Advertisement Advertisement
ONSAFX Forex Haberleri

MİYASE SERTBARUT: “BİR EDEBİYAT ESERİNDE KARAKTERLERİ İNSAN YANLARIYLA ÖNE ÇIKARMAK ONU EVRENSEL KILAR”


İtalya’da 2024 yılının çocuk romanı seçilerek yazarı Miyase Sertbarut’a Rodari Ödülü kazandıran Yuan Huan’ın ikinci serüveni Kütüphanedeki Kamera, yakın zamanda yine TUDEM Yayınları etiketiyle yayımlandı. Sırlarla dolu maceraların yer aldığı hikayelerden oluşan Yuan Huan serisinin bu ikinci kitabını yazarıyla konuştuk. Miyase Sertbarut ile söyleşi yapmak hep çok değerli… Yine edebiyatseverleri düşündürecek sözcükleriyle Ajandakolik’te en yeni konuğum… Hem yeni kitabını hem de edebiyat yolculuğunda onun için önemli olan değerleri konuştuk.

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com

Yıllar geçmiş Miyase Hanım. Dört yıl önce yine TUDEM Yayınları’ndan çıkan kitabınız “Bir Gün Herkes” için sizinle bu sayfalarda söyleşmişiz. O zamanlar sizi yeni yeni tanıyordum ama sonra okurunuz oldum. Dört yılda çok değişebiliyor hayatlar ya da nice üretimler sığdırılabiliyor yıllara. Sizin hayatınızda neler oldu, neler değişti ve 2025 yılına yeni girdiğimiz bugünlerde nasılsınız?
Öncelikle biraz daha yaşlandım. (Gülüyor.) Bunu yakınma duygusuyla değil kabullenişle söylüyorum. Okurlarım biraz daha çoğaldı; önceki yıllardaki çocuklar liseli, üniversiteli olarak karşıma çıkmaya devam ediyor. Fuarlarda onlarla karşılaşmak beni de onları da duygusallaştırıyor. “Siz benim çocukluğumun yazarıydınız” diyorlar, “Okulumuza gelmiştiniz” diyorlar. Hatta telefonlarını açıp birlikte çektirdiğimiz fotoğrafları gösteriyorlar. Bir insanın büyüme, olgunlaşma sürecinde yerinizin olduğunu bilmek ya da bunun hatırlatılması çok değerli.

Yeni yılda da kendimi iyi hissetmek için iyi bir kitap yazmalıyım diyorum, tek motivasyonum bu.

Bu söyleşi vesilesiyle sizi tebrik etmek isterim. “Yuan Huan’ın Kulübesi” isimli kitabınız İtalya’da “Yılın Çocuk Romanı” seçilerek Rodari Ödülü’ne değer görüldü. Bu hikayelerin yalnızca Türkiye’de değil çevrildiği diğer ülkelerde de bu kadar sevilmesini ve hatta ödüller kazanmasını neye bağlıyorsunuz?
Çok teşekkür ederim Nilüfer Hanım. Bir edebiyat eserinde karakterleri insan yanlarıyla, duygularıyla öne çıkarmak onu evrensel kılar. Çünkü insan her coğrafyada aynıdır, duygular yumağıdır, çözülmeyi bekler, anlaşılmayı bekler, yalnız olmadığını düşünmek ister. Kitapta insanların samimiyetle anlatıldığını görünce dünyanın öbür ucunda yaşıyor olsa bile bu karakterlerle akraba olduğunu fark eder. Müziğin ve resmin evrenselliği nasılsa, bir anlatı sanatı olan edebiyatın durumu da aynıdır.

“ÇEVİRİ KİTAPLARDA METNE SADIK OLANLARI DEĞİL ÖZGÜR OLANLARI DAHA ÇOK SEVİYORUM”

İyi bir çevirinin de rolü büyük olsa gerek… Sizin iyi bir çeviriyle okuyup da çok sevdiğiniz hatta yazın hayatınızda büyük tesiri olan bir kitap var mı?
Yuan Huan’ın Kulübesi’ni İtalyancaya çeviren Maria Chiara Cantelmo genç bir arkadaştı. Onunla ödül töreninde tanışmaktan mutluluk duydum. İşin ilginç yanı bu kitap, onun çocuklara ve gençlere yönelik ilk kurgu çevirisiymiş.

Çeviri kitaplarda metne sadık olanları değil özgür olanları daha çok seviyorum. Tabii yabancı dilim olmadığı için karşılaştırma yapamıyorum ama bu alana Can Yücel kafasıyla baktığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bir kitabı başka bir dilde zevkle okunabilir hale getirmek onu yeniden yazıyormuşçasına yaratıcılık ister. Sadakat ise dili kısıtlar.

Okuduğum her kitabın elbette bana ve yazdıklarıma etkisi oluyor, olumlu olumsuz… Ama büyük bir etki bıraktı diyebilmem için gerçekten büyük bir etki bırakmış olması gerekir, öyle bir his taşımıyorum. Bu durumdan bağımsız olarak Ülkü Tamer’in çevirilerini sevdiğimi söylemeliyim. Ayrıca Susanna Tamarro’nun “Tek ses İçin” adlı kitabını Türkçeye kazandıran Semin Sayıt’a da özellikle bu kitap üzerinden hayranlık duyduğumu söyleyebilirim. Çünkü kitap örtülü bir anlatıma sahip ve çocuk dünyasını, çocukluk travmalarını, kırık dökük çocuk cümleleriyle Türkçe söyleyebilmek sanırım çok zor olmuştur.

Her iki kitabınızda yer alan öykülerin de evrensel bir dili var hiç şüphesiz. Ödüller de bunun birer göstergesi. Peki bir yazarın evrensel dili yakalaması, evrensel olabilmesi için en önemli unsurlar neler?
Buna yine kitap karakterlerinin duygularını öne çıkarmak diye bakabiliriz. Dostoyevski’nin “Suç ve Cezası”nı evrensel yapan Raskolnikov’un duygularıdır. Kendi kendisiyle boğuşmasıdır, öfkesi, nefreti, sevgisidir. Yazar karakterlerine inanırsa onları sahici insan yaparsa bunu herkes fark eder. İnsanın derinliğini, arayışlarını göstermek gerekir. Çocuk okur için de durum farklı değildir.

Yakın zamanda “Yuan Huan 2 Kütüphanedeki Kamera” kitabınız yayımlandı. Bir seri olduğunu bilmek ne güzel. Bir yandan daha da devamı gelecek diye düşünüyorum. Bu seriyi bilmeyenler için hikayelerden biraz bahseder misiniz? Öncelikle kimdir Yuan Huan ve sizin üzerinizde nasıl bir etkisi var?
Yuan Huan yerinde olmaya can attığım bir kitap karakteri. Adından da anlaşılacağı gibi Uzak Doğu’dan, Çin’den bir yazar. Yazmayı, hikâye anlatmayı seviyor ve bu iş sonsuza dek sürsün istiyor. Biyoloji bunun mümkün olmadığını söylüyor elbette. Ama günümüzde insanı sonsuzluğa taşıyan başka bir sistem, başka bir algoritma var: yapay zekâ. İnsanı, insan aklını, insanın sözünü ve sesini neredeyse kusursuz biçimde taklit edebiliyor. Yuan Huan bunu bir şans olarak görüyor.

Kitapta Yuan Huan daha doğrusu onun sözcüsü olan ‘yapay zekâ’ kendi yaşamını da dâhil ederek İlhami’ye beş hikâye anlatır. Bu hikâyelerin ortak özelliği her şeyin sert bir gerçekçilikle başlayıp tatlı bir fantazyayla iyimser sonuçlanması. Yani okura epeyce gelgit ve gerilim yaşatabilecek bir akışa sahip. Hikâyeleri birbirine bağlayan ortak temalar da var: Okumak, yazmak, kitaplar ve kitapların kolaylaştırdığı zor hayatlar…

İlk kitapta hikayelere serpiştirdiğiniz gizem ikinci kitapta da kendine yer buluyor. Okuru hem bir maceranın peşinden sürüklüyor hem de sırlarla dolu bir dünyaya davet ediyorsunuz. Siz de bir okur olarak edebiyatın esrarengiz evreninde olmayı mı seviyorsunuz?
Mümkün olsa da hep o evrende kalsam. Yazmak bana göre alternatif bir dünya arayışı için iyi bir yol, okumak da aynı etkiye sahip. Gerçek dünya bizi yorduğunda nereye gideceğiz? Okurken tüm dünyayı dışarıda bırakmak, gerçeğin tutsaklığından kurtulup başka türlü de yaşanabiliyor işte demek muhteşem bir his. Elbette kitabın kapağını kapadığımızda gerçek dünyaya dönüyoruz ama sanki hem tatil yapmış gibi dinlenmiş oluyoruz hem de o dış gerçekliğe meydan okuyabilecek bir enerjiyi avucumuza tutuyoruz.

Şu cümleyi tamamlayın lütfen… “İyi ki çocuklar ve gençler için yazıyorum çünkü…
Çünkü kendimi unutuyorum ve başka bir oyuna dâhil oluyorum.

Bir yazar olarak ödül kazanmak sizin için yazmaya teşvik edici bir güç mü yoksa pek de önemsemediğiniz bir şey mi?
Gençlik yıllarımda önemliydi, bir bakıma yazma motivasyonuydu, daha fazla okur kazanmak için bir basamak… Fakat zaman içinde öğrendim ki dünyanın en şahane kitabını da yazsanız bir kitap beş yıldan önce yaygın bir okur kitlesine ulaşmıyor. Sosyal medya fenomeniyseniz elbette bu daha erken gerçekleşebilir. Fakat zaman, eninde sonunda iyiyi ve kötüyü ayıklar, onun işi bu. Ödüller kitaba ve yazarına bir gurur yaşatır fakat geçicidir. Zamana karşı direnebilen bir kitap yazdıysanız ve okurlarınızdan alkış almayı sürdürüyorsanız bundan daha görkemli bir ödül olamaz.

Geçmişte yazdığınız herhangi bir kitap için şunu değiştirebilseydim keşke dediğiniz oldu mu hiç?
Bunu ilk kitaplarım için söyleyebilirim. Ama şu kitaptaki şu olay diye değil, şöyle bir üslup kullansaydım diye düşünürüm. Bazen de kitap adları için bu evhama kapılırım. Örneğin Sarı Maymun kitabım; çok akıcı, tatlı, sıra dışı bir kurgusu olan bir kitap. Fakat geniş bir okur kitlesine kavuşamadı. Bu durumun kitabın adıyla ilgili olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

Bir söyleşinizde diyorsunuz ki “İnsan okuduğu her yazardan bir şeyler öğrenir; bazen nasıl yazması gerektiğini bazen nasıl yazmaması gerektiğini.” Siz hangi yazarlardan neler öğrendiniz?
Hepsinden bahsedemesem de bazılarının adını anabilir, üzerimdeki etkisinden söz edebilirim. Çocukluğumda Kemalettin Tuğcu’dan kitap karakterleriyle empati kurmayı öğrendim. Lise yıllarında Orhan Kemal’den sokağın gerçek dilinin kitaba girebileceğini öğrendim. Mehmet Seyda’dan insanın iç dünyasının nasıl yansıtılabileceğini öğrendim. Ursula K. Leguin’den toplumsal olanla fantastiğin ve bilimin nasıl harmanlanabileceğini öğrendim. Gabriel Garcia Marquez ve Latife Tekin’den büyülü gerçekçiliği öğrendim.

Toplumsal konulara özellikle eğilen bir yazarsınız. Çevre bilinci, insan hakları, adalet, özgürlük gibi temalar kitaplarınızın konusunu oluşturuyor. Gençlerin, çocukların önemli değerler üzerine okuyup düşünmesini sağlıyorsunuz. Sizi yazarken en çok etkilemiş kitabınız hangisi ve neden, merak ediyorum.
Her kitabımın farklı derinlikte, farklı gerekçelerle üzerimde etkisi oldu. Aslında ‘en’leri uzun zaman önce bıraktım desem daha doğru olacak. Bana farklı heyecanlar yaşatsın, yeni bir deneyim olsun diye seçiyorum konuları, amaç bu olunca da her biri kendi başına bir ‘en’ oluşturuyor ya da ben öyle hissediyorum. Örneğin “Buz Bebekler” Türkiye için çocuk edebiyatında riskli sayılabilecek “çocuk istismarı” konusunu ele alıyor. Öte yandan Çöp Plaza yoksulluğu ve dünya üzerindeki gelir adaletsizliğini çocukların da anlayabileceği bir üslup ve kurguyla anlatmayı başaran bir kitap olduğu için yazmasam gözüm arkada kalırdı dedirtiyor. Yuan Huan ise anlatım tekniği olarak ilk kez denediğim bir yapı olduğu için farklı bir yerde duruyor.

Üretken bir yazar olarak şu sıralar kaleme aldığınız bir şeyler var mı? Yoksa serinin üçüncü kitabına çoktan başladınız mı?
Her yazarın odası ve zihni gibi benim masam da karışık. Pek çok yarım not, pek çok heves, pek çok deneysel fikir… Biri öne geçsin ben de elinden tutayım diye bekliyorum. Yuan Huan için üçüncü bir kitabı şimdilik düşünmüyorum. Tetikleyici bir şeyler olursa belki o da olur, çünkü tüm konular için kapım her zaman aralık.

Peki kurgu mu gerçek mi?
Gerçeği herkes anlatır. Kurgu, yazarın gerçeğe karşı mücadelesidir. Başarılı bir kurgu yaparsanız onu hem kendinizin hem okurun gerçeği haline getirisiniz, işte bunu seviyorum.

İlhamın gelmesini beklemek diye bir şey var mı?
Hayat ilham dolu, yani her şeyden esinlenip bir kurgu yapmak mümkün. Çalışmak, bir konu üzerinde düşünmek, merak etmek, sorular sorup cevap aramak, ilhamın kıvılcımını aleve dönüştürmek gerekir. Fransız şair Paul Valery der ki “Sen kafesi yap, kuş nasıl olsa gelir.” İlhama biraz da böyle bakmak gerekir. Masaya otur, boş bir sayfa aç ve bir yerden, herhangi bir yerden, herhangi bir cümleyle yazmaya başla.

Son olarak insanın kendini dışında tutup yazması mümkün olabilir mi? Yoksa her şeyde biraz yazarın kendisi mi vardır?
Yazdığınızın dışında olamazsınız, dışarıda kalamazsınız, kalırsanız iyi bir anlatıcı olamazsınız. Başarılı bir anlatıcı empati kurar, kediyle de katille de, ağaçla da bulutla da… Onları anlatırken inandırıcı olmak için onun gibi hissetmelisiniz. Hiçbir hissi de yoktan var edemezsiniz, içinizde varsa anlatabilirsiniz. Montaigne’nin şu sözü bu durumu gayet güzel açıklıyor: “Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.” Durum böyleyse geriye ne kalıyor? Bunu fark etmek ve dürüst olmak kalıyor.

Ajandakolik’te yeniden konuğum olduğunuz için teşekkür ederim. Mutlu, aydınlık ve yaratımlarla dolu bir yıl dilerim.
Ben de çok teşekkür ederim, sorularınızla beni yeniden düşündürdünüz ve fikirlerimi tazelememi sağladınız.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media