banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Oylum Yılmaz yazdı: Musibet Roman

Oylum Yılmaz

Bu romanın bitmesi lazım, çünkü bitmesi lazım bu romanın. Şimdi size hepsini tek tek anlatacağım.

Hepi topu üç hafta oldu musibet gelip hepimizi bulalı. Çin’in milyarlarının içinde birileri, Asya’nın milyon kilometrekarelerinin ortasındaki o neresiymiş adı şimdi aklımda yok, oraların içinde bir yerlerinde, pislikten mi çıktı desen, biyolojik silahtan komplo teorisinden mi, insanlığın milyar kalabalığından milyar kabalığından mı desen, bilinmez, bir hastalık haberi üfleyiverdi dünyanın kulağına. Daha doğrusu ağzına, burnuna. Olur mu olmaz mı derken, aldı yürüdü. Ben bir yandan roman yazıyorum, çünkü bu romanın bitmesi lazım. Olan biteni şimdilik pek de sallamıyorum açıkçası, gelir geçer bu dalgalar falan diyorum kendi kendime, yazıyorum, zaten evin işi gücü bir yandan. Kalkmışız, hem öyle eskiden falan da değil, neredeyse daha dün, kaça kaça dünyanın burasına gelmişiz. Dünyanın burası yani Londra, yağmuru bol, rüzgarı uğultulu, merkezi kalabalık, ara sokakları sakin sessiz, yeşili zümrüt, insanı nazik, güleryüzlü, birbirine mis gibi mesafeli bir harika şehir. Şehirse Londra olsun be diyorum her gün içimden, bahçede tilkiler yaşıyor bak Oylum, balkona papağanlar konuyor, nehir kenarında yürümek gibisi mi var diyorum Oylum, bak ağaçlarla ilgili roman yazıyordum, ormandan bir şehre geldim, işin iş diyorum, romanını yazmaya bak sen diyorum, üç haftayı geçti, şu Çin’i hep kulak arkası ediyorum.

Çin’den de uça uça geliyor sanki musibet; sahibinin kırbacı tepesinde şaklaya şaklaya geliyor, davullar zurnalar çala çala, gümbür gümbür geliyor. Vay İran, bir parçayla da İtalya, İspanya falan, derken ben yine de roman yazıyorum. Dünya bunu umursuyor mu bilmiyorum ama dünya dursa ben roman yazıyorum. İnsanı sevmem zaten, malum. Dünya, genel olarak güzel bir yer evet, onu insandan daha çok seviyorum. Hani mesela bu virüs değil de Avustralya’daki yangınlara içim daha bir cız ediyor gibi, yani bilmem anlatabiliyor muyum. Virüsten ölmesek bir yerlerde her gün zaten aşağı yukarı bu sayılarda birbirimizi boğazlıyoruz zaten, aman ne takacağım kafama. Kafalara takmak benden sorulur hem, öyle kuvvetli sararım ki, üçten beşten fazla şeyi takamıyorum canım şu an kafaya. Yani, sevgilim, çocuğum, Londra’da kurduğum üç bar taburesinden hallice şirket, bir de şu roman. Başka bir şeye yer yok yani, Çindi virüstü, savaştı şuydu buydu. Dünyanın gündelik hayhuyunu, onun bana roman falan yazdırmayacağını yıllar var anlamışım. Fazlasını kaldırmıyor bu kötü kalbim, ne yapayım yani, diyorum. Boyumun ölçüsünü almam yaklaşıyor yavaş yavaş, bekliyorum.

Annem geliyor derken, burun deliklerine batikonlar sürmüş, havaalanında yüzünde maske selfi çekerek kalkmış evden Londralara gelmiş, elimize yüzümüze kolonyalar sepeleye sepeleye söyleniyor. Annemle birlikte virüs de Almanya’ya, Hollanda’ya, İngiltere’ye… Çat, kapanıyor mu derken hava sahası. Oh diyorum, oh mis. Annem gitmez burada kalır, toruna bakar gündüzleri, ben de cafeydi, kütüphaneydi gider gider yazar bitiririm şu romanı. Kalbim küçük, kötü, sefil, selfiş bir kurtçuk. Şirket de daha kurulduğu ay, yani bu ay batmış ama ne gam! Ne diyeyim yani şimdi dünya durmuş, benim şirket mi durmayacak! Hani çocukken sonbaharın başlarında okula Ada’dan vapurla gidip gelirken bir patlardı lodos, iki gün her şey iptal. Kalakalırdık adada. Millet üzülür dersleri falan kaçırıyoruz diye, ne üzüleceğim ben, elim cebimde aylaklık turlarına devam, çıkarırdım Ada’nın tadını hazır sonbahar, hazır el ayak gereksiz kim varsa çekilmişken ortalıktan. Oh be mis gibiydi hani. İşte aynı ruh hali sarıyor içimi. Çocuklaşıyorum giderek. Benden öte, benden büyük bir şeyler dönüyor ortada, ben daha çok küçüğüm, oyunuma bakayımlaşıyorum. Nermin teyzelerin, babaannemlerin falan limonata gibi dediği türden bir denize ılık ılık bırakmak gibi kendimi. Amannn, dünyanın işi dünyaya diyorum, dünya çalışınca biz de çalışır hale yola koyarız elbet işleri. Esas şu roman bitsin, olur geçer musibetlerin nasıl olsa her biri!

Geçmiyor. Gelip dayanıyor işte kapıya. Her gün saat beşte mesaiye başlar gibi açıyoruz televizyonu geçiyoruz Boris’in başına. Boris bir tuhaf adam, başlarda böyle salık salık bir halleri, içimi rahatlatıyor, biz diyor, bir sürüyüz ve bir sürü’yüz, hiç endişelenmeyin, böyle grip gibi olacağız, hapşu hupşu, atlatacağız hep birlikte. Derken, yok yok böyle olmayacak, hadi diyor, hepimiz sürü gibi salık olamazmışız artık, tıpış tıpış evlere. Kış kışlıyor bizi Boris, ölümler bir bir gelip bulmaya başlıyor bu zümrüt ağaçların şehrini de. Eh diyorum, dünyanın kaderinden var mı ayırmak Oylumcum kendini, yok tabii. Artık saat beşten sonra romanımı yazamıyorum. Böyle bir feragati melekler görür elbet, bencil küçük kalbimi rahatlatıyorum.

Ama musibet böyle dupdurgun bir göle atılan baş belası bir çakıl taşı, halka halka, dalga dalga büyüyerek, çoğalarak, insanlığın ciğerini yiye yiye yayılıyor. Şehirler, ülkeler bir bir kapanıyor. Burası da öyle. Ne kütüphane kalıyor gidecek ne cafe ne pub, ne durak ne bank ne de bir park kenarı oturacak… Ama, artık siz de biliyorsunuz, benim bu romanı bitirmem lazım. Neden diye soran var mı hiç şimdi bu yazdıklarımı okuyanlar arasından bilemiyorum ama ben hiç bunu sormadım kendime, neden roman yazıyorum ben diye! İnsan o kadar akıllı, o kadar bilinçli, o kadar da kendine hakim ve malik olmak zorunda değildir, insan o kadar da kariyerist bir erkek romancı olmak zorunda değildir, pekala gelişigüzel de olabilir; bunu niye yapıyorum diye, yok bu bana iyi geliyor mu diye sürekli kendini kurcalamadan da bir şeyler üretip yazabilir. Her neyse, işte sebepsiz ve gerekçesiz bu romanı bitirmem lazım, artık biliyorsunuz siz. Ama nasıl nasıl nasıl? Evde çocuk bakarken olmaz, evde temizlik yaparken olmaz, evde yemek yaparken olmaz, evde televizyona bakarken olmaz, evde bir çalışma odam, bir çalışma masam bile yokken olmaz, benim bu virüsü yenip dışarı çıkmam için bir yol, bir çare, bir ilaç, bir aşı…

Evimizin hemen önünde, nehrin kıyısından başlayarak kilometrelerce uzanan, hani neredeyse İstanbul’un ufarak iki semti büyüklüğünde bir mezarlık var. Oturma odamızın penceresinin karşısına geçip her gün çaresizlik içinde dikilirken gözümü bu uçsuz bucaksız yaşamla ölüm arasındaki yemyeşil parka dikiyorum hep ister istemez. Çaresizlik içinde kıvranıyorum. Lockdown’un en sert günlerindeyiz, ülkede ölümler yüzleri geçti, binlere yaklaşıyor. İsimleri gizlenen, adsız sansız, ailesiz hatırasız, cenazesiz duasız gömülen binler… Bazen kendi kendime soruyorum, gerçekten ölüyorlar mı bu hiç bilmediğimiz binler? Gerçekten de oluyor mu yani bu olanlar? Aklım ve ruhum ikna olabilmek için bir hikaye arıyor kendine. Sayılar bir hikaye değildir çünkü biliyorum, insan beyni hikaye edemezse eğer üzülmeyi bile beceremez. Ölülerimize üzülemezsek ve artık bunu da beceremezsek bu sefer de insanlıktan çıkarız. Musibetle artık aramızda başka bir savaş hüküm sürüyor. Ondan hem can hem de insanlığımızın hikayesini alacağımız var.

Mezarlığın gökyüzüne yükselen, insanın içini ürperten demir kapısında, “stay home, save lives” yazısı asılı duruyor. Ben şimdi içinde yazamadığım evden çıkıp geldim bu kapının önünde tüm cesaretimle dikildim. Kapı diyor ki bana, otur oturduğun yerde de buradakiler gibi olma. Kapıya diyorum ki, konuşma fazla, ben ölümsüzlüğe oynuyorum. Ve işte tahminimde de yanılmıyorum, bana bunu diyen kapı açık, doğru mu görüyorum! Hani roman ödülü verip tutuştursalar elime öyle bir sevinç yayılıyor içime. İçimde burulan başka bir yerden de ayrıca kırık bir ses yükseliyor, bak diyor, şehrin parkları kapalı, mezarlıkları açık, nasıl bir dünyaya kaldık! Sağı solu çaktırmadan kolaçan edip sızıveriyorum içeriye, in cin top oynuyor tabii haliyle. Girişin hemen solunda böyle içerlek, ağaçların yaşlılıktan ve gürlükten başlarını eğe eğe önünü ardını kapattığı kuytudaki banka siniveriyorum. Mezarlığın kısmen yaşlı, ihtiyarlamış, hatıraları tarihe karışmış bir bölgesi bu, geleni gideni hiç yok, kargası, kuzgunu, nar bülbülleri, saksağanları çok. Hem bilemezsiniz ne çok. Kimseyi görmeden, kimseye temas etmeden, tek başıma, ağaçlarla ve kuşlarla, dünyanın sonunda, dünyadan saklanmanın yolunu işte böyle buluyorum.

O gün bugündür yağmur yağmadığı her gün burada mezarlıktayım, diz battaniyem, termosum, çayım. Şimdi de size zaten buradan yazıyorum. Malum, bu romanın bitmesi lazım.

YORUM YAP

You don't have permission to register