banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

YAZAR – ÇİZER BURCU YILMAZ: “EN AZ ŞEYİ SÖYLEYEREK VEYA EN AZ ÇİZGİYİ ÇİZEREK NASIL KENDİMİ ANLATIRIM DERDİNDEYİM”



Bugüne kadar en sevdiğim başlıklardan birine sahip oldu bu söyleşi! Çünkü bugüne kadar sohbet ettiğim sanatçılardan bana en yakın ve samimi gelen bir cümle kurdu, yazar çizer Burcu Yılmaz. Uçan Balık Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlanan son kitabı “Evden Çıktığımda” vesilesiyle bir araya geldik. Bu defa sadece resmederek anlattığı yeni hikâyesinin peşinden gidiyorum. Diyor ki “En az şeyi söyleyerek veya en az çizgiyi çizerek nasıl kendimi anlatırım derdindeyim. Bu da çok şey söyleyip, çizip sonra onları çöpe atmaktan geçiyor olabilir. Ben çöpe çalışan bir yazar ve çizerim.”

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 

Tek bir sözcük kullanmadan sadece resimleyerek bir hikâyeyi anlatmak konusunda daha önce deneyimin olmuş muydu? “Evden Çıktığımda” tam olarak böyle bir kitap çünkü, sessiz bir öykü.

Bu benim kendi kendime veya arkadaşlarıma çok sık yaptığım bir şey aslında. Ve küçüklüğümden beri. Yazarak anlatmak nasılsa çizerek anlatmak da öyle benim için.

Bu kitabında sessiz ama bir o kadar da güçlü hikâyesinin sesinin kelimeler yerine resimler olmasını nasıl tercih ettin peki? Nasıl oluştu öykün?

Bu benden ziyade hikâyenin tercihi oldu aslında. Yazdığım bir şeyi resimle desteklemek veya tam tersini yapmak benim için daima zor olmuştur. Çünkü birini yaparken hayal gücümün neredeyse tamamını kullanıyorum ve öbürüne yer kalmıyor. Sanırım sosyal fobinin ana mesele olduğu bir kitapta sözcüklerin olmaması biraz da bu problemin yapısıyla ilgili. Çünkü konuşamadığınız, kalakaldığınız ve gördüklerinizi, bedeninizi var kılmaya çalışarak içinden çıkmaya uğraştığınız bir sorun veya kapalılık hali bu. Ve bu hikâyenin, aslında kısa hayat hikâyemin, bütün sahneleri birdenbire canlandı gözümün önünde. Kâğıda hızla dökülen bir hikâye Evden Çıktığımda.

“YAŞSIZ BİR KİTAP BU” 

Kitabın isimsiz kahramanı için içine kapanık bir çocuk dememiz pek yanlış olmaz sanırım. Dış dünyanın bilinmezlikleri ve belirsizliklerine karşı ürkek bir hali tavrı var. Ama tüm cesaretini topluyor ve bir gün elinde bir iple evden çıkıyor. Sonrası şiirsel bir resim yolculuğu aslında. Çocuğun elinde metaforik bir anlam kazanan ipin tam karşılığı ne olabilir?

Evet, fazla kendine dönük ve evin veya güvenli alanı neresiyle oranın dışında kalanlara karşı ürkek bir çocuk. İpi, güvenli bulunan alanla bağı koparmamanın bir çabası olarak düşündüm ben. Gerçi kitabın sonunda o ip kime geçiyor, kız ipi bırakıyor mu, güvenli alandan ziyade alanlar mı var veya güvenli alan denen bir yer, en azından bazılarımız için, var mı sorgulatmak istedim. Veya ben sorguladım, diyeyim.

Evi hepimiz bir sığınak olarak görüyoruz. Özellikle pandemi döneminde pek çoğumuz için bizleri dış dünyadan koruyan bir kaleye dönüştü. “Evden Çıktığımda”nın sayfalarında dolaşırken asında hep kendimle karşılaştım.
Bu kitabın yalnızca bir çocuğun dünyasına ait olmadığını düşünüyorum. Yani özne aslında hepimiziz.

Doğru düşünmüşsünüz. Ben belli bir yaş grubunu düşünerek yaratmadım bu kitabı. Yayınevime de en başından beri söylediğim şey bunun yaşsız bir kitap olduğu.

“BEN ÇÖPE ÇALIŞAN BİR YAZAR VE ÇİZERİM” 

İlk sorumla da bağlantılı olarak hikâyeyi çizgiler aracılığıyla okuyucuya sunan bir kitabı yeterince anlaşılır ve anlamlı kılmanın yolu sence nereden geçiyor?

Bir metni / çizimi başkaları için yeterince anlaşılır ve anlamlı kılmanın yolu tam olarak nereden, nerelerden geçer bilemiyorum zira benim yazarken de çizerken de en sık duyduğum şeylerden biri “çok kapalı, biraz açalım” cümlesi. Üretirken kapalılıktan, yoruma açıklıktan ve az şey söylemekten yana biri oldum hep. En az şeyi söyleyerek veya en az çizgiyi çizerek nasıl kendimi anlatırım derdindeyim. Bu da çok şey söyleyip, çizip sonra onları çöpe atmaktan geçiyor olabilir. Hep derim “ben çöpe çalışan bir yazar ve çizerim.”

 Kitabın sayfalarını çevirirken bir yandan bunun aynı zamanda defter olarak kullanılabileceğini düşündüm. Beyaz alanı yoğunlukta olduğu sayfalara korkularımızla, endişelerimizle yüzleşmek için kendi alanımızı açabilir, oraya notlar düşebiliriz gibi geldi. Hiç bu aklına gelmiş miydi?

Kitap çıktıktan sonra bir arkadaşımla bunu konuştuk. Okura maddi anlamda da alan açan bir kitap olması hoşuma gitti. Boşluklardan yana oldum ben daima. Boşluğun öne çıkarmak istediğim şeyi vurgulamadaki önemli rolünü hiç göz ardı etmedim. Bu nedenle benim bıraktığım boşlukların başkalarının kendilerine bakacağı bir nevi pencereler/aynalar olması hoşuma gider.


Senin çizgiyle ve yazıyla maceran nasıl başladı? İllüstratör ve yazarlığın yanı sıra çevirmenlik ve editörlük de yapıyorsun. Önünde yeni projeler var mı? Biraz anlatsana… Şu aralar neler yapıyorsun ya da yapacaksın?

Profesyonel anlamda 2010 yılında başladı edebiyatla ve illüstrasyonla ilişkim. 2010’un sonunda Sözcükler dergisinde bir şiirim yayımlandı. Ardından gerisi geldi. 2011’de Nesin Yayınevi’ne ilk kitabımı resimledim ve aynı yıl Sözcükler’in editörlüğünü yapmaya başladım. Bu da şöyle oldu: Yazdıklarımı dergilere yollamaktan, editörlere çirkin bir şey okutmamayayım kaygısıyla, çekinmiştim hep. Sözcükler’de şiirlerim yayımlanmaya başlayınca Turgay Fişekçi’ye “Benim gibi başkaları da olduğundan eminim. Neden yazdıkları daha önce başka yerde yayımlanmamış kişilerin eserlerine yer vereceğiniz bir özel sayı yapmıyorsunuz?” dedim. O da kabul etti, dahası o sayının editörlüğünü benim yapmamı önerdi. Baktı ki o sayı iyi iş çıkardım, “Sen devam et burada” dedi. Yine aynı yıl Lewis Carroll’dan çevirdiğim bir şiir yayımlandı. Ardından daha çok çeviri, daha çok şiir, daha çok illüstrasyon ve yetişkin edebiyatının yanı sıra çocuk edebiyatı ve Cumhuriyet Kitap Eki’nin çocuk sayfasının editörlüğü geldi. Şu sıralar çevirmem ve resimlemem gereken bazı kitaplar var önümde. Bir yandan Sanat Kritik’teki çocuk edebiyatı üzerine yazılarım devam ediyor. Öte yandan şiir kitabımı hazırlıyorum.

2019 yılında “Evden Çıktığımda” ile kazandığın Tudem Edebiyat Ödülü ikinciliğini de konuşalım. Ödül kazanmanın bir yazarın, çizerin, sanatçının üzerindeki etkisi senin dünyana nasıl yansıyor?

Herhalde evden biraz çıkabildim etkisi yarattı bende. Motive edici oldu. Profesyonel anlamda biraz daha görünür oldum sanırım ve sesimin tonu daha belli oldu belki de. Ama dediğim gibi, belki de… Henüz hissedebildiğim başka bir etki yok. Bende hisler biraz geriden ve çığ halinde geliyor sanırım.

Peki ya yazarken çizerken nelerden besleniyorsun? Bugüne kadar yaratıcılığına en çok katkı sağlayanlar neler?

Her şeyden. Her şeyden. Edebiyattan, balkondaki yeşil biberden, böceklerden, annemin durmadan yerleri süpürmesinden, uzay hakkındaki bir belgeselden, güzel bir müzikten, birinin çıkardığı tuhaf bir sesten, rüyalarımdan, meyvelerden… Genel itibariyle uyanıkken ve uyurken gördüğüm her şeyden besleniyorum.

Çocuk edebiyatında kimleri takip ediyor, okuyor, çizimlerini beğeniyorsun?

Pek çok kişi var, tanıdığım ve tanımadığım… Bu alanda geri kalmamaya çalışıyorum. Daima yanı başımda olan Lewis Carroll, Asa Lind, Tove Jansson, Beatrice Potter, Rene Goscinny, J.M. Barrie var mesela. George Saunders, Anna Llenas, Manon Gauthier, Oliver Jeffers, Wolf Erlbruch, Daisy Hirst, Roger Hargreaves, Benjamin Tienti, Suzy Lee, Gökçe Ateş Aytuğ, Sevim Ak, Uğur Altun, Chiara Carrer sonra… Bu sayfaları doldurabilirim sanırım.

Birlikte çalışmak istediğin bir yazar veya çizer var mı?

Yukarıda isimlerini saydığım/sayamadığım bütün yazar ve çizerlerle çalışmak isterdim.

Peki ya sen evden çıkıp da ipini eline aldığında nelere dolanıyor ya da neleri ipinin ucuna bağlıyorsun?

Bu benim için biraz karışık bir mesele. Bir ipim, o ipi bağlayabileceğim bir evim veya güvenli bir alanım var mı hâlâ anlamaya çalışıyorum. Ama şurası kesin ki kalabalıkla, tanımadığım insanlarla baş edebilmek için korkunç bir çaba harcıyorum. Dahası bu çaba belli olmasın diye o kadar uğraşıyorum ki bir ipim varsa bile görünmez oluyor veya ben hepsini yutmuş oluyorum. Sonra tenha bir yer bulup ipimi görebilmek için uğraşmam gerekiyor. Belki de benim ipim bedenimdir. Sanırım ben de var olmanın dehşeti ve mutsuzluğumla baş etmeye çalıştığım için yaratıyorum.

Ajandakolik’in özellikle yazarlara sorduğu bir soru var. Ajandan ya da not defterin var mı varsa içlerinde neler var, merak ediyoruz!

10 yaşımdan beri günlük tutuyorum. 35 yaşındayım ve bütün günlüklerim duruyor. Pek çok hem de pek çok defterim var. Zaten yanımda neredeyse daima bir defter olur. Defterlerimin içleri notlarla, şiirlerle, duvar ölçüleriyle, karalamalarla, kolajlarla, kalabalıktayken kendimi yüreklendirmeye çalıştığım sözcüklerle, çizimlerle dolu. Ve daha kim bilir nelerle…

Çok sevdim bu defterleri! Peki, çizer – yazar uyumunda sence nelere dikkat edilmeli?

Öncelikle bir uyum var mı ona dikkat edilmeli. İki taraf da birbirinin işlerini, üretme biçimini/disiplinini göz önünde bulundurup alanlarına müdahale etmeden ve birbirlerine güvenerek ilerlemeli. Çizer yazarın kafasındakileri çizgiye döken kişi değildir; yazarın hikâyesini zenginleştiren, onu kendi hayal gücüyle yoğuran, dahası o işe ortak olan kişidir. Bu yaratıcı ortaklığı gözden yitirmeden çalışılıyorsa ortada bir uyum ve saygı var demektir.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media