banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

FATİH DEBBAĞ: “GEZİ DÖNEMİNİ ANLATAN KİTAPLAR YAZILSA DA ‘SELİN BENİ TERK ETTİ’, BİR ÇOCUĞUN ÇEVRESİNDE OLANLARI ANLAMA ÇABASIDIR”


İstanbul’un son 10 yılına ayna tutan aynı zamanda bir kentin kültürel dönüşümüne tanıklık eden bir çocuğun aile ve ilişkiler üzerine yaşadığı duyguları anlatan “Selin Beni Terk Etti” kitabının yazarı, aynı zamanda öğretmen Fatih Debbağ, Ajandakolik’te yeni yıl öncesi konuğum oldu.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com

20’li yaşlarda yayınevi sahibi Erdal Öz’ün kapısını çalıp, yazdıklarını okumasını istemesinden bu yana yıllar geçti. O gün yazdıkları rededilmiş olsa da bugün çocuk edebiyatı için değerli bir “ilk” kitabın yazarı, Fatih Debbağ. 2018 yılında “Selin Beni Terk Etti” romanıyla TUDEM EDEBİYAT ÖDÜLÜ’nü kazanarak yazma serüveninde daha da tutkulu ve çalışkan bir yazar. Debbağ ile 2013’teki Gezi döneminde bir çcuğun ve bir kentin etrafında olup bitenleri anlattığı ilk romanı üzerine konuştuk, geçmişe, Gezi günlerine yolculuğa çıkıp heyecanlandık. 

Çocuklar için bir ayrılık hikayesi yazmak aklınıza nereden geldi? Çocuk edebiyatında pek karşılaşmadığımız için bu kitap, bu anlamda bir ilk oluşturuyor diyebilir miyiz?

Benim yazma edimim uzun düşünmeler içinde gerçekleşiyor. Böyle zamanlarda masa başında oturamıyorum. Bir başıma yürüyüşlere çıkıyorum. Deniz kenarları benim için vazgeçilmez olsa da, sokaklarda, kültürel mekânlarda ve orman içlerinde yürüyorum. Dinlendiğim, dinlediğim ve çokça okuduğum zamanları yaşıyorum bir nevi. Bu ayrılık hikâyesi de bir sabah uyandığımda kulağıma çalınan ilk birkaç cümle ile başladı. İster istemez ben de bunları düşündüm. Sonra bu cümleler eşliğinde yürüyüşler yaptım. Bu esnada Deniz’i ve Selin’i tanıdım. Onlarla konuştum ve onları da konuşturdum. Bu aşamayı çok önemsiyorum. Çünkü notlar aldığım, resimler çizdiğim, isimler beğenip sildiğim bu kısmı seviyorum. Artık peşinden gidecek bir hikâyem olduğuna inandığım için masa başına da geçmeye ikna oluyorum.  Aslında diyebilirim ki bir sabah uyandım ve kendimi bu hikâyenin içinde buldum.

Çocuk ve gençlik yazınında pek çok hikâye okudum. Finalleri bir terk ediş yahut kavuşma ile kapansa da bir ayrılığın ve sancılarının anlatıldığı bir hikâyeye ben de rastlamadım. Ancak bu, kitabımı ilk yapar mı bilemiyorum tabii. Bildiklerim, terazinin kefesinde hep hafif tarafta yer alıyor. Belki de bir külliyat yazıldığında bunları öğreneceğiz.

“BU KENTİN SİZE BIRAKTIĞI BİR MİRAS VAR. ÖYLE HARCAYIN DİYE DEĞİL, KORUYUN DİYE BIRAKMIŞTIR”

2018 yılında TUDEM Edebiyat Birincilik Ödülü kazanan romanınız, bireysel duyguların yanı sıra toplumsal bilince ve duyarlılığa değinmesi bakımından da büyük önem taşıyor. Kitabın baş kahramanı Deniz’in kız arkadaşı Selin’den ayrılmasının sancıları bir yana İstanbul’un kültürel dokusunu tahrip eden değişime de tanıklık ediyor, okur. 2013 yılına gidelim mi biraz? Kitaba nüfuz eden ve iham verenleri sizden duymak isterim.

En az dokuz bin yıllık kadim bir şehirden bahsediyoruz burada. Dünya üzerinde böyle kentler pek azdır. Hikâyesini dinlediğinizde korkarsınız, hüzünlenirsiniz, hayran olursunuz ama en çok da seversiniz bu kenti. Yaşına hürmeten en azından saygı gösterirsiniz. Bu saygı öylesine olmaz pek tabii. Olmamalı da. Size bıraktığı bir miras vardır. Öyle harcayın diye de bırakmamıştır mirasını, koruyun diye bırakmıştır. Gözünüze çarpan da bu kültürel dokusudur. Zamana meydan okuyan yapıları, gelenek ve kültürleriyle yaşayan, yaşatan insanları, hatıraları, tarihleri ve doğasıdır. 2013 yılı ise bir yerde bu saygısızlığa itirazdır. İnsanına, yapısına, doğasına sahip çıkmaktır. Pek çok kişi için mirasını korumaktır.

2013 yılında bu itirazın seslendirildiği yer de Taksim olmuştur. Tarihsel olarak böylesi bir simgesel özelliği de vardır Taksim’in. Ayrıca itiraza konu olan Gezi Parkı da buradadır. Taksim’deki günlük nüfus hareketliliğinin iki milyon olduğundan bahsedilir hep. Ayrıca hemen yanı başındaki mahallelerde ve semtlerde on binlerce yerleşik insan oturmaktadır. Ve bu insanların binlerce çocuğu. Bu mahalleler ve semtler gaz altındayken oradaki insanların ne hissettiğini, ne düşündüğünü yaşayan arkadaşlarımdan dolayı biliyordum. Çocukların düşüncelerini ise o günlerde kendilerine uzatılan mikrofonlar sayesinde öğrendim. Bir hayli ilginç, cesur ve sorgulayıcıydı. Okullarında çevre bilinci, doğa sevgisi, tarihi ve kültürel değerlere sahip çıkma aşılanırken, barış dilinden bahsedilirken gördüklerine bir anlam veremiyorlar, olup bitenlere inanamıyorlardı. Tüm o yaşadıkları kesinlikle distopikti onlar için. Haliyle buradaki sese kulak kabarttım. Zaten görüp yaşadığım onca şeye kafamı çeviremezdim. Gezi dönemini anlatan hikâyeler, romanlar yazılsa da “Selin Beni Terk Etti” bir çocuğun çevresinde olup biteni anlama çabasıdır aslında. Bir kentin tarihi ve kültürel dokusundaki değişimin, bir çocuğun gözünden naif bir anlatımdır.

Bundan dolayıdır ki o semtlerin birinde yaşayan iki çocuğu merkeze aldığım bir kurgu roman yazdım. Sözü de onlardan birine verdim. Deniz’e.

Sizce Gezi dönemini en unutulmaz kılan şeyler neler? Bir daha öyle bir dönem yaşar mıyız, ne dersiniz?

Unutulmaz pek çok şey sıralanabilir elbette, her kentte ayrı hikâyeler yaşansa da benzer duygular çok fazlaydı. Sanırım o da biz olma duygusuydu. Bu duygu uzun yıllardır hiç bu kadar güçlü olmamıştı sanki. Bu duyguyla dayanışma ağları örüldü. İnsanlar elindekini bölüştü, birbirlerine sahip çıktı, güven duydular, tartışıp konuştular, söz aldılar. Ve sözlerini söylediler. Bence bunlar çok değerli ve unutulmazdı.

Bu, bir yandan Deniz’in hikâyesi bir yandan da İstanbul’un aslında. Siz aslen Mersinlisiniz. İstanbul ile olan bağınız nereden geliyor? Bu şehirde mi yaşıyorsunuz yoksa Mersin’de mi?

Mersin, doğup büyüdüğüm güzel şehrimdir. Ancak, uzun yıllardır İstanbul’da yaşıyorum. Bu bağ öğretmenliğe başladığım ilk yer olma sebebiyle kuruldu. Kopmadan devam ediyor, katkısı da emekleri de çoktur üzerimde. Bu yüzden bir başka severim İstanbul’u.

“BİZE SUNULAN BU SİSTEM HİÇ İNSANİ DEĞİL”

Kitabınızla birlikte 10 küsur yaşlarında bir çocuğun gözüyle kitapta Emek Sineması’nın yok edilişi, tarihi tiyatroların kapanışı ve Gezi Parkı’ndaki ağaç katliamı gibi İstanbul’un o çok özel silüetini yok eden birtakım yitişleri de hatırlıyoruz birer birer. Örneğin şimdilerde de tarihi İstanbul Radyosu’nun, 58 yıllık Ankara Sanat Tiyatrosu’nun boşaltılması gibi benzer “tahribat”larla karşılaşıyoruz. Nedir bu şehirlerin kültüründen istenen? Bu resmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tabloya pek çok şey ekleyebiliriz. Kıyı şeridinin yağmalanmasından ormanlara, yerküre üzerinde benzerlerine dahi çok az rastlayacağınız göllerin kurutulmasına ve yok edilişine, hes’lerden, altın madenlerine, kesilen asırlık zeytin ağaçlarına, yaşam alanında kendi halinde gezen keçisine, parsına kadar… Daha çok kâr, daha çok para için yapılıyor tüm bunlar. Bu yüzden her şey satılabilir ve paraya dönüştürülebilir olarak sunuluyor bizlere. Para her kapıyı açar, para zenginliktir. Birileri bu ortamda zenginleşiyor bu gerçek, ancak bu bizim zenginliğimiz değil ki. Bizler daha iyi bir yaşam imkânına kavuşmuyoruz, üstelik nefes alacağımız alanlar daralıyor, beton kentler içinde boğuluyoruz. Bize sunulan bu sistem hiç de insani değil. Çocuklarımız için, doğa için, tüm canlılar için endişeleniyoruz. Böyle bir ortamda yaşamak çok yıpratıcı üstelik ruhen de bedenen de yıpratıcı. Kentlerin kültürel dokusu da bundan nasibini alıyor pek tabii. Emek Sineması’nın başına gelen de bu, Haydarpaşa Garı’na yapılmak istenen de. Bu anlayıştan bir an önce kurtulmamız gerekiyor.

“İNSANA DAİR UMUDUM ÇOK FAZLA”

Giderek bireyselleşen ve teknolojikleşen kent insanının toplumsal dayanışmayı günden güne yitirdiğini düşünüyor musunuz? Evet bundan 7 yıl önce Gezi’de bir dayanışma, birlik beraberlik vardı. Peki ya şimdi? O ruhu yine görebilir miyiz sizce?

Bu bireyselleşmeyi yadsıyamayız ama herkes de bundan şikâyetçi. Kimse de kalabalıklar içindeki yalnızlığından memnun değil. Bu doğamıza da aykırı hem, insan dediğimiz toplumsal bir canlıdır en nihayetinde. Bu yüzden benim insana dair umudum açıkçası çok fazla. “Sen bakma havanın durgunluğuna, derya bu, uyur uyur uyanır,” der Nazım “Şeyh Bedrettin Destanı”nda. Ne zaman umutsuzluğa düşecek olsam bu dizeler gelir aklıma.

Peki, romanın yalnızca çocuklara değil yetişkin okurlara da hitap ettiğini söyleyebiliriz pekâlâ… Sizce iyi bir çocuk kitabı, büyükleri de içine almalı mı? Ne düşünüyorsunuz?

Benim çocuk edebiyatına yaklaşımım biraz da bu yönde. Daha geniş bir okur kitlesini hedefliyorum, bu doğru. Çocuklar da yetişkinler de okusunlar istiyorum. Hatta birlikte okusunlar ve üzerinde konuşsunlar, tartışsınlar ne iyi olur. Birlikte izlenen filmler gibi düşünsünler bunu. Böyle izlenen şahane filmler var değil mi? Çocuklar için kitap yazdığımda bu düsturla hareket ediyorum. Herkes okusun, ama en çok çocuklar okusun. Yetişkinlerin onlara kitap önerdiği gibi, onlar da sen de bunu oku deseler keşke. Okuduklarını ailelerinden biriyle, belki de öğretmenleriyle konuşurlar. –ki böyle mesajlar da gelmiyor değil, hoşuma da gidiyor.-  Burada bir alan açmaktır tüm çabam. Ortak noktalar da buluşma fırsatı gibi mesela. Bunu çok önemsiyorum. Bireyselleşen bu yeni yaşantı formlarında herkes kendi yalnızlığını yaşıyor. Çocuk kendi odasında, yetişkinler kendi ortamlarında yaşayıp gidiyorlar. Bazen birbirlerine dokunmadan, ödevler, sınavlar dışında birbirine temas etmeden süre giden günlük yaşantılar olduğunu biliyoruz. Bu yüzden herkesi arada bir olsa da tek bir odada toplamak istediğim için böyle yaklaşıyorum çocuk kitaplarına. Ancak “çocuğa görelik ilkesini” gözeterek, bunu atlamadan pek tabii.

Çocukluğunuzdan ve ilkgençliğinizden bu yana edebiyatla içli dışlısınız. Biyografinize şöyle bir göz atınca hep yazdığınızı, kızınız büyümeye başladığında da onun okuması için yazdığınızı söylüyorsunuz. Edebiyat yolculuğunuzdan biraz bahseder misiniz?

Yazma tutkum çocukluğumdan beri süregeliyor. Bu toprakların geleneği sanırım daha ilkokul sıralarında şiir yazıyordum. Sonra ortaokulda yazdığım kompozisyonların öğretmenlerimin dikkatini çektiğini de hatırlıyorum. Bu tutku hiç bitmedi. Yirmili yaşlarda yazdığım bir romanla Can Yayınları’nın kapısını çalmıştım. O zamanlar bir yayınevine randevusuz girebiliyordunuz. Israrla Erdal Öz’le görüşmek istemiştim, beni kabul etmişti. Yazdığım romanı okumasını istemiştim. “Editörlerimiz var, neden ben okuyayım, daha kendi yazılarıma vakit ayıramıyorum,” demişti haklı olarak. Ama bir şekilde ikna olup kabul etmişti dosyayı. Sonrasında ise romanımı beğenmemiş ve daha çok okumam gerektiğini söylemişti kısaca. Her anını hatırladığım güzel ve değerli bir konuşmaydı. Ceplerime koyduklarımla yoluma devam ettim. Yazdığım öyküler oldu. Çocuk öyküleri değildi bunlar.  Beğenilse de yayımlatamadım, herkesin haklı bir gerekçesi vardı. Dergilerde adıma rastlamadıklarını söylediler mesela. Dergilerin kapısına gittiğimde ise öykülerimin çok uzun olduğu söylendi. Ben de yarışmalarda şansımı denedim. Orada dereceler alırsam yayınevleri bana kapılarını açar diye düşündüm. İyi dereceler alsam da yine de o kapılardan içeri giremedim. Bu süreçte edebiyat dünyasından iyi kalemlerle de tanıştım. Yazdıklarıma değer verdiler, üslubumu beğendiler ve bana hep bir gün olacağını söylediler. Belki daha yerel ve nispeten daha küçük yayınevlerini denemeliydim ama buna da ben pek yanaşmadım. Oralarda yayımlanır mıydı bunu da bilemiyorum tabii. O yaşların düşüncesi farklı oluyor sanırım. Bir süre duraklasam da yazma tutkumu hiç kaybetmedim. “Selin Beni Terk Etti” böyle bir zamanda aklıma düştü. İş temposu, ev ve çocuk büyütme sorumluluğu arasında uzun sayılabilecek bir zaman aralığında yazdım. Bittiğinde iyi bir şey yaptığımı düşünüyordum. Beni tatmin etmişti, beğenmiştim. Sonrasında çok önemli ve değerli bir ödülle taçlanınca ben de heyecanlandım. Bu heyecanla da hızlandım. Şimdi yazı masasında daha çok vakit geçiriyorum diyebilirim.

“ROMANIMDAKİ DENİZ GİBİ TERK EDİLDİĞİMİ, KARNIMA AĞRILARIN GİRDİĞİNİ ANIMSIYORUM” 

Bu roman, kırık bir ilk aşka sayfa açıyor. Peki ya sizin ilk aşkınız; bu hikâyeye yansıyan bir şeyler var mı?

Buna hayır diyemem. Bence herkes biraz da kendisini yazar. En azından biraz kendisinden bir şeyler yazar. Ben böyle düşünüyorum. Deniz gibi terk edildiğimi, üzüldüğümü, karnıma ağrıların girdiğini anımsıyorum.

Fatih Debbağ’ın bir yazı masası var mı? Varsa şu an üzerinde neler var, neler çiziktiriyor?

Evet var. Karıştırdığım felsefe kitapları, tarih kitapları bulunuyor. Buralardan biraz araştırma yapıyor, notlar alıyorum. Çocuklar için yazılmış kitapları da okuyor ve inceliyorum. Okumayı ihmal ettiğim Ferit Edgü’nün birkaç kitabı vardı, onları da elime aldım artık.

“Selin beni Terk Etti” basılan ilk kitabınız öyle değil mi?  Yeni bir kitap üzerine çalışıyor musunuz?

Evet, ilk kitabım. Şu an üzerinde titizlikle çalıştığım bir kitabım var. Masalsı bir tadı da olacak. Yazarken beni de çok heyecanlandırdığını söyleyebilirim. Bitirdiğim kitaplar da var, bu arada onların da akıbetleri birkaç ay içinde belli olur sanırım.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı, varsa içinde neler var?

Aslında ben yazılarımı bir deftere not etmeyi seviyorum. Aklıma gelen her şeyi oraya yazıyorum. Araştırma notlarımı alıyorum. İsimler, yerler oluyor. Karalamalar yapıyorum, resimler çiziyorum kendimce. Çoğu zaman yatağımın başucunda duruyor, belki uykumdan beni uyandırıp çözemediğim bir düğümün ipuçlarını verir diye. Olmadı da değil hani.

Pandemi sürecini bir yazar olarak nasıl geçirdiniz? Verimli olduğunuzu düşünüyor musunuz? Pandeminin yarattığı bu yıkıcı süreç, ileride kaleminize yansıyacak mı? Tıpkı Gezi’nin beş yıl sonra hikayenizde yer bulması gibi…

Daha çok okuduğumu söyleyebilirim. Elime alamadığım kitapları okuma fırsatı da buldum. Yazmak için hep zaman ayırmıştım. Bazen uyku saatlerimden alarak bazen hafta sonları daha çok yazarak yapıyordum. Ancak öğretmenlik işim de bir yandan devam ediyor. Evden de çalışsak iyi bir planlama yapmak için sıkı çalışıyoruz hâlâ.

Bu süreç ise sanatın her dalında olduğu gibi edebiyat alanında da kendisine yer bulacaktır. Yoksa makaleler ve tarih kitaplarındaki verileri anlamaya çalışır olurduk. İşte böyle düşünmediğimiz için “Pal Sokağı Çocukları” yazıldı ve daha niceleri.

Yeni yıl için dileğiniz nedir? Ajandakolik’e konuk olduğunuz için teşekkürler ve mutlu yıllar dilerim.

Düşüncelerimi aktarabildiğim böylesi bir söyleşi için size çok teşekkür ederim. Sokaklarında özgürce dolaşabildiğimiz tasasız bir dünya diliyorum herkese.

Comments
  • Ebru Tosun

    Harika bir röportaj, yazarın yeni kitaplarını bekliyoruz Selin beni terk etti bayıldık

    Aralık 28, 2020
  • Ayzin Akgün

    Fatih Bey’in kitabını okudum. Bir kahveyi yudumlarken aldığınız zevk gibi her sayfasını büyük bir keyifle okudum. Daha nice keyifli kitaplar yazacağına ve edebiyat dünyasının kazanacağı önemli yazarlardan biri olacağına inanıyorum.

    Aralık 28, 2020
YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media