banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Ümit Ünal: “Ödül benim için de büyük sürpriz oldu”

Bir filmin iyi olmasının temelinde büyük bütçeler yatmadığının en somut örneklerinden biri oldu, “Aşk, Büyü, vs.” Bunda zarif anlatımının, incelikle işlenen karakterlerin, “çabasız” hikaye aktarımının büyük payı var. Bu yıl 39’uncusu gerçekleşen İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Film”, “En İyi Senaryo”, “En İyi Kadın Oyuncu” kategorilerinde ödüllerin sahibi olan “Aşk, Büyü, vs.” filminin değerli senaristi ve yönetmeni Ümit Ünal, bugün Ajandakolik’te…

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Uzun zamandır izlediğim açık ara en iyi ve en yalın anlatımlı Türk filmlerinden biri “Aşk, Büyü, vs.” Türk Sineması adına bir kez daha umut besledim ve Ümit Ünal’ın kalemine, rejisine bir kez daha hayran kaldım! Festival gösterimine gidip izleyemesem de evde ben de pek çok festival sever gibi online olarak izlediğim film, son zamanlarda hemcinsleriminki gibi benim de içimi karartan haberlerden sonra ruhuma bir ferahlık getirdi.  Gereksiz diyaloglardan uzak, gösterişsiz, içten ve gerçek duyguları ortaya seren bir kadın filmini izlemeyi özlemişim. İşte o yüzden dün akşam gerçekleşen 39. İstanbul Film Festivali‘nde üç ödül kazandığını duyunca filmin senaristi ve yönetmeni Ümit Ünal’ın gece gece sosyal medyadan kapısını çaldım, söyleşi yapalım dedim… Sağ olsun beni kırmadı, geceden gündüze geçtik, “Aşk, Büyü, vs.” hakkında aklıma ilk gelenleri sordum…

Öncelikle tebrik ederim. “Aşk, Büyü, vs.”, Altın Portakal ve Siyad’dan sonra İstanbul Film Festivali’nden de ödüllerle döndü. Gözlerimiz sizi festivalde de aradı ama yoktunuz. Duygularınızı almak isterim. Klasik soruyla “bekliyor muydunuz bu üç kategoride de ödül almayı?”

Orada değildim ama sosyal medyada seyirciden çok olumlu bir tepki aldığını gördüm. Ekim ayında Antalya’da da seyirci büyük bir sevgi göstermişti bu filme. Ama festivallerin doğası gereği, her jüri çok farklı, hiç beklenmedik kararlar verebiliyor. Dolayısıyla beklentimi en düşük düzeyde tutuyordum. “Seyircinin olumlu tepkisi bizim için en büyük ödül oldu zaten” diyordum. Ödül benim için de büyük sürpriz oldu.

“En İyi Film” ödülüne layık bulunmasında “hikayesini çabasız aktardığı, sadeliği, karakterlerini ve anlattığı çevreyi romantizme etmemesi” gerekçe olarak sunulan özellikler arasında belirlenmiş. “Aşk, Büyü, Vs”nin bu kadar beğenilmesini siz neye bağlıyorsunuz?

Çok güzel yazılmış bir gerekçe, jüriye çok teşekkür ederim. İlk işlerimden beri benim için önemli olan seyirciye bir duygu geçirebilmek, seyirciyle başbaşa oturuyormuşuz gibi bir dert anlatmak oldu. Bir yönetmenin önündeki en büyük zorluğun bu olduğunu düşünürüm hep. Bol paranız, vaktiniz varsa teknik açıdan mükemmel bir film çekmek kolay ama o duygu birliğini yakalamak, seyirciyi samimiyetinize ikna etmek en zor iş. Bu film sanırım bunu başardı.

Sizce filmi hem yazan hem yöneten kişinin aynı olması, filmin bakış açısındaki ve duygularındaki samimiyeti ve derinliği daha iyi ortaya koyuyor olabilir mi?

Sinemada bence en ideal durum, yazan ve yönetenin aynı kişi olması. Ama bu sonuçta bir şart ya da kural değil. Sinema tarihinde çok iyi anlaşan senarist-yönetmen ikilililer de var.

“BU FİLMİ 12 GÜNDE ÇEKEBİLMEK İÇİN NE YAPTIĞINIZI ÇOK İYİ BİLİYOR OLMANIZ ŞART” 

Mutlaka.. Peki, Ümit Ünal sinemasında bu filmin olgunluk dönemi filmi olduğu söyleniyor. Siz de filmi çekerken ve izlerken böyle bir hisse, düşünceye kapıldınız mı?

55 yaşındayım ve neredeyse 35 senedir sinemanın içindeyim. Ama kendimi hiç “olgun” biri gibi hissetmiyorum. Umarım öyle hissettiğim günler de gelmez. Bence bir sanatçı için kendinden emin olmamak, sürekli bir arayış içinde olmak en doğru konum. Yanlış anlaşılmasın, elbette yılların tecrübesiyle teknik bir ustalık gelişiyor insanda. Bu filmi, bu bütçeyle tasarlayabilmek ve 12 günde çekebilmek için sinemayı, ne yaptığınızı çok iyi biliyor olmanız şart. “Olgun” değilim derken kastettiğim şey, gelişmemişlik değil; bir duygu durumu.

Filme eklemek isteyip yapamadığınız, içinizde kalan bir şey oldu mu?

Birkaç hava görüntüsü, Büyükada’nın çok yüksekten kuşbakışı birkaç görüntüsünü koyabilmeyi isterdim. Ama bütçemizi çok zorlayacak bir şeydi, yapamadık.

“Aşk, Büyü, vs.”, yıllar önce yolları kesişen iki kadının, yıllar sonra aynı adada yolculuğa çıkmalarıyla birlikte değişen yaşamlarını konu alıyor.

Bütçe demişken… Sponsor bulamadığınızı biliyorum. Bunun sebebi tam olarak neydi? 

Hikayesi ticari bir bakışla düşünülünce aykırı geliyor sanırım. O yüzden büyük yapım şirketleri ve sponsorlar yaklaşmadı. Çok küçük bir bütçeyle çektik. Filmde çalışanlar gönüllü olarak geldiler. Teknik manada da pek çok lüksten vazgeçtik.

Neydi bu lüksler?

Mesela hava çekimi, drone, vinç çekimleri gibi şeyler…


“FİLMLERİMİ YAZARKEN KİMSEYE YARANMAYA, HOŞ GÖRÜNMEYE ÇALIŞMIYORUM” 

Atıf Yılmaz’ın “Düş Gezginleri” filmi, Kutluğ Ataman’ın İki Genç Kız filmi… İki kadının aşkını anlatan filmler arasında akla gelenler… Türk sineması  LGBT filmleri konusunda çok mu korkak? Siz iki kadının aşkını yazarken ve çekerken bir şeylere dikkat etmeniz, bir kesimi rahatsız etmemeniz gerektiği gibi düşüncelere kapıldınız mı? İzlediğimiz masum bir aşk bir yandan.

Korkak demeyelim ama Türk sineması erkek bakışını çok zor aşabiliyor. Sadece LGBT hikayelerini değil, kadın hikayelerini işlerken de erkek bakış açısı filmleri zehirleyebiliyor. Ben yine ilk işlerimden beri, erkek dünyasının dışında kalan herkese, birer karikatür gibi tek boyutlu değil, derinden, içeriden bakmaya çalıştım. Onları sadece cinsel kimlikleriyle değil, her yönleriyle, toplumsal bir perspektif içinde anlatmaya gayret ettim. Filmlerimi yazarken kim rahatsız olur diye düşünmemeye uğraşıyorum. Elbette sinema sonuçta ticari bir sanat, sinemalarda gösterilemeyecek bir film yapmayı kimse istemez. Benim de zihnime sızmış “şunu yazma, bunu öyle deme” diyen bir şeytan mutlaka vardır ama onu susturmaya ve kendimi serbest bırakmaya çalışıyorum. Bundan da önemlisi seyirci başta olmak üzere kimseye yaranmaya, hoş görünmeye çalışmıyorum. Derdimi anlatıyorum sadece.

Filmin başrol oyuncuları Selen Uçer ve Ece Dizdar, 39. İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü usta aktör Metin Akpınar’ın elinden aldı.


İki kadın arasında sınıfsal farklılıklar olması da filmi bir adım öne taşıyor bana kalırsa. Cinsiyet farkı yok ama zengin kadın fakir kadın aşkı… Ama çok yalın. Rolleri düşünürken de bu Selen Uçer’in bu Ece Dizdar’ın rolü mü dediniz? Biraz bu farklılıklardan ve rollerden bahseder misiniz?

Senaryoyu en baştan itibaren Selen ve Ece için yazdım. Hatta daha yarısındayken, böyle bir şey yazıyorum ne dersiniz diyerek paylaştım. İkisi de daha önceden tanıdığım oyuncular. Ece ile daha önce çalışmadık ama Selen’le çalıştık ve çok anlaştık. Filmin sınıfsal çatışma fonu benim için çok önemliydi. Dediğim gibi bütün işlerimde karakterleri bir toplumsal perspektife oturtmaya özen gösteriyorum zaten.

Filmin sonunu hep mutsuz bir son olarak bekledim ben… Öyle olmaması da etkili mi acaba bu kadar beğenilmesinde? Bir ters köşe varmış gibi sonunda, ne dersiniz? İnce bir gerilimi var ama bir huzuru da var, diğer yandan…

Senaryoları yazdığımda mutlaka yakın arkadaşlara, güvendiğim insanlara okutuyorum. İlk versiyonda beklediğiniz kötü sona yakın, şiddetli bir sahne vardı. Okuyan herkes de o sona takılıyordu. Birkaç kişiden aynı yorumu alınca finali değiştirdim. Şimdiki açık uçlu final benim de çok hoşuma gidiyor.

Benim için açık uçlu değil de sanki nihai  bir kavuşmaydı!
Ankara’dan da eli boş dönmeyecektir mutlaka…

Ankara’da yarışmadayız ama bu ödül sonrası hala geçerli mi emin değilim. Yanlış bilmiyorsam, “En İyi Film” ödülü alan bir film diğer yarışmalara katılamıyor. Ama bu dönemde yapılabilmiş çok az film var, belki kuralları bu seferlik esnetirler.

Pandemi sürecini nasıl geçirdiniz, sizin için üretim odaklı mı geçti yoksa daha çok dinlendiniz mi?

Ben Ocak ayından beri Glasgow’dayım. Uzun süreli kalmak, belki burada yeni bir hayat kurmak düşüncesiyle geldim. Tabii salgın bütün planları beklemeye aldı. Sokağa çıkma yasaklarını burada evde geçirdim. Türkiye’de dijital platformlar için iki dizi fikri, bir pilot bölüm yazdım ama gerçekleşecek mi bilmiyorum. Bir de burada geçen bir senaryo yazıyorum. Hayat normale döndüğünde bu filmi hayata geçirmeye çalışacağım. Şimdilik plan bu ama her tür sürprize de hazır olmak lazım. (Gülüyor.)

YORUM YAP

You don't have permission to register