“DAVET” FİLMİ ÜZERİNE… HERKES İÇİN KÖTÜ BİR AKŞAM

Üst komşular için açılan bir kapının, perdesiz kalmış bir pencereyi örttüğü bu hikâye; var olduğunu unuttukları şeylerin üstünü örtemeyen bir çiftin anlatısı. Ülkemizde 21 Ağustos itibariyle vizyona giren Davet, tek mekân üzerine kurulu günümüz ilişkilerinin tersyüz edildiği modern bir kammerspiel (oda draması) olarak dikkat çekiyor. Süre ilerledikçe gerilimin dozu artarken soru işaretlerinin odağında benliklerini birbirlerinin üzerine bastırmış insanlar yer alıyor.
AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com
Bir insanı kendine ait görmeden sevmek mümkün müdür? Ait olmayan taraflarıyla baktığımızda bize bakan bir başkasının gözleri midir? Eğer bize bakıyorsa hâlâ yanımızda olduğunu sanmak mıdır en doğrusu? Aitliği belirleyen o insanın bize hangi gözle baktığı mıdır sadece? Yoksa yalnızca yanımızda nasıl var olduğu mudur? İnsan nereye giderse gitsin var edilenlerle var olur. Adımlarını atarken başkasının düşürdüklerine basmaktan kaçınır. Sezmek kaçınmanın, sanmaksa inanmanın öncülüdür. Sandıklarımız kadar kanar, kandıklarımız kadar acırız. Açılan yaraların üstünü birer birer kapatırız. Bu yüzden bakmak kadar görmek de önemlidir. Karşımızdaki gözlere yeniden baktığımızda gördüğümüz bazen açık bir yaradır. O göz bebeklerine yaklaştığımızda kendi yansımamızı görürüz. Bir taraf kırptığında diğer tarafın kırpamadığı yaralardır bunlar. Bize karşımızdakinin gözünden yansırlar. Yumulan gözlerin sayısı kadar kabuk bağlarlar. Görmek kadar bakmak da önemlidir. Eğer karşımızda duranı görmüyor, ona yalnızca bakıyorsak baktığımız bize ait değildir. Zira ait olanlar tek bir gözün bakmasıyla görünmez. Çünkü insan kendisine bakan gözlerin içinde değil, o gözler kapandığında kendisine kalanların içinde var olur.
Davet, tam da bu var olma yapbozunun boşlukta süzüldüğü, görmeye yetmeyen bir engebenin üzerine kurulu. Yönetmen Olivia Wilde, Davet (The Invite) ile bir “göz yumma evliliğine” mercek indiriyor. Durmaksızın tartışan, çatışmalarının yarattığı duvarların arasında birbirlerini göremeyen Angela ve Joe, üst komşuları Pina ve Hawk ile bir akşam yemeğinde buluşuyor. Bu buluşma, farkında olunan gerçekleri ortaya dökerken kanayan yaraların farklı bedenlerde iyileşmesine yol açıyor. Göz kapaklarının işe yaramadığı bu evde insanlar, görmekten kaçındıkları vesilesiyle tanışıyor. Pina ve Hawk çifti için açılan kapı, perdesiz pencerelerin ardında gizlenenlerle kilitli kalmış diğer kapıları görünür kılıyor. Cesc Gay’in 2020 yapımı “Sentimental” filmine kaynaklık eden tiyatro oyununu yeniden uyarlayan isimler; Rashida Jones ve Will McCormack. Daha önce “Ezberci İnekler” (Booksmart, 2019), “Dert Etme Sevgilim” (Don’t Worry Darling, 2022) gibi filmlerin yönetmenliğini üstlenen Olivia Wilde, aynı zamanda bu kez filmin başrollerinden. Kendisine Seth Rogen, Penelope Cruz ve Edward Norton gibi önemli isimler eşlik ediyor.
Tartışmalardan Oluşan Bir Tenis Maçı
Davet’in içerisinde çevremizde tanık olduğumuz tipik ilişki problemlerine yönelik bolca unsur var. Çatışma dolu evlilikleri içerisinde eşiyle güzel zaman geçirmeye hasret olan Angela ile yaşamı ve idealleri konusunda tatminsiz olan Joe, bu problemlerin ana merkezinde. İkilinin bir nefes alma temposuna dönen bitmek bilmeyen tartışmaları aslında birbirlerini duymadıklarının bir gösterimi. Memnuniyetsizliklerinin bir diğer aktarımı ise kendi ilişkilerine kayıtsız kalırken yaşanıyor. O da mutlu bir cinsel hayata sahip olan üst komşuları Pina ve Hawk’ın gürültüsünü duyuyor olmaları. Joe’nun öfkesi kendi hayatında sahip olamadığı arzuları ve yetersizliğiyle paralellik içerisinde. Buna karşılık Angela ise arzulanmayı ve görünür olmayı özleyen bir personaya sahip. Dolayısıyla ikilinin birlikte onayladıkları tek şey belki de üst komşularıyla deneyimlemek istedikleri bir fantezi. Angela, Hawk’ın ilgisiyle yıllar sonra ilk kez görülüyor olduğunu hissederken Joe, Pina’nın bedeni üzerinden derinlerde sakladığı arzularını dışa dökmeye çalışıyor. Yapbozun parçaları bu kez başka bir çiftin kapatacağı parçalarda saklı. Oysa eksik olan parçalar yaşadıkları evin içerisinde birbirlerini görmedikleri her bir odanın içerisinde usulca uyuyor. İkilinin başka bedenler üzerinde tatmin yaşamasına engel olan şey ise evlerinin tüm duvarlarına kazıdıkları tatminsizlikleri.
Wilde, rejisi gereğince bir oda draması yaptığının bir hayli farkında. Yönetmenin evin çeşitli etkenleri üzerinden kurguladığı perspektifinin yanı sıra alana karşı bütüncül hakimiyeti bir hayli dikkat çekici. Karakterlerin durdukları konumlar, bedensel tezahürleri ve manevraları farklı performatif planların etkisi altında. Bu bağlamda Wilde, kamerasını yeri geldiğinde bir cımbız görevinde kullanıyor sanki. Aynalardan kapılara dış pencerelerden mobilyaların konumlarına kadar her bir öğe duvarların sınırlayıcı sıkışmışlığına çarpıyor önce. Arada kalan boşluklara sızıldığı zaman kullanılan kadrajlar yine bir cımbız aracılığıyla ekrandan çekip alınıyor. Daha çok karakterlerin hiyerarşik mesafelerinden, tartışmaların hangi tarafında durduklarına uzandığımız çizili bir tablo gibi. Temponun ivmelenmesi kadar zamanla sönümlenmesini sağlayan şey de metnin hızı. Ancak kameranın başarılı kullanımı da bir diğer ivme faktörü. Dört önemli ismin başarılı oyunculuklarından da bahsetmekte fayda var. Edward Norton, karakterinin gizemli cazibesini soğukkanlı bir şekilde sunarken Seth Rogen alışageldiğimiz karanlık kırılganlığına bir seviye daha katıyor. Penelope Cruz ise suyun dibindekileri durmaksızın ortaya çıkaran kişi olarak ekrana bir hayli hâkim.
Yüzeyde Kalan, Çeşitliliği Olmayan Temaslar
Olivia Wilde, iki çiftin elinde olan artıları, eksileri ve yetersizliklerini benzer düzlemlerin içerisinde elemeye çalışıyor. Bunu yaparken filmin ilk yarısında bir çiftin artılarıyla diğer çiftin eksilerini doğrudan izleyiciye aktarmaya çalışıyor. Özellikle Joe ve Angela’nın temel karakterizasyonu için tartışma üzerine takılı kalan bozuk bir plak gibi diyebiliriz. Yönetmenin buradaki temel sorunu bu çatışmaları farklı çıkmazlar içerisinde değil de karakterlerin birbirlerini dinlemedikleri üzerinden defalarca yansıtması. Zira böyle olunca meselenin değil de hararetin büyütüldüğü benzer tartışma gösterimleri zamanla gücünü yitirmeye başlıyor. Karakterlerin hareket alanları tükendiği gibi birbirlerine karşı farklı soru işaretleri ekranda belirginleşmiyor. Soru işaretlerinin tezahürü, noktası konulmayan bir kancayı andırıyor. Bu tarz dramalarda bir çifti hararetli bir figürden ayıran bulundukları hayata karşı duydukları öfkenin ardındaki nedenlerin çeşitliliği belki de. Ancak evdeki çatışmalar aynı çemberin etrafında sekip durdukça metin bulunduğumuz evin duvarlarını yırtmak yerine üzerindeki çatlakları büyütüyor.
Böylece senaryo hareketini genellikle dört karakterin dahil olduğu anlarda sağlayabiliyor. Meselenin özü olan çiftlerin kendi aralarındaki çıkmazları genellikle belirli gösterimlerin arasında sıkışıyor. Bir nevi odanın atmosferine sirayet eden hava, zemini ne ısıtabiliyor ne de soğutabiliyor. Zeminle hava boşluğunun arasında da derinlemesine irdelenmeyen aktarımlar yer alıyor. İkilinin anlaşmazlıkları ve çıkmazları üzerinden gerçekçi bir çift çıkmazı sunulsa da karakterlerin hikâye boyunca aynı tipik tavırlarda takılı kalması senaryoyu da tahmin edilebilir kılıyor. Tiyatral süsü koruma güdüsü karakterlerin birbirlerini zamanla karikatürize etmesine neden oluyor. Diyalogların yükünü hafifletmek için serpilen mizah yine belirli bir aksın içerisinde dönüyor. Finaline dek, neredeyse derinleşmeyen temel nedenini bilmediğimiz bir çatışmayı izlerken buluyoruz kendimizi. İlk perdeden son perdeye uzandığımızda güçlü fikirlerin birbirine sürtüşmesi sonucunda zarar görmüş bir metinle karşılaşıyoruz.
Davet, tipik oda draması işlerinden farklı olarak metnin teorik yüzeyde kalmadığı günümüzle temasının bir hayli fazla olduğu bir anlatı. En büyük kusuru ise bu hareket alanının içerisinde sınırlı karakterizasyonu ile çeşitlenmeyen aktarımı. Zaman ilerledikçe gerçekle temasın derinleşmemesi diyalogların ilk andaki ışıltısını kaybetmesinin asıl nedeni. Metnin görünmez duvarlarının uyuttuğu bu hikâyenin cilası iyi olsa da ardında betonunu aşamayan sınırsız bir ufuk saklı.
