Advertisement Advertisement
ayak analizi

TAKİBE ALDIK: “İÇİMDE KALACAĞINA”


Bugün sizi bir blogger’la tanıştıracağım. “Aaaa bloglar kaldı mı yahu?” demeyin. Ortalıkta bu kadar çok yazıp çizen ve kendini yazar ilan eden varken evet, blog yazan, yazdıklarını kendi dünyalarında binlerce insanla paylaşan ve seslerini bir şekilde duyurmaya çalışan blogger’lar var hâlâ… “İçimde Kalacağına” işte onlardan biri! Güçlü kalemini keşfedeli çok olmadı. Yıldız Tozuvar mahlaslı blogger ile düşün dünyasının kapılarını araladık. Dedim ya tanıştırması benden, keşfetmesi sizden… 

Söyleşi: Nilüfer TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com 

İçten, samimi, sözünü sakınmayan ve eğlenceli! “İçimde Kalacağına”.
Yazıyor, anlatıyor, paylaşıyor. ABD’nin Virginia eyaletinde yaşayan ve memleketi İstanbul’u özleyen bir bloggerla kesişti yollarımız. Diyor ki “Aldığım mesajlardan, e-postalardan yazdıklarımı okumanın bazı insanlara iyi geldiğini öğrenerek seviniyorum. O insanların çoğalmasını, blogun yolunu bularak aramıza katılmasını ve hassas kalpler zincirine katılmasını diliyorum.”  Ben de onu en son keşfedenlerdenim. Onunla klavyeler arası yaptığımız sohbete sizi de dahil edeyim istedim. Blogundan içeri sızalım hadi şimdi!

Hayatta kimi “cesur”ların aslında sık kullandığı bir cümle “İçimde kalacağına…” Devamını da iliştirelim şuraya hemen: “Söyleyeyim daha iyi” ya da seninki gibi “Yazayım daha iyi…”  Senin içinde kalanlar neler? Neden bloğuna böyle bir isim koymayı tercih ettin?

Blog açma kararını bir gece geç saatte aldım. Yanımda kedimden başka kimse yoktu ve tıkandığımı hissettiğim bir noktaydım. Hangi platformda nasıl blog açılır, bloga ne yazılır, bu işin teknik boyutları nedir ne değildir… Bu soruları sormadım bile doğrusu… Uzun uzun düşünüp vazgeçmek istemedim. Kararı almam, ismini koymam ki hazırmış içimde, o noktaya gelince kulağıma fısıldayıverdi iç sesim. İlk yazıları yazıp da bloğu yayımlamam derken hepsi sadece birkaç saat içinde oldu bitti. Ve böylece hayatımda adeta yeni bir dönem açıldı.

Yazmakla uzun yıllara dayanan küsmeli barışmalı, inişli çıkışlı bir ilişkim var. Ara ara yazmayı bıraksam da düşünmeyi, hissetmeyi ve hatta zaman zaman hayatı bir sosyal bilimci terimiyle “katılımcı gözlemci” olarak deneyimlemeyi hiç bırakmadım.

Ve işte o gece, zaman içinde kar toplar gibi topladığım tüm bu fikirleri, hisleri ve görüşleri “içimde kalacağına” yazmaya ve dilek balonları gibi havaya bırakmaya karar verdim.

Hem artık içimde birikmesinler, biraz nefeslensinler diye… Hem içim ferahlasın ve yeni deneyimlere yer açılabilsin diye… Hem de sonradan anladım ki benzer ruhlar yalnız olmadıklarını anlayabilsinler diye…

Ben de bir dönem hem gazeteciliği hem bloggerlığı beraber yürütüyordum. Blog devrinin kapandığını ve onların yerini yeni sosyal mecraların aldığını düşünenler çok. Sen onlardan değilsin sanırım.

Bundan elli yıl önce ne bilgisayar yaygındı ne belli meslek sahipleri dışındaki insanlar internetin farkındaydı. Cep telefonları icat edilmemişti, akıllı cep telefonlarımız yoktu. Birçok evde sabit telefon ve televizyon bile yoktu. Bunu hatırlatıyorum çünkü koşullarımızın ve ondan etkilenen yaşam tarzlarımızın çok hızlı değiştiğini düşünüyorum. Bu öyle afallatıcı bir hız ki yaşadıklarımızı anlamamıza ve hazmetmemize izin vermiyor.

Belki bloglar artık popüler değil dediğin gibi… Belki dikkatlerimiz dağıldı, hatta “çalındı” yazarın dediği gibi… Belki okumaya “vakit bulamıyoruz” onun yerine seyrederek “tüketmeyi” tercih ediyoruz çünkü öylesi kolayımıza geliyor. Ama bence hep bir şeyler eksik kalıyor. Hayatımıza dair anlam arayışımız artarak devam ediyor ve emek harcanarak kaleme alınmış her içten yazı o arayışta dostlukla elimizi tutuyor.

Öte yandan şu da var tabii; internetin kendisi bambaşka bir mecra, sürekli değişiyor. Google arama kriterleri ve teknik zorunluluklar vb. nedeniyle işler zorlaşıyor. Çünkü bir taraftan “yazayım ve o dost elini uzatanlardan olayım” diyorsun. Öte yandan Google’ın önemsediği kelimeleri, kalıpları vb. kullanarak yazmıyorsan kimsenin yazdıklarından haberi olamıyor, kelimeler dijital bir sonsuzlukta kayboluyor. Ama o kalıpları kullanacak olursan zaten yazdığın senin olmuyor, senin içinden gelen olmuyor. O yüzden hayallere inanan ve sağ lobunu ağırlıklı olarak kullanan biri olarak içimden geldiği gibi yazıyorum. Aldığım mesajlardan, e-postalardan yazdıklarımı okumanın bazı insanlara iyi geldiğini öğrenerek seviniyorum. O insanların çoğalmasını, blogun yolunu bularak aramıza katılmasını ve hassas kalpler zincirine katılmasını diliyorum.

Hassas Kalpler Ülkesi yazısı için tıklayın – İçimde Kalacağına (icimdekalacagina.com)

O zaman kapılarını biraz daha aralayalım “İçimde Kalacağına”nın ve okur olarak nelerle karşılaşacağımızı yazarına soralım…

İçimde Kalacağına’da yok yok diyesim geliyor. (Gülüyor.) Çeşitlerimiz içeride: Aile salonumuz da var gay barımız da var burada; bekarlara özel tanışma partisi terasta, “evli, mutlu çocuklular” bahçede piknik masalarında…

Şaka bir yana, blogda herkese göre bir yazı var çünkü herkese kapım açık.. Çünkü insan olma deneyiminin -tüm sınıfsal, cinsel kimliksel, toplumsal, düşünsel farklara rağmen- görmeyi seçtiğimizden çok daha fazla ortak yanı olduğuna inanıyorum. Ve kapsayıcılığa, empatiye, özgürlük, adalet ve demokrasi gibi ideallere yürekten inanıyorum.

Yazım tarzı olarak bakacak olursak büyülü gerçekçiliğe öykünen birçok yazı var, galiba o yazmayı en çok sevdiğim. Çoğu “Buralar hep dutluk kalsın” başlığı altında toplanıyor.

“Bunlar ağır konular” önem verdiğim, yaşam deneyimimizi zorlaştıran sorunlarla ilgili denemelerimi içeren bir başlık. Orada kadın hakları, kadına karşı şiddet, iklim değişikliği, küresel adaletsizler gibi konuları işliyorum dilim döndüğünce.

“El yazısı” daha çok şiirimsilere ev sahipliği yapıyor. “Şundan bundan” ise diğer her şeyi, akla gelen hemen her konuda çiziktirdiklerimi içeriyor.

Yazdıkların için bir tutam da Gündökümü diyebilir miyiz, sevgili Tomris Uyar’ın “Bir Uyumsuzun Notları”na atıfta bulunarak? Ne dersin?

Bu ne muhteşem bir atıf! Tomris Uyar’ın kalemi, gözlemleri, içtenliği, derinliği eşsiz…“Uyumsuzluk” bakımından kesinlikle öyle. Hiçbir zaman bir yapbozun yerine uslu uslu yerleşen parçası olmadım. Olmak da istemedim zaten.

Evet, bunlar bir çeşit kişisel tarihe düşülen notlar. Çünkü Sokrates’in dediği gibi “Vakit düşündüğümüzden geç.” Öte yandan beklemek için geç, umut etmek içinse hep doğru zaman.

Ne zamandan beri yazıyla iç içesin? Tüm bu yazdıklarını yani içinde kalmayıp da yazdıklarını bir kitaba dönüştürmeyi düşünüyor musun?

Kendimi bildim bileli yazıyorum. Ama aralıksız yazmıyorum, ara ara kendimi nadasa bırakıyorum. O zamanlarda başka ifade şekilleri deniyorum, taş boyamak, mandala ya da doğal malzemelerden rüzgâr çanı yapmak gibi. Şiir, hikâye, novella, tiyatro oyunu gibi birçok tür denedim. Kitap konusunu ise düşünmedim. Soranlar hatta ısrar edenler var okuyucularımdan, eksik olmasınlar (burada sevgili Hülya ve Oğulcan’a birer selam yollayayım). Ama galiba düşünmüyorum.

Seni biraz daha tanımak adına bloggerlığın dışında kimsin, neler yapıyorsun, yapmayı planlıyorsun?

İstanbul’da doğdum büyüdüm. Boğaziçi’nde Sosyoloji okudum. Ardından hizmet sektöründe ve kültür endüstrisinde farklı alanlarda çalıştım. Sonra ABD’ye geldim, yerleşmeye karar verdim. Burada afet yönetiminden kadın örgütlerine çeşitli konularla ilgilendim. Şimdilerde biraz durdum. Amerikalıların tabiriyle iki iş arasındayım. Durup kendimi dinliyorum biraz. Belki zihnimle değil elimle yapacak, aynı zamanda da çorbayı kaynatacak bir iş arıyorum. Arada gönüllü işler yapıyorum.

Aslına bakarsan, kendimi sadece işlerin değil kıtaların, kuşakların hatta soyumda kendimden öncekilerle sonrakilerin arasında, hepsinden biraz, biraz da aynı anda hepsi gibi hissediyorum. Bu aralar meditasyonun dozunu fazla kaçırdım galiba. Aslında en büyük hayalim “İyi Bilgeler Arama Konferansı” yapmak. Çünkü yaşadığımız devirde sorunların çözümsüz olmadığını, çözüm için bilgi, teknoloji, kaynak vb. her şey olduğunu sadece niyetin ve o niyete kaynaklık eden vicdanın yetersiz olduğunu düşünüyorum.

Tüm dünyadan birkaç yüz iyi bilge toplansa, eğitim ve sağlığa erişimde eşitsizlikten, toplumsal cinsiyetler arasındaki adaletsizliğe, farklı düşünmenin düşmanlaştırdığı insan kitleleri arasındaki ayrılığa ve daha da önemlisi bunları çözmeğe dair birçok içgörü ve yürekten geçen yeni yol bulabilir diye inanıyorum. Hepimizin kalplerimizin sesini duymaya ve onlara söz hakkı tanımaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Tüm bunları karalarken edebiyattan bol bol ilham alıyorsundur. Yazarların kimler?

Edebiyattan, sanattan, notalardan… Öte yandan yüz ifadelerinden, elmanın çürümesinden, salıncağın rüzgarla hareketlenmesinden… Akıp giden konuşmalardaki ünlemlerden, unutulamayanlardan, susulup söylenmeyenlerden, çok şeyden ilham alıyorum. Galiba yazarlarım değil de kitaplarım var benim. Çokça etkilendiklerimden birkaçını sıralayacak olursam: Sen de Gitme Triyandafilis, Ayla Kutlu. Peygamberin Son Beş Günü, Tahsin Yücel. Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu. Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz. Sırça Fanus, Slyvia Plath. Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü. İnsancıklar, Dostoyevski. Kadının Adı Yok, Duygu Asena gibi gibi…

 Güzel! Peki ya sinema, tiyatro? Beslendiğin başka sanat dalları var mı?

Tiyatroya aşıktım eskiden, ayrıca bale, konserler ve operalar… Ama artık sahne sanatlarından uzak kaldım, özellikle de bu virüsten sonra…Film izlemeyi çok severim: Matt Ross’un yazıp yönettiği 2016 yapımı Kaptan Fantastik mesela, son senelerde en hoşuma giden filmlerden biri. 2018 Fransız yapımı Bad Seeds keza, Kherion’un. Plastik sanatlara, çağdaş sanatlara, her türlü tasarıma ve özellikle tasarım objelere ilgim var.

Ama en çok müzik. Yeni uyandığım ve yatmaya hazırlandığım anlar hariç aralıksız müzik dinliyorum, hemen her gün. Bir açıyorum, belki 10-12 saat boyunca dinliyorum. Ve tarz, sanatçı, dönem seçmeden her müziğe şans veriyorum. Birinin dans ritmini seviyorum, diğerinin mesajını alkışlıyorum, öbüründeki vokal disiplinine hayran oluyorum… Japon müziklerinden etnik karışımlara, rock klasiklerinden türkülere ve eski filmlerde çalan melodilere… Bıkmadan usanmadan, adeta oburca müzik dinliyorum.

 Ajandakolik ile nasıl karşılaştın, biraz da konuyu bize getirelim…

İstanbul burnumda tütüyor zaman zaman. Şehrin kültür sanat çevreleri, müzeleri, oda tiyatroları, yeni salonları… Tabii anadilimde yazın, anadilimde müzik… Sıklıkla siteyi okuyorum, yeni haberleri takip ediyorum. Uzaktan bakıp “kedi özledi” diye diye kültür sanat haberlerine, söyleşilere bakıyorum. Aslında şehrime geliyorum da ara sıra. Ama çok sık gelmiyorum.

Ajandakolik bana biraz İstanbul havası gibi geliyor kısacası. Orada olup bitenleri okudukça sanki şehrin sokaklarında yürüyorum. Vizyondaki filmi okurken sinemaya girmeden küçük bir kesekağıdı dolusu kestane kebap alıyormuşum gibi hissediyorum. Bir sergi haberi görüyorum, sanki sergiyi gezip çıkışta sakızlı kahve ya da şarap içmek için kızlarla buluşmayı planlıyorum. Değişik bir his hem orada hem değil.

Ne hoş bunları duymak! Çok mutlu oldum kendi adıma…  Ajanda ya da not defteri tutuyor musun? Tutuyorsan o defterin içinde neler saklı?
Evet tutuyorum, el yapımı defterlerim var. Liseli kızların günlüklerini sakladığı gibi tutkuyla saklıyorum onları. İçinde saklı olanları söylemem, sır o.

Sitene girip yazdıklarını okuyacak olanlar, sence en çok hangi duyguyla karşılaşacak?

Onu okuyanlara sormak lazım tabii!

Bana soracak olursan: Ümit. Ama boş, iyimser ve tembelleştiren bir ümit değil. Gerçeklerden haberdar olan, yine de insandaki gizli güce inanan ve ona konuşan. Ve hayallerin peşine takılmaya cesaretlendiren bir ümit…

Tabii başka hisler ve duygular da var: Yas var, mutluluk, isyan, yaşama sevinci, öfke, birçok şey var. Hepimizde yok mu, insanı insan yapan zaten duygu değil mi? Yine de sanırım en çok ümit var. O fakirin ekmeği, arabanın benzini; hepimizin ümide ihtiyacı var.


Peki seni neden okusunlar, bir hoş geldin konuşması yapsan burada okurlara, neler derdin?

Böyle konuşmalar yapmayı pek beceremiyorum korkarım, sevmiyorum da. Sesimden çok kalemimle konuşuyorum o yüzden.

Ama galiba onlara yalnız olmadıklarını hatırlamak için okumalarını söylerdim. İnsanlığa dair umutların kaybolduğunu görüyorum birçok kişide. Onlara umutsuzluğa kapılmamalarını, aslında duyguların gücüne ve erdemine inananlar olarak sayımızın kalabalık olduğunu, sadece herkesin kendi köşelerinde saklandığını anlatırdım.

“Benim blog bizim klanın buluşma yeri, burası güvenli bir yer. Gel, su çok güzel” derdim.

Bizim Klan yazısı için tıklayın – İçimde Kalacağına (icimdekalacagina.com)

Seni tanımak güzeldi, yolun açık olsun! Yazmaya devam…

Seni de öyle… Sesime alan açtığın için teşekkür ederim.

“İçimde Kalacağına” blogunu sosyal medya hesaplarından takip etmek isterseniz:

https://www.facebook.com/nalcimde
https://twitter.com/NaIcimde
https://www.instagram.com/icimde.kalacagina/
https://tr.pinterest.com/icimdekalacaginaartikyazayim/

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media