak sizin bileceğiniz bir iş. Daha mühim olan bir şeyleri sevmek. Bunu bilmek zorundayız. Ayrıca yaramazlık yapabilme hakkına da sahibiz. Dedemizi paylaşmak istememe hakkına da.

Aslında tüm bunlar ilginç ve sıra dışı değil. Bunlar olması gereken şeyler. Birini sevmek neden sıra dışı olsun? Biz yetişkinler kalıplarımızı çocuklara dayatıyoruz. Önce biz yıkalım. Çocuk kitaplarında da defalarca ve defalarca söyleyelim. İşte kitabın bana hissettirdi büyük duygular bunlardı.

Peki bu kitabı resimlerken nasıl bir teknik kullandın? Dijital olmadığını düşünüyorum, sanki kuru boyayla boyanmış gibi tüm kahramanlar. Yanılıyor muyum?

Ben aslında tüm kitaplarımda dijital çalışıyorum. Bu kitap da öyle. Fakat dijital görünmemesi için de elimden geleni yapıyorum. Birebir kuru kalem gibi görünen fırçalar kullanıyorum.

Kapaktaki hınzırlığı çok sevdim; kitabın konusu hakkında net bir ipucu veriyor. Mesela bu tasarımı kim belirliyor, senin kararın mı oluyor genellikle?

İçimdeki hınzırlığın dışarı yansımasıdır. (Gülüyor.) Tüm kitaplarda kapağı ben belirliyorum, yazılar hariç tabii ki. Ama ben eskizle çalışan bir çizerim. Yaptığım denemeyi mutlaka editörüme ve onun aracılığıyla da yazara iletiyorum. Onların da fikrini alıyorum mutlaka. Dedemin Sevgilisi’nde Hilal yanımda olduğu için tam bir ortak karardı diyebilirim.

Çizimlerini yaptığın kitapları metinsel olarak beğenmediğin zaman üzerine nasıl çalışıyorsun ya da çalışabiliyor musun? Reddettiğin oluyor mu?

Eğer çocuk okura zarar vereceğini düşündüğüm ve dünya görüşüme tamamen zıt bir metinse koşarak uzaklaşırım. Böyle bir metin gelmedi önüme ama bu tarz kitaplar bastığını düşündüğüm bazı yayınevlerini reddettiğim oldu. Çocuklar benim kırmızı çizgim. Sırf para kazanacağım diye onların düşüncelerini kötü etkileyecek işleri asla yapmam.

Metin bunları barındırmıyorsa ama öyle müthiş ya da parlak da değilse çalışıyorum tabii ki. Zaten ben işin içine girdikçe, onunla uyuyup uyandıkça onu seviyorum. Çizdim oldu demekten hoşlanmıyorum açıkçası. İsmim yazıyor o kitapta. Ve okuyucuya karşı bir sorumluluğum var. Denemeliyim, elimden geleni yapmalıyım diye düşünüyorum.

“ÇOCUKLAR ÖZGÜR OLURSA BİZ DE ÖZGÜR OLACAĞIZ” 

Çizerken kendini sınırlandırmak zorunda kalıyor musun? Yaşadığımız coğrafya, ebeveynler ya da yayınevlerinin üzerinde bu anlamda bir etkisi var mı mesela?

Öncelikle illüstrasyon dediğimiz şey ne kadar özgür görünürse görünsün sınırları olan bir sanat. Bir metni, bir cümleyi hatta bazen bir kelimeyi anlatmanız, yorumlamanız gerekiyor. Yetişkinler için çizdiğinizde elbette ucu çok açık olabiliyor. Mesela tiyatrolar için afiş tasarlarken her zaman daha özgür hissederim kendimi. Uçuşa geçmek gibi.

Çocuklar için çizdiğimde elbette bir filtreleme yapmak durumunda kalıyorum. Açıkçası ebeveynleri düşündüğüm falan yok. (Gülüyor.) Önemli olan çocuklar. Coğrafya çok etkili tabii. Bence yayıncılar bunu göz ardı edemiyor maalesef. Metinler bize gelene kadar bu filtrelerden geçtiği için bizim ekstra bir şey yapmamıza gerek kalmıyor sanırım. Ama bunlara asla takılmayan çok cesur yayınevleri olduğunu da düşünüyorum. Her şey birbirine o kadar bağlı ki. Ebeveynler, bu coğrafyanın ve de dönemin getirdiği felaket koşullarından korumak için çocukları porselene dönüştürmeye başladı. Bu da edebiyatı ve beraberinde bizleri etkiliyor. Bence çocuklar özgür olursa biz de özgür olacağız.

Çocuk edebiyatına nasıl daldın, hikâyeyi biraz başa alalım hadi…  

Evde kendi kendime çizim yaparken, Koruyucu Aile Derneği’nde çalışan çok yakın bir dostum aradı ve çayı koy geliyorum dedi. Koruyucu aile yanında yaşayan çocuklar için bir masal yazmış ve bunu çizeceksin dedi. İstediği şey hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tamam dedim ve çizerken buldum kendimi. Bu kitap basıldı ve amacına ulaştı. Ve benim hayatımı öyle bir değiştirdi ki inanamadım. Kendimi bu dünyada buldum. Her yaptığım kitap bir sonrakinin referansı oldu. Kapı kapıyı açtı derler ya. Tam olarak o.

Senin tiyatro ve seslendirme sanatçılığı geçmişin de var. “Artık o taraklarda bezim yok” diyebilir misin?

Yıllarca hayatımın amacının tiyatro olduğunu zannetmiştim. (Gülüyor.) Fakat ben sahne önünü değil sahne arkasını seviyordum. 5 yıl kadar reji asistanlığı ve sahne amirliği yaptım. Aynı zamanda seslendirme de yapıyordum. İllüstrasyon hayatıma girince ‘’Kendine gel! Tiyatro için bu kadar çaba harcamadın’’ dedim. Hemen bıraktım, çünkü olmam gereken şeyi geç olsa da bulmuştum. Hayır, tiyatro asla bana göre değilmiş diyorum şimdi. Ama seslendirmeye hâlâ ara ara devam ediyorum. O çok keyifli bir iş.

Çalışma masanı merak ediyorum. Benim için fotoğrafını çeker misin? Üzerinde yeni projeler ve taslaklar var mı?

Görmek istediğine emin misin? Çünkü ben çok dağınığımdır. (Gülüyor.) Üzerinde yığılmış yeni projeler, boş kahve bardakları, kablolar, 1 adet metre, çeşitli oburluklar, bazen 1 adet köpek adı Nazlı, 1 adet de kedimi bulabilirsin.


“HİLAL İLE BİRLİKTE DÖRT KİTAP YAPTIK”

Dedemin Sevgilisi’ne dönecek olursak sevgili Hilal Gürsu ile çalışmak nasıl bir deneyimdi? Benim de yine çok severek okuduğum “1 Para Kaç Paradır?” kitabında da birlikte çalışmıştınız. Yazar çizer uyumunuzu anlatsana biraz.

Hilal ile dost olduğumuz gibi aynı zamanda komşuyuz da. Kendisi üst katıma taşındı. İstesem de kurtulamıyorum artık. (Gülüyor.) Artık birbirimizin dilini çok iyi biliyoruz. İkimiz de didaktik olandan kaçıyor ve sınırları zorlamayı seviyoruz. Bizim için oyun oynamak gibi. Hani ‘’Aklımdakini bul’’ vardır ya, onun gibi. Mesela ‘’1 Para Kaç Paradır?’’ kitabının kapağı için ‘’Aklımda bir renk var, tahmin edebilecek misin? dedi. ‘’Kırmızı mı?’’ dedim. ‘’Evet’’ dedi.

Metnin ve yaratılacak dünyanın üzerine konuşacak çok fazla zamanımız oluyor. Bazen sinirlensek bile çalışırken birbirimize karşı çok dürüstüz. ‘’Bunu sevmedim, bu sen değilsin, hemen çöpe at, tam olarak bu, çok sevdim, çok yeteneklisin Müjde (tamam bunu ben uydurdum)’’ bunlar bizim cümlelerimiz. (Gülüyor.)

Birbirimize güvendiğimiz için özgür de olabiliyoruz. Beraber dört kitap yaptık. Şimdi onun üzerinde çalıştığı, benim çizeceğim iki dosyamız daha var. Birlikte yol almayı seviyoruz ve devam edeceğiz.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandan ya da not defterin var mı? Varsa içlerinde neler var?

Hiç ajandam olmadı. Birileri hediye aldı ama ben hep tarihleri kaçırdım. (Gülüyor.) Ama karmakarışık not defterlerim hep var. Telefonla sohbet ederken bile üzerine anlamsız şekiller çizdiğim. O yazıları okunmaz hale getirmek de üstüme yok sanırım; işin en kötü yanı ise not defterlerimi atamıyorum.

Seni en son heyecanlandıran kitap hangisiydi okuduğun, çizimlerine bayıldığın?

Leen van Den Berg’in yazıp canım Kaatje Vermeire’nin resimlediği ve Nurşen Kaya’nın Türkçeye çevirdiği “Fil’in Sorusu” kitabını her zaman başucumda tutacağım sanırım. Gerçekten etkileyici, ilham verici. Tamam biraz da kıskandırıcı. (Gülüyor.)

“BİZ KEMALETTİN TUĞCU OKUYUP TRAVMALAR YAŞADIK, ONLAR DICKENS İLE NOEL HAYALLERİ KURDU”

Yurt dışındaki illüstratörlerin yaratıcılık konusunda daha özgür ve özgün olduğunu düşünüyor musun? Sence böyle bir ayrım var mı?

Coğrafya kaderdir der ve koşarak kaçarım. (Gülüyor.) Elbette daha özgür ve özgünler. Çünkü onlar bizimki gibi bir çocukluk yaşamadı, bizim okullarımızda, bizim eğitim sistemimizle okumadı. Biz Kemalettin Tuğcu okuyup travma yaşarken, onlar Dickens’la Noel hayalleri kuruyorlardı. Arkadaşlar Rönesans gördüler mesela. Biraz kızdım mı acaba! (Gülüyor.)  Bu kızgınlığımın yanında Kuzey Avrupa çocuk edebiyatı hayranı olduğumu itiraf etmem gerek. Gerçekten çizerlerini çok çok seviyorum.

Benim güzide memleketimde illüstrasyon alanında uzmanlaşmak istesen ne okuyacağın bir bölüm ne de edinebileceğin bir kaynak var. Bizim tüm bu talihsizliğimizin yanında son yıllardaki başarımız göz ardı edilemez. Bir şansımız çok fazla etnik kültürün bir arada yaşıyor olması; bu da çeşitliliği getiriyor. Farklı tarzlarda çok güzel işler çıkartan arkadaşlarım var. Geriden geliyor olabiliriz ama bence hiç de fena değiliz. Eğer çok çok özgün bir iş çıkmıyorsa ortaya bunun başka bir sebebi de işleri çok hızlı yetiştirmek zorunda oluşumuz, ekonomik koşullar ve çoğu zaman da yayınevlerinin yeni tarzları denememizden korkuyor olması.

Konuğum olduğun için çok teşekkür ederim. İyi ki çiziyorsun!

Bu güzel söyleşi için ben teşekkür ederim.

Not: İmla hatalarımla sevin beni

Not 2: Bunların hepsi Türkçe öğretmenimin suçu.

Yok yok, gayet iyi! Ben çoktan sevdim seni… 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media