MODERN İLE GELENEKSEL ARASINDA KALAN BİREYİN HİKÂYESİ: “ARDINDAN”


Batuhan Sarıcan, Japonya tarihinden Natsume Sōseki’nin yazarlığa bakış açısına uzanan bir perspektifle Japon Edebiyatı’nın modernizasyonunda öncü bir rol üstlenen yazarı, “Ardından” eseri üzerinden inceledi.

Yazı: Batuhan Sarıcan
batuhan@ajandakolik.com 

Japonya’da 1603’ten 1860’lara kadar süren Edo Dönemi’nde sakoku adı verilen bir dış politika benimseniyordu; ülkenin limanlarına yabancı gemilerin girişi büyük ölçüde yasaktı. Sınırlar, yabancı uyrukluların girişine ve Japon halkının da dışarı çıkışına karşı kontrol altındaydı ve söz konusu dış politika, iki asırdan fazla sürdü.

Batılı tarihçi ve araştırmacıların dillendirdiği gibi “tam izolasyon” söz konusu değildi; Kore ve Çin gibi yakın komşularla ilişkiler devam ediyordu.[1] İzolasyon, daha çok Batı’ya karşıydı. Kiraz çiçeği topraklarındaki bu sert dış politika, 1850’lerde ABD’li Matthew C. Perry komutasındaki Perry Seferi’nin, Japonya’yı Batı’ya açılmaya zorlamasıyla gücünü yitirecekti.[2] Neden sonra Kanagawa Konvansiyonu adı verilen bir dizi anlaşma yoluyla Batı’ya kapılar açıldı; tek neden bu değildi, ülke içindeki baskılar da bu politikanın değişmesinde rol oynadı.

Japonya’da değişim rüzgârları esiyordu; 1868’de Meiji hükümdarlığının başlamasıyla Japonya, Batı’dan etkilendiği yeni bir çağa girecekti. İmparatorun ismiyle, “Meiji Restorasyonları” olarak anılan atılımla birlikte ülkede; sanayiden ulaşıma, politikadan eğitime tam anlamıyla bir modernizasyon dönemi yaşandı.[3] [4]

Tarihi değişimin izinden giden edebiyat

Bu dönem, Japonya’nın iki asırlık Batı izolasyonundan sıyrılışına karşılık gelen zorlu bir geçiş dönemiydi. Tabii ki edebiyat da bundan nasibini alacaktı. Yazılı ve sözlü dilin birleştirildiği Meiji Dönemi’nden önceki Japon Edebiyatı’na renga ve haiku gibi şiirsel türlerin yanı sıra seyahatname ve günlük gibi türler hakimken Batı tarzında romanlar da bu modernleşme hareketiyle birlikte Japon Edebiyatı’nda hakimiyet kazanmaya başladı.[5] Eserler farklı dillere çevrildi.

Modernleşme öncesinde roman türünde eserler yok değildi. Hatta Murasaki Shikibu tarafından yazılan Genji monogatari (Genji’nin Hikâyesi), yalnızca Heian Dönemi’nin (794-1185) değil, tüm Japon Edebiyatı’nın “en iyi eseri” ve “dünyanın herhangi bir yerinde yazılmış ilk önemli roman” olarak da anılıyor.[6]

Ancak Batı tarzına karşılık gelen “Modern Japon Edebiyatı” söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerin Natsume Soseki (1867-1916) ve Ogai Mori (1862-1922) olduğunu söyleyebiliriz. Bu yazıda da Soseki’nin 1909’da tefrika edilen, Japon Edebiyatı klasiklerinden “Ardından”ı ele alıyoruz.

Modern Japon Edebiyatı’nın temel eserlerinden birisi

Meiji Dönemi’yle Japonya’da yaşanan toplumsal değişimlere ve bireyin toplum karşısındaki özgürlük savaşımına ayna tutan bu eserde, Japon aile kültürüne, ahlak anlayışına ve toplumsal baskılara dair önemli izlenimler ediniyoruz. 1905’te sona eren Rus-Japon Savaşı’nın da hemen ertesine denk gelen bu dönemde Japon toplumu, modernleşme süreci ile geleneksel değerleri koruma arasında ikilemde kalıyor. Birey, bu ikilemden fazlasıyla etkileniyor.

Ana karakterimiz Daisuke ise “tuzu kuru” diye tabir ettiğimiz; ailesinden ayrı yaşadığı Tokyo’daki evinde kitap okumak ve bitkilerle uğraşmak dışında pek bir işi olmayan, ev işlerini hizmetçisine yaptıran, zengin bir genç adam olarak karşımıza çıkıyor. Ailesinin serveti sayesinde her türlü imkâna sahip olsa da düşünmek dışında herhangi bir konuda üretkenliği olmayan, sadece düşünen (hatta bolca düşünen) ve yeri geldikçe uzun uzadıya konuşan bir karakter.

Romanın bir diğer önemli karakterlerinden “eski” arkadaşı Hiraoka ise bir yerde onu şöyle eleştiriyor: “Senin derdin, hiçbir zaman para konusunda endişelenmene gerek kalmamış olması. Hayatta zorlanmıyor, çalışma gereği duymuyorsun. Başka bir ifadeyle hala ‘küçük bey’sin; bu yüzden bu güzel, zarif şeyleri söylemeye devam ediyorsun.” (s.102)

Toplumsal ahlakı yansıtan baba figürü

Daisuke’ye para, babadan geldiği için karşısında her fırsatta ahlak dersleri vermeyi reva gören sert bir baba figürü var; periyodik aralıklarla baba evine para almaya gittiğinde ve neredeyse her karşılaşmada Daisuke’yi işe yaramaz hissettiren, evlenmesine kafayı takmış, her fırsatta onu azarlayan bir baba karakteri.

Burada baba figürü, toplumsal ahlakın bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Bu haliyle yazar, sadece Daisuke ile babası arasında değil, geleneksellik ile modernlik arasında kalan toplumun ahlakına dair de güçlü bir çatışma yaratıyor:

“Daisuke, ahlakın kökeninin tamamen toplumsal gerçeklere dayandığına inanırdı. İlk olarak kafamızın içine sağlam bir ahlak yerleştirilir, bu ahlak ile toplumsal gerçeklerin ortaya çıkacağına dair baştan sonra yanlış bir hikâye uydurulduğunu düşünürdü. Buna bağlı olarak Japonya’daki okullarda verilen ahlak eğitimi derslerinin anlamsız olduğu görüşündeydi. Okullarda öğrencilere ya eski ahlak öğretilirdi ya da içleri ortalama bir Avrupalıya uygun bir ahlakla doldurulurdu. Şiddetli dünyevi arzuların saldırısına uğrayan talihsiz bir millet açısından bakıldığında, tüm bunlar gereksiz boş konuşmalardan öteye gidemiyordu.” (s.138)

Bu çatışma, Meiji Dönemi çocuklarının da kaderi aynı zamanda; geleneklere meydan okuyan seçimleri, onları izolasyon ve yalnızlıkla karşı karşıya getiriyor. Burada Daisuke’nin kendisini, yaşadığı toplumdan ayrık gören bir yapısı var. Onun, “toplumun karmaşık bir renk şemasına göre bölünmüş düz bir yüzey gibi olduğunu ve kendisinin hiçbir rengi olmadığını” düşünmesi de buradan geliyor.

Daisuke’nin genç bir erkek olarak yetişkinliğinin ilk yıllarında yaşadığı buhranlar ve kalbinin doğrultusunda yaptığı seçimler çatışmayı tırmandırıyor. Zira Daisuke, toplumun ahlakına aykırı düşen ve onu hayattaki konforundan etmekle tehdit edecek bir seçim yapıyor. Başka bir deyişle, ana karakter, kurgunun seyrini belirleyen “trajik hata”yı bu noktada yapıyor. Olaylar bu “hata”nın etrafında şekilleniyor ve ilerliyor.

Soseki’den okumaya ve yazarlığa övgü

Daisuke, aile servetine yaslanarak “üretmeyen” bir adam olsa da kendisini birçok konuda yetiştirmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor; yeri geliyor bir bitki, yeri geliyor bir resimle ilgili uzun uzadıya konuşabiliyor, toplumsal normlarla ilgili kapsamlı fikir beyanlarında bulunabiliyor. Bunu da iyi eğitimine ve entelektüel birikimine borçlu.

Yurt dışından kitaplar edinen ve dergi abonelikleri yaptıran sıkı bir okur profili çiziyor. Bu gibi nitelikler de Daisuke’yi, yazarın “Nasıl okur olunur?” sorusuna cevaben yarattığı “ideal bir okur” kılıyor aynı zamanda: “Bir sayfaya bile göz gezdirmeden bir gün geçirse, o günün ziyan olduğunu hissederdi. Bu nedenle, ne olursa olsun mümkün mertebe bir fırsatını bulup yazılarla haşır neşir olmaya çalışırdı. Okumanın, kendi benliğini yaşayabildiği tek alan olduğunu düşünürdü.” (s.211)

Bu arada yazar, gerçek hayatta entelektüel birikim açısından Daisuke’ye yakın olsa da onun “öğrencilik yıllarından arkadaşı” olarak kitapta ara sıra kendisini gösteren Terao’da, Natsume Soseki’nin hayatından izlere rastlıyoruz; Daisuke, çeviri ve yazı işleriyle geçinen Terao’yla tartışmalı, yer yer kavgaya varan entelektüel sohbetler etse de ona maddi ve manevi olarak sık sık yardım ediyor. Yazar Terao’yu “yazısıyla geçinen başı dik bir karakter” olarak çiziyor.

Soseki, yeri geldikçe Terao’nun -belki de kendisinin- dehasını Daisuke’nin ağzından övüyor, bazen de ufak çarpıtmalarla kendi yazın hayatından göndermeler yapıyor: “Bu oğlan, okuldan çıktıktan sonra öğretmen olmak istemediği için mesleğini edebiyat üzerine kuracağını söylemiş, çevresindekilerin uyarılarına aldırmadan zor ve riskli işlere kalkışmıştı. Aradan üç yıl geçmişti ama henüz adını duyurmamıştı. Zorlana zorlana yazın hayatını sürdürüyordu.” (s.123)

Soseki’nin ailesinin itirazları üzerine mimarlık okuduğunu biliyoruz. 15 yaşından itibaren yazar olmayı kafasına koyduğu için de yazmaya ilgisini yitirmiyor ve uzun yıllar süren çabaları sonucunda ses getiren ilk eserini 30’lu yaşlarında yayımlıyor. Bununla birlikte yazın dünyasının içine dahil ettiği gazeteciliğe de saygı duruşunda bulunmadan edemiyor.

“Daisuke’nin kahramanlık mertebesine ulaşmaya dair zerre arzusu yoktu. Ancak cesur ve hırslı bir genç erkeğin, kılıcın bir anlık gücü yerine, sonsuza kadar sürecek bir kalem gücünü seçmesi daha mantıklıydı, ancak böyle kalıcı bir üne ulaşabilirdi insan. Gazete de bu amacı temsil eden bir işti.” (s.227)

Japon Edebiyatı ile Türkiye’deki okur arasındaki köprü

Natsume Soseki’nin hem öz farkındalık hem de toplum açısından iyi bir gözlemci olduğunu söylemek lazım; Meiji Dönemi’yle birlikte geleneksel ile modern arasında kalan bireyin yalnızlığını ve hayal kırıklıklarını yaşamış birisi olarak bu çatışmaları eserine ustaca işliyor. Düşünür yönünü de okurdan sakınmıyor; yeri geliyor ana karaktere, okurun gündelik hayatında da karşılıkları bulunan felsefi çıkarımlarda bulunuyor.

Dönemin toplumsal değişimlerini de ilk elden yaşayan birisi olarak, romanda sosyal gözlemler yaptığı kısımlarda edebi gazeteciliğini konuşturuyor. İyi bir yazarın olmazsa olmazlarından güçlü gözlem yeteneğinin getirisi olarak detaylara da düşkünlüğü var, betimlemeleri özgün ve klişelerden uzak. Sinematografik bir anlatımı benimseyen yazar, kelimeleriyle her şeyi gözümüzde canlandırıyor.

Uşağı Kadono’dan yengesi Umeko’ya kadar yarattığı tüm karakterler de ayırt edici güçlü özelliklere sahip. Bu romanın atmosferi bazen sakin bazense çok gergin; başta Daisuke olmak üzere karakterlerin gerilimi ve duyguları da bu dalgalanmaları başarılı bir şekilde oluşturmaya hizmet ediyor.

İthaki Yayınları’nın önemli bir iş yaparak Japon Klasikleri’ni Türkiye’deki okurla buluşturduğu serinin bu kitabını, Habibe Salğar’ın Japoncadan çevirisiyle okuyoruz. Japonca bilmediğimiz için çevirinin niteliğiyle ilgili yorum yapmamız mümkün değil. Fakat -neyse ki Türkçe bildiğimiz için- tashihler gözden kaçacak gibi değil, yer yer ciddi hatalar var. Böyleyken böyle. Bir sonraki baskı öncesinde kitabın, editörleri tarafından gözden geçirilmesi gerekiyor.

Buna karşın okumaya fazlasıyla engel olacak bir durum yok. Hatta o kadar güçlü bir metin ki beğeniyle okuduğumuzu ve Japon Edebiyatı’yla tanışmak isteyen herkese tavsiye ettiğimizi de belirtmeden geçmeyelim. Diyeceğimiz o ki söz konusu hatalar da giderilirse Japon Edebiyatı’yla Türkiye’deki okur arasında kurulan bu köprüdeki hafif sallantı da gideril

[1] https://www.asianstudies.org/publications/eaa/archives/japan-and-the-world-1450-1770-was-japan-a-closed-country/

[2] https://www.britannica.com/event/Treaty-of-Kanagawa

[3] https://aboutjapan.japansociety.org/content.cfm/the_meiji_restoration_era_1868-1889

[4] https://www.jica.go.jp/dsp-chair/english/chair/modernization/ku57pq00002mpdct-att/modernization_chapter_01.pdf

[5] https://www.kanzaki.com/jinfo/jliterature.html

[6] https://www.britannica.com/art/Japanese-literature/Literature-during-the-Tokugawa-period-1603-1867

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media