banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

AZİZE TAN: “FESTİVALDE KALABALIK BİR SALONDA FİLM SEYRETMENİN VERDİĞİ ZEVK HİÇBİR ŞEYLE KIYASLANAMAZ”

 

24. Uluslararası Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali başladı. 11 Haziran’a kadar sürecek olan festivalin direktörü Azize Tan ile festivalin bu yılki temasından ve afişinden yola çıkarak pandemi günlerinde sinemanın durumunu, sektörde kadın yönetici olmanın zorluklarını ve elbette giderek seslerini duyuran kadınların filmlerini konuştuk.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 

Festivalin geçen yılki teması “Evde Kaldık”tan sonra ilginç ve bir o kadar düşündürücü bir tema bu defaki:“Araftan Çıkmak.” Son yıllarda kadın dayanışmasının giderek artmasını ve kadınların seslerinin daha çok çok yükselmesini mi temsil ediyor bu çıkış? Temanın anlamını ve sizde yarattığı duyguyu dinlemek isterim.

Araftan çıkmak teması geçen yılki “Evde Kaldık” temasının bir nevi devamı gibi aslında. Bunun bizim için çok büyük bir anlamı var. Bu pandemi sürecinde evde kaldığımız dönemde aslında yine en büyük yükü kadınlar çekti. Hem evde çalışmaya devam ettiler hem ev işlerini yapmaya devam ettiler hem artık okula gitmeyen çocuklarının bakımını yüklendiler. Bu arada tabii ki ev içi şiddetin çok arttığına dair haberler her yerden gelmeye başladı. Yani bu pandemi sürecinde kadının yükü birkaç kat daha fazla arttı. Son yıllarda kadın dayanışması çoğaldı ve kadınların sesi daha çok duyulur oldu. Ama bu, bizi bir yanılgıya düşürmesin çünkü bir taraftan da yıllarca mücadele edilerek kazanılan hakların aslında o kadar da güvencede olmadığını yaşayarak gördüğümüz bir dönemden geçiyoruz.

Biz “Araftan Çıkmak” temasıyla toplumsal cinsiyet eşitliği artık geri döndürülemeyecek bir şekilde toplumsal hayatımızın bir parçası haline geldiği, bu eşitliğin herkes tarafından içselleştirildiği bir toplum istiyoruz. Bunu da yine ancak kadınlar danışarak, el ele vererek omuz omuza vererek başaracaklar, biraz da bunu vurgulamak istiyoruz. Tema ödülünü verdiğimiz kurumlar da zaten bunun için çalışan kurumlar. Bunlardan biri Türkiye’den EŞİK, Eşitlik İçin Kadın Platformu. Türkiye’deki neredeyse bütün kadın örgütlerinin bir araya gelerek oluşturdukları bir mücadele alanı. Bir diğeri Arjantin’den Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz), kadın cinayetlerine karşı mücadele için kurulan bu hareket ve Polonyalı kadınların kürtaj hakkı mücadelesinden doğan ve kadın grevi pratiği ile kadınların temel haklarını savunan Strajk Kobiet (Kadın Grevi).

“KADINLAR HER TARAFTA DAHA FAZLA ÖRGÜTLENMEYE VE SESLERİNİ DUYURMAYA BAŞLADI” 

Nazlı Angın Akıner’in hazırladığı da afiş de birlikten kuvvet doğar sözünü kadın vurgusuyla iyice pekiştiriyor. Kadınlar gerçekten yalnız değil mi artık; birlikte mücadelenin ayak seslerini yeterince duyurabildiklerine, duyurabildiğimize inanıyor musunuz?

Bu yılki afişimizi biz de çok seviyoruz, birlikte mücadelenin önemi ve güzelliğini çok güzel anlatıyor. Kadınlar her tarafta daha fazla örgütlenmeye ve seslerini duyurmaya başladı. Zaten işte bu nedenle de tema ödülümüzü bunun için çalışan kadın kuruluşlarına veriyoruz çünkü kadın hakları ile ilgili sorunlar küresel sorunlar, biz de buna karşı küresel mücadele etmeliyiz ve küresel bir dayanışma içerisinde olmalıyız diye düşünüyoruz. Örneğin Ni Una Menos’un Arjantin’de yaptığı protestolar yayılarak bütün Latin Amerika ülkelerine sirayet etti. Daha sonra dünyanın pek çok ülkesinde de bunun etkilerini gördük. O nedenle artık sesimizi duyurmanın ötesinde, haklarımızdan vazgeçmemek ve bu haklarımızın bir an önce bir daha geri dönülmeyecek bir şekilde, bir daha değiştirilemeyecek bir şekilde tüm dünyada yerleşmesi için birlikte mücadele etmeliyiz.

“BU YIL KADIN YÖNETMENLER İÇİN VERİMLİ BİR YIL” 

Festivaldeki filmler yine göz alıcı! En İyi Yabancı Film dalında Oscar’ı kaçırdığına üzüldüğüm Jasmila Žbanić imzalı “Nereye Gidiyorsun Aida? / Quo Vadis Aida?ve “En İyi Özgün Senaryo” dalında Oscar ödüllü; BAFTA, Critics’ Choice, Independent Spirit Ödül Törenlerinden birçok dalda çeşitli ödüllerle ayrılan “Promising Young Woman” aralarında inci gibi parlıyor. Siz, tüm filmleri izleme olanağı buldunuz mu? Festivalde favorileriniz hangileri?

Festival programındaki tüm filmleri izledim, evet. Bu yıl kadın yönetmenler için gerçekten verimli bir yıl, pandemi nedeniyle sinemada üretimin düştüğü film sayısının azaldığı bir dönemde gerçekten kadın yönetmenlerin yaptıkları filmler bizim çok içimize sinen, çok güçlü bir program oluşturmamıza izin verdi. Favoriler demeyeyim ama gözden kaçmasını istemeyeceğim filmler arasında sayabileceğim Małgorzata Szumowska ve Michał Englert’in yönetmenliğini yaptığı “Bir Daha Asla Kar Yağmayacak”, bize eski festivallerde izlediğimiz filmlerin tadını veren, doğaüstü öğelerin de olduğu, bir yandan da son derece güncel ve etkileyici bir film.
Bunun dışında “Ateşle Yazmak”, kadınların iradesinin ne kadar başarılı olabileceğini, sonuçlarının ne kadar çok şeyi değiştirebileceğini gösteren son derece umut dolu bir film. Hindistan’da bir gazete çıkaran kadınların cesareti, gazetecilik anlayışı, ilkelerinden vazgeçmeyişleri, kararlılıkları hakikaten hepimize ilham olacak diye düşünüyorum.

“Benim Bedenim”, Mısır’dan kadınların devrim sırasında hem meydanlarda devrim için mücadele etmelerini bir yandan da bu meydanlarda uğradıkları tacizlere karşı verdikleri mücadeleyi anlatan yönetmenin bu süreçteki kişisel yolculuğunu da anlatan bu yıl Berlin Film Festivali’nde gösterilen bir film. Bu arada bu yıl Berlin Film Festivali şubat ayında çevrimiçi yapıldı ama izleyiciler bu filmleri göremedi. Festival sadece sinema endüstrisi ve basına açıktı. Berlinliler haziran ortasında filmleri izleyecek ve Uçan Süpürge izleyicileri bu filmleri daha önce izleme şansına sahip olacak. Çevrimiçi gösterimlerde yer alan Rubika Shah’ın yönettiği Londra’da 1970’lerde punk estetiğiyle yürütülen antifaşist mücadeleye ışık tuttuğu, adını The Clash şarkısından alan filmi “Beyaz İsyan”.

“PANDEMİ KOŞULLARININ GİDİŞATINA GÖRE TARİHLERİMİZDE BİR UZATMA YAPTIK” 

Pandemi nedeniyle pek çok etkinlik yalnızca çevrimiçi düzenlenirken Uçan Süpürge, çevrimiçi gösterimlerinin yanı sıra 4 Haziran – 11 Haziran tarihleri arasında ise Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi ve CerModern’de açık hava sinemasında izleyicilerle buluşacak. Burada gösterimde olacak filmler, çevrimiçi olanlardan farklı mı? (Bu arada umarım bir değişiklik söz konusu olmaz.) Açılış töreni de 4 Haziran öyle değil mi?

Evet söylediğiniz gibi pandemi nedeniyle pek çok etkinlik ya iptal oluyor ya erteleniyor ya da sadece çevrimiçi düzenleniyor. Geçen sene Uçan Süpürge bu konuda ilk reaksiyonu gösterip festivali tamamen çevrimiçi yapmıştı ancak biz bu sene fiziksel gösterimlerin olması için büyük çaba sarf ettik ve pandemi koşullarının gidişatına göre tarihlerimizde bir uzatma yaptık. İlk duyurduğumuz tarihler 27 Mayıs – 3 Haziran idi, bir hafta daha ekleyerek fiziksel gösterimleri o şekilde gerçekleştirmeye karar verdik. 4-11 Haziran tarihlerinde bahsettiğiniz gibi CerModern’de ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde fiziksel gösterimlerimiz olacak ve burada gösterilecek filmler, çevrimiçi gösterilecek filmlerden tamamen farklı olacak. Yani aslında festivalin ilk yarısı ve ikinci yarısı gibi. İlk yarısında gösterilecek filmler tamamen çevrimiçi gösterilecek ikinci yarısında gösterilecek filmler de tamamen fiziksel mekanlarda gösterilecek. Yani 2 farklı program olarak gösteriyoruz. Evet 4 Haziran’da da da açılış törenimizi gerçekleştireceğiz. Açılış törenimizde de çok kıymetli sanatçılara ödüller veriyoruz.

“UÇAN SÜPÜRGE’NİN AMACI SİNEMADA KADIN EMEĞİNİ GÖRÜNÜR HALE GETİRMEK” 

Bilge Olgaç Başarı Ödülleri bu yıl Ayta Sözeri, Demet Evgar, Ekin Fil ve Gülin Üstün’e veriliyor. Özellikle bu ödül için sormak isterim; belli bir kriter var mı?

Bu yıl Onur Ödüllerimizi Nur Sürer, Zuhal Olcay; Bilge Olgaç Başarı Ödüllerimizi Ayta Sözeri, Demet Evgar, Ekin Fil ve Gülin Üstün’e veriyoruz. Genç Cadı Ödülümüzü de Ahsen Eroğlu’na veriyoruz. Ödül için kriterlerimiz şunlar: Genç Cadı Ödülümüz, 30 yaş altı genç oyuncuları teşvik etmek içi verdiğimiz bir ödül. Kariyerlerinde biraz daha görünür kılmak amacıyla veriyoruz. Onur Ödüllerimiz, adı üstünde, artık kariyerlerinde belirli bir noktaya erişmiş, duayen sanatçılarımıza verdiğimiz bir teşekkür ödülü. Biliyorsunuz, Uçan Süpürge’nin amacı sinemada kadın emeğini görünür hale getirmek ve bu her iki kıymetli oyuncumuz da sinemaya yıllar boyu emek vermiş, bu anlamda sinema tarihimize isimlerini kazımış kişiler, onlara bir teşekkür amacıyla veriliyor. Bilge Olgaç Başarı Ödüllerimizin de sadece oyunculara değil, sektörün farklı dallarında çalışan kadınlara veriyoruz, tabii ki yönetmenlere, görüntü yönetmenlerine, müzisyenlere, yapımcılara.

Bu yıl da bir kadın müzisyenimiz var Ekin Fil, bir kadın yapımcımız var Gülin Üstün ki kendisinin Türkiye’de bağımsız sinemamızın gelişmesi, özellikle ortak yapımlar konusunda çok ciddi çalışmaları var. Ekin Fil özgün film müziği dalında çalışmalar yapan bir isim. Demet Evgar ve Ayta Sözeri’ye de hem de sinema kariyerleri hem de aktivist kimlikleri nedeniyle bu ödülü veriyoruz

Kadınların yaşam güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi’nin 10. yılında Cumhurbaşkanı kararıyla anlaşmanın feshedilmesi ile ilgili düşüncelerinizi sorayım. Nasıl bir çağ yangını bu?

Aslında bu yılki “Araftan Çıkmak” temamız da bir parça bu soruya denk geliyor. Kadın haklarının daha çok konuşulduğu ama her zamankinden daha da kırılgan olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde birdenbire gece yarısı çıkan bir kararla yıllarca mücadele edilerek kazanılmış hakların bir anda ortadan kaybolduğuna şahit oluyoruz. Bizim zannettiğimiz kadar da garanti altında olmadığını görüyoruz bu hakların. Buna karşı daima tetikte olmalı ve dayanışmayı arttırarak mücadeleye devam etmeliyiz. Kadın haklarının konuşulmak zorunda olmadığı, artık böyle bir meselenin kalmadığı, herkesin bunu içselleştirdiği bir dünya inşa etmek istiyoruz. Çünkü bu konuların artık sadece konuşulması değil, bu konuda harekete geçilmesi, bu hakların verilmesi ve bu yasaların korunması, değiştirilmesi dahi düşünülmeyecek bir seviyeye gelmemiz gerekiyor toplum olarak ve dünya olarak. Artık bu mücadelenin somut sonuçlarını görmek istiyoruz. Az önce de söylediğim gibi kadınların herhangi bir kotadan faydalanmak zorunda kalmadığı, özel muameleye tabii olmak zorunda kalmadığı, kadınlarla erkeklerin kanun önünde eşit bir şekilde muamele gördükleri bir toplumun hayalini kurmuyoruz, bu toplumun olacağına inanıyoruz ve böyle bir toplum içerisinde yaşamak istiyoruz.

“SEKTÖRDE KADINLAR HİÇ DİLLENDİRİLMEYEN CİNSEL TACİZLE DE KARŞI KARŞIYA KALIYOR” 

Başta İstanbul Film Festivali olmak üzere yıllarca sinema festivallerinin direktörlüğünü üstlendiniz. Kadın olarak sektörde karşılaştığınız birtakım engeller oldu mu? Düşüncelerinizi uygulama/uygulatma konusunda sırf bu yüzden zorlandınız mı mesela?

Ben sektörün şanslı kadınlarındanım sanırım. Çalıştığım hiçbir kurumda kadın olmanın getirdiği bir dezavantaj yaşamadım. Kültür sanat alanında çok sayıda başarılı kadınla tanıştım ve çalışma şansı buldum. Ancak şunu da biliyoruz ki özellikle yönetici pozisyondaki kadınlara önyargıyla bakılıyor. Bazen lafınızın dinlenmesi için yanınızda bir erkek yönetici daha görmek istiyorlar ya da sizi belli toplumsal kalıplara göre yaftalıyorlar. Bir konuda ısrarcı olursanız, erkekler “kararlı” olarak nitelendirilirken kadınlar nedense daha çok “dırdırcı” olarak algılanıyor. Ya da bir kadın olarak kararlarınıza güvenilmesi bir erkeğe göre daha uzun zaman alıyor, sınanıyorsunuz. Dediğim gibi çalıştığım kurumlardaki iş arkadaşlarımdan ziyade birlikte iş yaptığımız kişi ve kurumlarda bu tip durumlarla karşılaştım. Ancak sektördeki tüm kadınların benim kadar şanslı olduklarını söylemek zor. Özellikle üretim aşamasında kadınların çok daha ciddi sıkıntılar çektiklerini biliyoruz. Bu nedenle sektördeki kadınlar “Susma bitsin” adı altında bir örgütlenme oluşturdular. “Me Too” hareketin tüm dünyada bir farkındalık ve dayanışma yarattığını görmek hiç zor değil.

Sektördeki kadınlar sadece ücret eşitsizliği gibi sorunlarla yüzleşmiyor, aynı zamanda artık neredeyse kanıksanmış, hiç dillendirilmeyen ve “aile arasında” çözülmesi gereken bir mesele olarak algılanan cinsel tacizle de yoğun şekilde karşı karşıya kalıyor. Bu yıl biz de festivalimiz kapsamında “Me Too” hareketi sonrasında giderek sayıları ve başarıları artan Amerikalı kadın yönetmenlere özel bir bölüm ayırdık ve göstereceğimiz filmlerden “Asistan” tam da film sektöründe kadınların iş yerlerinde karşılaştıkları zorlukları vurgulayan bir film. Bu sorunlarla başa çıkmanın en etkili yolu da örgütlü hareket etmekten geçiyor. Zaman zaman sonuç alamasanız gibi görünse de, dikkat çekilen her olay bundan sonra bu tip olayların tekrarını daha zorlaştırıyor.

Özellikle pandemi döneminde  dijital platformlar, film ve dizi üretimi bakımından oldukça üretken bir yıl geçirdi. Belli ki bu mecralar artık çok daha değerli. İzleme alışkanlıklarımızın tamamiyle dijitale kayacağı ve sinemaya gitmenin giderek yok olacağı görüşleri artıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Sinema alışkanlığının tamamen kaybolacağını asla düşünmüyorum çünkü sinema, nereden baksanız, bir sosyal buluşma platformu aynı zamanda. Sadece film seyrettiğiniz bir yer değil. O karanlık salonda, büyük ekrana bakarak, insanlarla bir arada olarak o filmi izlemenin deneyimi, evde bir ekranda, küçük ekranınızda ya da televizyonunuzda, bu filmleri seyretmekle aynı hissi vermiyor. Ben, örneğin, festival için çok sayıda film izlerken festival programını yaparken zaman zaman o küçük ekranlarda izlemek zorunda kaldığım filmleri tekrar gidip sinema perdesinde izlemek istiyorum çünkü filmi nerede seyrettiğim, filmin bende bıraktığı hissi ve algıyı çok değiştiriyor.

Sinema izleme alışkanlıklarımızın değişeceği, dijital platformların öneminin artacağı, festivaller içerisinde bu çevrimiçi gösterimlerin alternatif bir sinema salonu gibi bir mecraya dönüşeceği ve süreklilik arz edeceği de doğru. Ancak izleme alışkanlıklarımız değişse bile, sinema hayatımızda bir parçası olmaya devam edecektir. Film festivalleri zaten bu yüzden, sinemalarda gösterim yaptıkları için farklılıklarını koruyacaklardır ve film festivallerinin önemi de devam edecektir. Yalnız belki de artık sinemaya çıkacak filmlerin şekli değişecektir. Belki daha büyük bütçeli, daha bol efektli, büyük ekran için çekilmiş, büyük perdede izlemenin çok büyük bir seyir farkı verdiği filmler artık sinema salonlarına çıkacaktır. Belki sinema salonlarının sayısı bir parça azalacaktır ama ben sinemanın tümüyle hayatımızdan çıkacağını düşünmüyorum. Bir şekilde farklı farklı yöntemler buluyoruz, açık hava sinemaları buluyoruz, başka mecralarda film gösterimleri yapıyoruz. O büyük perdede film izleme alışkanlığının ben tamamıyla yok olacağını düşünmüyorum. Ama tabii ki bu bir dönüşümden geçecek ve çevrimiçi gösterimlerin hayatımızdaki yeri artacak.

“DAHA UMUTLU, BİZE YOL GÖSTEREN FİLMLERE İHTİYACIMIZ VAR” 

Henüz pandemiyi konu edinen çok fazla sinema projesi yok. Muhtemelen önümüzdeki yıllarda neredeyse bu distopik düzen ile ilgili kurgu işleri görme ihtimalimiz bir hayli fazla olacak. Ben daha çok bireysel yalnızlaşma üzerine filmler bekliyorum. Ne dersiniz?

Bireysel yalnızlaşmanın pandemi döneminde çok ciddi bir problem haline geldiğini görüyoruz. Aslında pandemiyi konu edinen projeler ufak ufak çıkmaya başladı. Zoom üzerinden çekilen filmler var, mesela bizim festival kapsamında çevrimiçi olarak gösterdiğimiz “Restless River” var. Pandemiden önce çekilmiş ama pandemiyle beraber gidişatı değişmiş ve pandemide ölenlerin de bir şekilde filme dahil edildiği, entegre edildiği bir hale dönüşmüş bir film bu.

Pandemi sırasındaki çekim imkansızlıkları nedeniyle çok düşük bütçelerde, kapalı alanlarda, zoom üzerinden çekilmiş filmler yapılıyor fakat ben de size çok katılıyorum, bu dönemde galiba en çok bu sosyal mesafe bizim canımızı yaktı. Az önce söylediğim gibi mesela sinemanın kaybolmayacak olmasının sebeplerinden birisi de bu. Sinemaya gitmemizin tek sebebi film izlemek değil, o sosyal ortamın içinde bulunmak, o filmleri bir kitleyle paylaşmak, birlikte izlemek. Festivalde mesela kalabalık bir salonda film seyretmenin verdiği zevk hiçbir şeyle kıyaslanamaz.

Kesinlikle! Sosyalleşememek de büyük bir çıkmaz. 

Evet, işte bu sosyalleşememenin getirdiği problemler, insanlar üzerinde çok ciddi psikolojik baskılar da yarattı. O yüzden, bu anlamda, içe döndüğümüz, içinde bulunduğumuz dünyayı tekrar değerlendirdiğimiz bir döneme girdik. Belki yaşadığımız dünyanın daha çok kıymetini bilmeye başlarız bu vesileyle, çok zayıf bir ihtimalle olsa da böyle bir umudum da var bir taraftan. O nedenle gerçekten bireysel yalnızlaşma üzerine filmler kesinlikle çekilecektir. Daha umut dolu filmlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum bir de; bize umut veren, bazı şeyleri atlatabileceğimizi, bazı şeyleri değiştirerek düzeltebileceğimizi gösteren, bize yol gösteren filmler seyretmeye de çok ihtiyacımız var. Bence bu anlamda da o tip filmler yapılacak diye düşünüyorum.

Sizin için bu bir yılı geçen kapanma dönemi nasıldı? Yeni keşifleriniz, yaratımlarınız oldu mu?

İlk başta büyük bir şaşkınlık getirdi tabii. Ben aynı zamanda Ayvalık Film Festivali’nin direktörlüğünü yapıyorum, festivali iptal etmek zorunda kaldık. Bu bizim için büyük bir moral bozukluğuna neden oldu ama bir taraftan da durmadık, çalışmaya, seyretmeye devam ettik. Bu arada Uçan Süpürge geldi. Belki de hayatımda en az film seyrettiğim dönem olabilir diyebilirim. Pek çok festival iptal oldu, biliyorsunuz biz yıl boyunca pek çok festivale gidiyoruz, orada filmler seyrediyoruz, filmler seçiyoruz. Toplantılarımızı, görüşmelerimizi zoom üzerinden yaptık ama, yine tekrar söylüyorum, o festivallerde insanlarla karşılaşmak, yüz yüze buluşmak, yüz yüze konuşmak, paylaşımlarda bulunmanın yerini hiçbir şey tutamıyor.

Örneğin bu yıl Berlin Film festivali çevrimiçi olarak yapıldı, filmleri seyrettik. Berlin’de olsaydım belki oradan oraya koşuştururken bu kadar fazla sayıda film izleyemeyecektim ama bir taraftan da bir festivalde olduğumu hissedemedim. Hani Berlin geldi geçti, o hissi tam anlamıyla yaşayamadım. O nedenle umuyorum, aşılanma sayılarının artmasıyla birlikte ve haziran ayından sonra tedbirlerin de daha hafiflemesiyle birlikte tekrar sosyalleşebileceğimiz günlere geri döneriz. Bir de yaptığımız iş itibariyle insanları bir araya getiren, sosyal bir ortam yaratan insanlarız ve bunu yapamadığımız bir dönemde biz biraz sudan çıkmış balığa dönüyoruz açıkçası, o bakımdan zor oldu benim için.

Haklısınız. Peki, festival ile ilgili okurlarımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son bir buçuk yıl, kötü bir dönemdi, üretim azaldı, film sayısı azaldı ama kadın sinemacılar açısından da bir o kadar verimli bir dönemdi çünkü hakikaten biz programı yaparken kadınların çektiği, çok beğendiğimiz, çok etkilendiğimiz filmler bulduk. Festival programımızı içimize sinerek yaptık. Belgesellerimizle, kısa filmlerimizle oldukça yoğun ve güzel bir program oluşturduk. Çocukları unutmadık. CerModern’in açık hava sinemasında her akşam 20.30’da ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde günde 3 seans, 12.00’da, 15.00’da ve 18.00’da filmlerimiz var. Özellikle Türkiye’den filmi gösterilecek pek çok yönetmen, oyuncu, yapımcı bizlerle birlikte olacak, festivalde konuğumuz olacak. Yurt dışından “Lübnan Semaları” filminin yönetmeni Chloe Mazlo gelecek, konuğumuz olacak. Çevrimiçi gösterimlerimiz başladı, çok güzel filmlerimiz var. Filmler her gün saat 18.00’da ve 20.30’da açılıyor, 3 gün boyunca izlenebiliyor.

Fiziksel gösterimlerimizin biletleri 1 Haziran’da Biletix’de satışa açılıyor, çevrimiçi gösterimlerimiz https://www.festivalscope.com/bundle/ucan-supurge-uluslararasi-kadin-filmleri-festivali linkinden izlenebiliyor. Biz çok heyecanlıyız, güzel bir program oldu, birbirimizi özledik, kavuşmak istiyoruz. Fiziksel gösterimlerimiz için gerekli bütün önlemleri aldık. Seyircilerimizi de bekliyoruz, umarız onlar için de güzel bir festival olur.

Umarım 2022’de ritüeliniz olan 1 Ocak’ta sinemaya gidebilirsiniz, gidebiliriz. Şimdiden iyi festivaller ve sanat dolu bir yıl diliyorum. Ajandakolik’e konuk olduğunuz için teşekkür ederim.

Çok teşekkür ederim dileğiniz için. Gerçekten umuyorum gelecek sene, 2022’nin 1 Ocak’ında sinemaya gidebilirim. Bu yıl olmadı ama önemli olan sağlık, umuyorum aşılanma bir an önce gerçekleşir. Bu… Artık illet de demek istemiyorum çünkü bu işleri biraz da biz kendi başımıza açıyoruz. Eski normal yaşantımıza geri dönebiliriz diyemeyeceğim çünkü eski normal yaşantımıza dönmemeliyiz. Buradan bir ders almadan, hiçbir şey olmamış gibi eski yaşantımıza dönersek bence çok büyük bir hata etmiş oluruz. Geçen bir buçuk yılda bu pandeminin bize öğrettiklerinden ders alarak, doğanın dengesiyle oynadığımız zaman başımıza neler geleceğinin daha da bilincinde olarak bir hayat sürdürmemiz gerektiğini, dünya üzerinde karşılaştığımız tüm bu sorunların insan eliyle açıldığının biraz daha farkında olarak, küresel iklim krizinin yaratacağı sorunların ne kadar yakınımızda olduğunun ayırdına vararak çıkmış olalım. Yoksa böyle pandemiler de felaketler de insanlığı tehdit etmeye devam edecek. Ama daha umutlu bir şekilde bitirmek istiyorum. Bir şekilde, gerçekten el ele, omuz omuza vererek, bu bilince vararak bu sorunları aşabileceğimize inanmak istiyorum. Teşekkürler.

AJANDAKOLİK, 24. UÇAN SÜPÜRGE KADIN FİLMLERİ FESTİVALİ’NİN SPONSORU OLDU

 

UÇAN SÜPÜRGE’DE BEYAZPERDEDE PEK SESLERİNİ DUYMADIĞIMIZ, YÜZLERİNİ GÖRMEDİĞİMİZ KADINLAR VAR!

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media