Advertisement Advertisement
ayak analizi
AjandaKolik Reklam

SERDAR USLU: “ÇOCUK EDEBİYATI BENİ ‘ÖZGÜRCE YAZMA SORUMLULUĞU’ İLE TANIŞTIRDI”


Karşımda “felsefe doktoru” unvanlı bir yazar var bu defa. Siz belki onu, en son yetişkinler için yazdığı “Yermük ve Trafalgar Baldır Bacak İşleri” isimli kitaptan tanıyorsunuz. Oysa Serdar Uslu, çoktan çocuk edebiyatına dalış yaptı ve ben de onun küçük okurlar için yazdığı bu ilk macerasını okudum da bitirdim bile! Tudem Yayınları’ndan çıkan “Defne ve Baş Belaları” ile yazar, o çok sevdiği fantastik edebiyatına göz kırpıyor, çocukları bir hayli gırgır ve serüven dolu bir romanın içine sürüklüyor. Anadolu Üniversitesi’nde “doktor öğretim görevlisi” olarak felsefe ve bilim tarihi üzerine dersler veren Uslu ile çocuk edebiyatına dair bu ilk heyecanını konuşmak benim için büyük bir zevk. 


Söyleşi: Nilüfer TÜRKOĞLU

nilufer@ajandakolik.com 

Tudem Edebiyat Ödülleri’nde ikinciliğe değer görülen “Defne ve Diğer Baş Belaları”, Serdar Uslu’nun ilk çocuk kitabı ama belli ki akademisyen yazar, çocuklar için yazmaya devam edecek. Öyle ki çocuklar için yazmak ona özgürlük üstüne düşünme fırsatı vermiş. Diyor ki “Kafese tıkılmanın ne olduğunu biliriz ama gökyüzünde uçmanın getirdiği bir tutsaklık var ki onu çocuklar için yazarken hissettim.” Sınırsız hayal gücü ve bir hayli ele avuca sığmaz kahramanlarıyla Uslu’nun mizah dolu bu ilk kitabını ve dünyasını yazarın kendisinden dinleyelim…

Tudem Edebiyat Ödüllerinde ikinciliğe değer görülen “Defne ve Diğer Baş Belaları” isimli romanınız yazın hayatınızın ilk çocuk kitabı. Çocuklar için yazmak nasıl bir deneyim? Edebiyatınıza katkıları neler?

Çocuklar doğaları gereği özgürler ama biz yetişkinler özgürlükten korkuyoruz. Onu elimizin tersiyle itiyor, özgürleşmekten çok kime ya da neye tutsak olmak istediğimizle ilgileniyoruz.

Çocuklar için yazmak, özgürlük üstüne düşünme fırsatı verdi bana. Kafese tıkılmanın ne olduğunu biliriz ama gökyüzünde uçmanın getirdiği bir tutsaklık var ki onu çocuklar için yazarken hissettim. Çocuk edebiyatı beni ‘özgürce yazma sorumluluğu’ ile tanıştırdı.  Özgürlük ve sorumluluk… Gelin, bağdaştırın bunları!

Bence iyi bir ikili! Peki o zaman asıl soruya geçelim: kim bu Defne ve Diğer Baş Belaları! Belli ki Defne de bir baş belası, tam bir çatlak, öyle değil mi?

“Baş belası” ifadesi, başımızdan atamayacağımız, hayatımızın parçası olmuş dertler için kullanılır. Bizi biz yapan dertlerdir bunlar. Çelişkili bir ilişkimiz vardır onlarla; ne onlarla olur, ne onlarsız. Çocuklar anne babalarının, yumaklar kedilerin, kediler köpeklerin baş belasıdır. Bu maceradaysa herkes birbirinin baş belası…

Macera denen şey, baş belası anlamına gelmez mi zaten? Hiçbirimiz hayır demeyiz ona ama başımızı derde sokmaktan başka ne işe yarar bu? İnsan başına iş açacağını bile bile neden okula kaydolur, arkadaş edinir, evlenir, çocuk yapar? Yoksa bazı belaları seviyor muyuz?

Defne, ayağına gelen macera fırsatının üstüne atlıyor ve başı beladan kurtulmuyor. Evet! Çatlak bir kız o ama kendisinden daha çatlak kişilerle karşılaştığı için kitabın en aklı başında karakteri olup çıkıyor. Bize çatlaklığın sonu olmadığını, her zaman daha çatlak birilerinin bulunabileceğini gösteriyor.

Açıkçası ben kitabı okurken kurguladığınız dünya bir yana mizah dolu üslubunuzu çok sevdim, çok da güldüm! Hele başta Defne’nin köpeği yıkadığı ve köpeğin Köpük olduğu sahnede kahkahalar attım diyebilirim! Kelimelerle oynadığınız cümleler, eminim çocuklar için de çok eğlenceli! Yetişkinler için yazdığınız diğer kitaplara göre dil konusunda özel bir çalışmanız oldu mu?

Çocuklarla konuşmayı severim. Onlara kulak vermekten başka bir özel çalışmam olmadı. Sözcüklerle oynamayı öğrenmişsem onlardan öğrenmişimdir.

Sözcükler çocuk ruhlu insanların başının altından çıkmadır. Çocuklar sözcüklerle aynı yerden geldikleri için aşinadır onlara. Bu aşinalık, sözcükleri onlar için heyecana dönüştürür. Bizse sözcüklere yabancılaştığımız için onlara pek şaşırmayız.

Bir çocuk köpekle köpük sözcükleri arasındaki benzerliği keşfettiğinde heyecanlanacak, bu benzerliğin nedenini sorgulayacaktır. Size ‘”Bu ağacın adı neden defne?” diye sorduğunda “Çünkü bir zamanlar insandı, adı da Defne’ydi, kötülük etti, ağaca dönüştü” derseniz bu yanıttan memnun kalacak, ne demek istediğinizi anlayacaktır. Öyleyse bütün o mitolojik öyküleri yaratan dehaya çocuklar mı daha yakındır, yetişkinler mi?

“DİLİ KULLANMANIN YOLU ONA YUVA KILMAKTAN GEÇER” 

Çocuklar olsa gerek! Bu arada iyi de bir dil cambazısınız! Dile takla attırmanın yolu sizce nereden nasıl geçiyor?

Bu soruyu yanıtlarsam iltifatınızı kabul etmiş olacağım. Genel bir yanıt vermekle yetineyim. Başarı hakkında düşüncelere sahip olmak başarılı olmak anlamına gelmiyor nasıl olsa.

At binenin, kılıç kuşananın” demişler. Dil, onu kullanana aittir ve dili kullanmanın yolu da onu yuva kılmaktan geçer bence. İnsan, oynadığı yerde rahat hisseder. Dili yuva kılmak için onunla oynamalıyız. Kendimizi evimizdeymiş gibi hissedebileceğimiz başka bir yer yok.

Doğar doğmaz ağlamamızın nedeni çevremizi aşina olduğumuz bir şeyle; kendi sesimizle doldurmak istememizdir belki. Belki bunun için yazıyoruzdur; benliğimizin karanlığını kendi sesimizin ağıyla örmek ve şu yaban dünyada kendimize aşina bir yuva kurmak için.

Evrenin yabancılığını yüreğinde duyan biri yazmak için yeterince nedene sahiptir. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

Kitapta geçen şu “İp Bükücülük Sanatı”ndan da biraz bahsedelim istiyorum. Bu fantastik serüvenin en ilginç ayrıntılarından biri o şüphesiz! Sahi nedir o?

Atalarımız, evreni iplikler aracılığıyla keşfettiler. Duygularını, düşüncelerini iplikler üzerinden halılara, kilimlere aktardılar. Kilimler ilk kitaplarımız, örgüyse ilk yazı sistemimizdir. “Yazma” sözcüğünü hem baş örtüsü hem yazı yazma eylemi için kullanmamızın nedeni başka ne olabilir ki?

Uygarlık ip bükme becerisi üzerinde yükselmiştir. Yazı da bu becerinin ürünlerinden biri… Hepimiz örgücülerin soyundan geliyor ve bu beceriyi kanımızda taşıyoruz. Ben bu beceriyi çocukların keyifle okuyacakları bir kurguya vesile kılmaya çalıştım.

Bu kitap, insanın bilgiyle olan ilişkisini özetliyor. Bilgi, maceradır ve her macera gibi o da baş belasıdır. Tutkuyla isteriz onu ama bir kez elde ettikten sonra belanın cangılına dalarız. Başımız doğayla derde girer. Bu dertten kurtulmak için bir teknik geliştiririz. Sonra o tekniğin kendisi derde dönüşür ve bu böyle sürüp gider.

Akıllı kediler, kolayca seyahat edebilmek için Harita Yürüyücülüğü Sanatını buluyor, bunu yaparken doğanın dengesini bozup başlarına bela açıyor, sonra o beladan kurtulmak için İp Bükücülük Sanatını geliştiriyorlar. İnsanın yeryüzündeki yaşamının özeti değil mi bu?

Maddenin derinliklerine doğru yolculuğumuzda daha nice belalarla karşılaşacak fakat o belaların üstesinden gelmek için gereken becerileri de aynı yolculuktan devşireceğiz. Her keşif yeni bir sorun, her sorun yeni bir keşif doğuracak ve insan, sürprizlerle dolu bir labirentte dolanıp duracak. “Belki”, diyecek kendisine hep, “Belki şu köşeyi döndüğümde değişecektir her şey.” Hayatın sırrı, köşe başında bizi beklemektedir. Öyleyse yürümeye devam!

Defne ve arkadaşları maceradan maceraya sürüklenirken bir de “Harita Yürütücülüğü Sanatı”na da girişiyorlar. İpucu verelim mi biraz daha?

İnsan, asla yalnız yürümemiştir. Birtakım sanatlar daima onunla birlikte olmuştur. Kimi at sırtında gider kimi otomobille. Kimi de çantasında harita taşır ve gitmek istediği her yere hayal gücüyle erişiz.

Hepimiz uçsuz bucaksız bir hayal dünyasına sahibiz. Her dünyanın bir haritası vardır. Peki hayal dünyanızın bir haritası var mı? Elinizde bir harita olmadıktan sonra bir dünyaya sahip olmanın ne anlamı var? Herkes kendi hayal dünyasının haritasını çıkarmalı… Harita Yürüyücülüğü Sanatı’nın okurlarıma bu yolda mütevazı bir katkıda bulunmasını dilerim.

Siz aynı zamanda Eskişehir Anadolu Üniversitesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı’nda hocalığınızı sürdürüyorsunuz. Felsefe ve bilim alanında yazdığınız ve çevirdiğiniz kitaplar var. Çocuk edebiyatının içine dalmışken çocuklar için de felsefe kitapları yazmayı düşünüyor musunuz?

Hayatım boyunca iki büyük bela geldi başıma; çocukluk ve felsefe… Descartes, felsefenin insanı çocukluktan kurtardığını, Nietzsche ise çocuklukla aynı olduğunu söyler. Alın, size kafası karışık bir camia…

Büyümüş de küçülmüş çocukların aksine küçülüp de büyümüş yetişkinlerdir filozoflar. Seviyorum onları. Yine de çocuklar için felsefe kitabı yazmak yerine felsefeyi bir hokus pokus çekerek öykülerimin içine saklamayı yeğlerim. “Sanat, sanatı gizlemektir” der Latinler. Ben de felsefe yapıyor ama çaktırmıyorum.


“KÜÇÜK OKURLARIM, ONLARI ÖNEMSEDİĞİMİ, ZEKALARININ HAKKINI VERMEYE ÇALIŞTIĞIMI BİLSİNLER”

Bu kitap da sağlam bir felsefik alt metne dayanıyor, öyle değil mi? Biraz bundan bahsedelim…

Evet! Bu kitapta bol bol hokus pokus çektim. Herakleitos, “Kendimi araştırdım” diyerek felsefe üzerine söylenmiş en değerli sözü armağan etmiştir bize. Felsefe, kendi benliğimizin bilgisi gibi, zaman içinde, yavaş yavaş girer kanımıza. Onu öğretmenin kestirme bir yolu yoktur. Felsefi düşünme becerisini önceleyecek merakları çocukların dimağlarına ekmek, onları kendi iç dünyalarına eğilmeye özendirmek yeterlidir. Olaylara ezber bozucu biçimde bakan, onları beklenmedik yollarla birbirine bağlayan bir öykücü bu işin üstesinden layığıyla gelecektir.
Çocukların büyüdüklerinde de keyifle okuyacakları kitaplar yazmayı isterim. Çocukluğumuzda sevdiğimiz bir eseri yetişkinliğimizde de muhabbetle kucaklamak mazimizle bağ kurmamızı sağlayacaktır. Küçük okurlarım, onları önemsediğimi, zekalarının hakkını vermeye çalıştığımı bilsinler, yeter. Kitabın felsefi arka planını zamanla anlayacaklarına ve anladıklarında onu daha çok seveceklerine inanıyorum.

Bir diğer yandan sıkı bir fantastik edebiyat takipçisisiniz! Hatta bunun üzerine kurduğunuz bir web sitesi bile var. Fantastik edebiyatla çocukken de bu kadar haşır neşir miydiniz? Bu alanda kimler başucu yazarlarınız?

Siteyi altı yıl önce bir arkadaşıma devrettim ve internet yayıncılığını bıraktım. Belli yazarlardan ya da üsluplardan ziyade okumanın müptelasıyım. Güzel öyküler peşinde koşuyorum. Müzikte ezgiyi, edebiyatta öyküyü ayrı tutarım. Ezgilerin art arda aktığı senfoniler beni sarhoş ettiği gibi iç içe geçmiş öykülerden oluşan romanlar da kolayca kendisine çeker. Öyküleme, benim için en etkili düşünme biçimidir, düşünme biçimlerinin en üstünüdür. Edebi belleğim yazarlardan ya da üsluplardan çok, öykülerle dolu… Öyküden öykü çıkarmak ve hayatı, almaşık öykülerin bitimsiz bir akışına evirmek felsefi çabalarımın başlıca ülküsüdür. Zira evrenle uzlaşmanın, onu öyküleştirmekten başka bir yolu yok.

Yerli çocuk edebiyatında fantastik hikayelerin yeterince yer bulduğunu düşünüyor musunuz?

Fantastiğin bizde ve dünyada pek anlaşıldığını sanmıyorum. Sözcüklere gereğinden fazla anlam atfetmek onları kısırlaştırıyor. “Modern”, “klasik”, “fantastik” gibi sözcükler öyle çok anlam yüklenmiş hiçbir şey ifade etmez olmuş. “Modern edebiyatta fantastik” gibi bir ifade bize hiçbir şey söylemiyor çünkü bu ifadedeki sözcüklerin her biri ansiklopedi dolusu açıklama gerektiriyor.

Genelleme hastalığından kurtulmak istiyorsak önce zihnimizi sıfatlardan arındırmalıyız. Elimize aldığımız kitabın tadını çıkarmalı; her eseri benzersiz, her okumayı eşsiz görmeliyiz. “Kırlara çıkıp gezdim” diyen biri, ne kırlara çıkmıştır ne de gezmiştir. Oysa, “Porsuk Çayının başında Durusu Köyü vardır. Köyün girişinde uzun, ince bir kavak ağacı, ağacın dibinde Ayvaz Paşa tarafından yaptırılmış mermer bir çeşme bulunur” diye başlayan bir konuşma beni hemen kendisine çeker çünkü bu tür bir konuşmadan çok şey öğreneceğimi bilirim.

“Fantastik” ya da “gotik” yerine ‘”Filanca yazarın falanca kitabı” dendiğinde kafamda her şey oturuyor. Bu açıdan düşünüldüğünde her ülke kendi öykülerini üretir, kendi karakterlerini yaratır. İngiliz’in gördüğü Güneş, bizim gördüğümüzden farklıdır. Bizim yazdığımızı onlar, onların yazdığını biz yazamayız. Yazabilseydik insan değil, başka bir şey olurduk.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı, varsa içinde neler var?

Her ikisini de severim ama defter ya da ajanda kullanma alışkanlığım yoktur. Evin her yeri kullanılmamış defterlerle dolu. Boş defterler bana başka bir insan olma umudunu anımsatır. Defter tutabilen birine dönüşme umudunu örneğin…

Aklına gelen her şeyi not alan biriyim ve yaratıcı işlerin belli rutinlere bağlı kalmayı gerektirdiğine inanırım. Bu yüzden notlarımı A4 kağıtlarına tutar, not tutarken aynı türden kalemler kullanmaya çalışırım.

Yakın zamanda üzerine çalıştığınız yeni bir roman var mı?

Şu sıralar biri çocuklar, öteki yetişkinler için olan iki roman üzerinde çalışıyorum. Önümüzdeki aylarda yeni bir şeyler çıkacağı umudundayım.

Son olarak bence “Defne ve Diğer Baş Belaları”nın devamı gelecek gibi görünüyor. Ne dersiniz?

Okurlarım ne düşünür bilmem ama ben kitabı bitirdiğimde bir dostumdan ayrılmış gibi hissettim. Kitabın dünyasını özlüyorum. O dünyaya dönmek, Mırton’la, Köpüşük’le, Düşük’le, Defne’yle tekrar vakit geçirmek isterim. Umarım yapabilirim.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media