BURCU ÜNSAL: “ANADOLU KÜLTÜRÜNÜ VE EFSANELERİ SAHNEYE ÇIKARIP BUGÜNÜN ÇOCUKLARIYLA BULUŞTURMAK İSTEDİM”

Yazdığı ilk romanı bu defa Can Çocuk’ta yeniden yayımlanan Burcu Ünsal, yeni kitabı çıkmışçasına heyecanlı bugünlerde. Bir zamanlar Anadolu efsaneleriyle yoğrulmuş fantastik bir dünya kurguladığı “Karabasan Ormanı Gizli Kapı”, bir serinin de aynı zamanda ilk kitabı. Can Çocuk aracılığıyla okurun tekrar sahiplendiği kitap için Ünsal, “Kurguyu eğdik büktük, yeni baştan yazdık, çizdik ve işte şimdi kitaplar yeniden okurlarla buluşuyor” diyor. Söyleşimizin devamı için böyle gelin…
SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com
Sevgili Burcu merhaba! Seninle neredeyse iki buçuk yıl önce Can Çocuk etiketiyle çıkan “Biri Şu Sayıları Toplasın” kitabı için söyleşmişiz. O zamandan bu yana neler yaptın merak ediyorum. Ve yeniden hoş geldin Ajandakolik’e!
Hoş bulduk, sevgili Nilüfer. O kadar olmuş mu sahiden! İki buçuk yıl öyle hızlı geçti ki… Tam “Biri Şu Sayıları Toplasın!”ın yayımlandığı ay kızım dünyaya geldi. Dolayısıyla aradan geçen zamanın çoğu anneliği keşfederek geçti. Beni en şaşırtan şeylerden biri kızımla birlikte çocuk kitaplarını da yeniden keşfetmek oldu. Resimli kitapların dilin gelişimine katkısını, okuduğum makalelerden ve dinlediğim konferanslardan biliyordum; ama bunu deneyimlemek, bir çocuğun kitaplardan öğrendiği sözcükleri ve deyimleri kullanışını izlemek bambaşka bir zevkmiş.
Zaman yok, ama akla bir hikâye düşünce yazmadan da duramıyorum. Bu sıralar biraz da sosyal medyaya değinen, yine “Biri Şu Sayıları Toplasın!” gibi bol resimli bir kurgu dolaşıyor kafamda, masamda… Bakalım.
Ne güzel bir tesadüf! O iki yıl da benim de kızım dünyaya geldi! En güzel yenilikleri kucaklamışız demek ki seninle… Ve şimdi de yeni çıkan kitabın “Karabasan Ormanı” için bir aradayız. Bir alt başlıkla “Gizli Kapı 1”. Yine yeniden bir serinin içindeyiz o zaman bu serüvende de. İsmine bakınca biraz ürkütücü ve karanlık geliyor kulağa, nasıl çıktı bu kitap? Yazma sürecini anlatır mısın?
“Gizli Kapı 1”i yazdığımda henüz bir üniversite öğrencisiydim. Boğaziçi Üniversitesi’nde Çeviribilim Bölümü’nde okuyordum, ama çoğu üniversite öğrencisi gibi ben de sınavlarla oradan oraya savrulmuştum ve ne iş yapmak istediğimi çok da bilmiyordum. Bir gün gazetede bir yarışma duyurusu gördüm. Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı, gençlik romanı türünde bir yarışma düzenlemişti. Çocukluktan beri yazmayı çok seviyordum. “Gizli Kapı” dizisi gibi macerası bol, fantastik romanlar okumayı sevdiğimden yazdıklarım da genellikle bu türde öyküler ve romanlar oluyordu. İşte bu yarışmayı görünce yeniden yazarlık hayalleri kurdum ve şansımı denemek istedim. Bir yaz tatili boyunca “Gizli Kapı 1”i yazıp yarışmaya gönderdim. Ama mutlu bir son hayal etmeyin hemen… Çünkü yarışmayı kazanamadım. Bu hayaller de suya düştü diye üzülürken bir gün ev telefonu çaldı. (Evet, o zamanlar ev telefonları vardı!) Arayan Mavibulut Yayınları’nın kurucusu Fatih Erdoğan’dı. Yarışmada jüri üyelerinden biri olduğunu ve romanımı çok sevdiğini söyledi. “Şimdiye kadar yayımlanmış bir kitabın var mı?” diye sordu bana. “Peki bundan sonra olsun ister misin?” dedi. O kadar mutlu olmuştum ki! Benim için yazarlık ve yayıncılık macerası o gün başladı. Mavibulut Yayınları’nın yayımladığı Gizli Kapı serisi, seneler sonra şimdi de Can Çocuk etiketiyle raflarda yerini aldı. Sevgili editörüm Ceylin Aksel ile romanlar üzerine yeniden çalıştık. Kurguyu eğdik büktük, yeni baştan yazdık, çizdik ve işte şimdi kitaplar yeniden okurlarla buluşuyor.
Terk edilmiş köşklerin olduğu kitaplar hep çok heyecanlıdır genellikle. Senin kitabının baş kahramanları Ahmet ve Ufuk kardeşler de böyle bir köşkte gizli bir kapı keşfediyor ve olaylar gelişiyor. Kitabın besin kaynağı masallar ve efsaneler sanki, ne dersin?
Fantastik türde romanlar okumayı çok sevdiğimden, yazarken de aklım hep büyülü dünyalara gidiyor. Bizim kültürümüzle, Anadolu efsaneleriyle yoğrulmuş bir fantastik dünya kurgulamak istedim. Nasrettin Hoca ve Keloğlan gibi kahramanları modern bir kurgunun orta yerine yerleştirip alıştığımız o klasik masallardan çıkarmayı hayal ettim ve sonuçta “Gizli Kapı” ortaya çıktı. Dizinin devam kitaplarında da Kız Kulesi efsanesi, Binbir Gece Masalları, Şahmeran efsanesi gibi birçok farklı anlatıdan karakterler ve bu efsanelere göndermeler olacak. Genellikle Batılı örneklerde nasıl Yunan mitolojisine ya da İskandinav mitolojisine sıkça rastlıyorsak, ben de ağırlıklı olarak Anadolu kültürünü ve efsanelerini sahneye çıkarıp bugünün çocuklarıyla buluşturmak istedim.

Çocukluğunda böyle anıların var mı; terk edilmiş köşkler, gizli kapılar, gizemli maceralar?
Keşke olsa, ama hiç böyle havalı anılarım yok. Ben küçükken bütün çocuklar sokakta oynardı. Şimdiki gibi tablet ya da konsollar olmadığından en büyük eğlence sokakta top koşturmaktı. Ama bizimkiler biraz korumacı bir aile olduğundan ben çoğunlukla evde büyüdüm. Tabii, sürekli evde vakit geçirmenin de başka güzellikleri oluyor. Tek çocuk olduğum için genellikle evde tek başımaydım ve kendi kendime masallar uydurup, hikâyeler yazardım. Yazmayı işte böyle küçük yaşlarda sevmeye başladım. Belki de Ahmet gibi gizli bir kapı bulsam böyle maceralar yazma açlığı hissetmeyecektim, kim bilir…
Bir kitap dizisi yaratmak oldukça meşakkatli bir iş olsa gerek. Seriyi yazarken mi yol alıyorsun yoksa kurguyu en baştan belirleyip ona göre mi yazıp şekillendiriyorsun?
Aslında ikisi birden. Şöyle açıklayayım… “Gizli Kapı” dizisinin bir ana iskeleti var. Bunu, her kitapta bir köşesini açtığımız bir define haritası gibi hayal edebiliriz. Diziyi okumayı tamamladığımızda haritanın bütün gizemlerini çözmüş ve bütün yolu görmüş oluyoruz. İşte bu ana iskeleti, diziyi yazmaya başlarken kurguladım. Birinci kitabı yazarken iki, üç ve hatta dörtte kabaca neler olacağını biliyorum. Bu ana iskeletin yanı sıra, her kitabın kendi içinde şekillenen daha detaylı kurguları var. İşte bu ikinci katmana kitapları yazarken karar veriyorum. Her şeyi en başından noktasından virgülüne kadar planlarsam yazma süreci tekdüzeleşiyormuş gibi hissediyorum. Biraz bilinmezlik bırakınca karakterlerle birlikte ben de macerada sürükleniyorum, sıkıcı hale geldiğini hissedersem kurguyu yeniden şekillendiriyorum. Şimdi böyle anlatınca, meşakkatli bir işmiş sahiden! Bu yüzden hep artık tek kitaplık kurgular yazacağım diyorum, ama sonuçta yine kendimi bir dizinin içinde buluyorum!
Ahmet ve Ufuk’un Karabasan Ormanı’ndaki serüveni tamamlandıktan sonra eminim genç okur bir an önce ikinci kitaba başlamak isteyecektir. O kitabın çıkış tarihi belli mi ve asıl soru yazdın mı?
Evet! Hatta ikinci değil, üçüncü kitabı bile yazdım. Büyüsünü çok kaçırmadan azıcık bahsedeyim… Birinci kitapta Ahmet masallar dünyasına açılan kapıyı keşfetmiş ve burada zamanla yarıştığı bir maceranın içine düşmüştü. İkinci kitapta Ahmet’in yakalandığı bir laneti ve bu lanetten kurtulmak için çabalayışını göreceğiz. Ahmet’in omuzlarındaki yük artarken kapının arkasındaki dünyada olaylar çok daha hızlı akıp gidecek.
İkinci kitap da çok yakında raflarda yerini alacak. Sevgili editörüm, yeni yılın ilk kitaplarından biri olacağını müjdeledi. Ece Zeber de kar taneleriyle bezeli, nefis bir kapak illüstrasyonu yaptı. Bu sefer bir kış macerası yolda.
Bir önceki söyleşimize şöyle bir göz atıyorum da “’Biri Şu Sayıları Toplasın!’ kitabındaki karakterlere de doyamadım. Onların okul maceralarını devam ettirmek aklımdaki fikirlerden biri” demişsin bana. Peki o kitabın devamı gelecek mi sahi?
“Biri Şu Sayıları Toplasın!” yayımlandığı günden bu yana çok güzel bir yolda ilerledi. Hem Türkiye’deki okurlardan gözlerimi dolduran yorumlar geliyor hem de yurtdışında yerini buldu. Matematik sevmeyen Çınar’ın macerası, Çince ve Koreceye çevrilerek Çin, Tayvan ve Güney Kore’deki çocuklarla buluştu. Çınar ve arkadaşlarının maceralarını devam ettirmeyi çok istiyorum. Şu sıralar yazdığım öykü biter bitmez yine kolları sıvayıp matematikle boğuşacağım.
İyi ki çocuklar, gençler için yazıyorum çünkü… O üç noktayı tamalar mısın?
İyi ki çocuklar için yazıyorum çünkü yazmak umut verici. Bir çocuğun hayatına dokunup onun kitapları sevmesi için minicik bir katkım olduğunu hissetmek umut verici… Çocukların okuyarak büyümeleri, kitaplarla dolu bir çocukluktan sonra hayata atılmaları umut verici…
Yazarken özellikle dikkat ettiğin bir şey var mı?
Bu soru için de cevabım yine ‘umut’ olacak. İyi edebiyat, zorbalık ya da ölüm gibi karanlık konulara değinirken bile sonunda hep bir umut ışığı bırakıyor çocuklara. Ben de yazarken okurların yüzünde bir tebessüm bırakmayı ve kitabı kapattıklarında içlerinde aydınlık bir his uyandırmayı amaçlıyorum, bunun için çabalıyorum.
Sence gelmiş geçmiş en iyi seri kitap hangisi?
Bu hafta kitaplığımı düzenliyordum… Okunacak kitaplar yığınıma bakıp iç çekerken, bu sorun dolaşıyordu aklımda. En iyi seçmeye çekinirim, daha okunacak çok eser var. Okumadıklarıma haksızlık olur. Beni kitaplarının büyülü dünyasına Pıtırcık dizisi çekmişti. İlkokuldayken bir arkadaşım Rene Goscinny’nin yazdığı “Küçük Pıtırcık”ı bana hediye etmişti. O zamana kadar, oyuncak yerine kitap hediyesi edildiğinde dudak büken çocuklardandım. İşte Pıtırcık benim için bir dönüm noktası olmuştu. O yüzden benim “en iyim”.
Ne güzel bir benzerlik daha! Benim için de Pıtırcık serisi “en iyim”. Peki tüm bu kitapların sana da ilham verdiğini, yazın hayatını etkilediğini ve biçimlendirdiğini söyleyebilir misin?
Pıtırcık, Lüplüp ve bütün o çılgın karakterlerin olduğu, Sempe’nin muzip resimleriyle dolu bu dizi çok güzel, çünkü çok komik! Benim de tüm yazdıklarımda mizah önemli bir unsur oldu. Kurgunun en heyecanlı yerinde illaki zevzek bir karakter bir espri patlatıveriyor. İşin içinde matematik de olsa, gizemli kapılar ya da korkunç canavarlar da olsa mizah benim kitaplarımda hep düğüne davetsiz gelen misafir gibi birden ortaya çıkıveriyor!
Yeniden bir araya gelmek ne güzel. İyi ki yazıyorsun. Okurun ve kitapların bol olsun! Konuğum olduğun için teşekkür ederim.
Beni davet ettiğin için çok teşekkür ederim! Seninle sohbet etmek yine çok eğlenceliydi.