Advertisement Advertisement
ayak analizi

ELA BAŞAK ATAKAN: “SANA, BANA, BİR DE KARA KEDİYE KİTABIMI HER YAŞTAN ÇOCUK İÇİN YAZDIM, İÇİMİZDEKİ ÇOCUK İÇİN…”


Yazar, senarist, yönetmen Ela Başak Atakan, ikinci kitabı “Sana, Bana, Bir de Kara Kediye”de okuru geçmişine götürüyor ve kendi çocukluğundan yola çıkarak otobiyografik izler taşıyan bir kurgu ile her yaştan çocuğa, en çok da içimizdeki çocuğa ulaşıyor. Atakan’ın ilk romanı olarak dikkat çeken “Sana, Bana, Bir de Kara Kediye”, erken yaşta ilkokula başlayan Bala Balaban’ın acı tatlı hikâyesi…

 

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com 

Son kitabınız “Sana, Bana, Bir de Kara Kediye”, otobiyografik izler taşıyan bir kitap… Bebek’te geçen çocukluk günleri, çocukluk aşkı Yunus, kırmızı ayakkabı sevdası, okuma bayramı, dede masalları ve daha pek çok şey… Üstelik ilk kitabınız “Bir Şifa Bağımlısının İtirafları”nın aksine bu bir çocuk kitabı. Kitabın ortaya çıkışını ve yazılma sürecini dinlemek isterim.
İlk kitabım, “Bir Şifa Bağımlısının İtirafları” kurgu dışıydı. Şifa bulmak için kapı kapı dolaşmamın gerçek hikâyesiydi. “Sana, Bana, Bir de Kara Kediye” ise benim ilk romanım. Bir hayal ürünü, demek istesem de diyemiyorum. Ama kurgu… Bu kitapta birkaç önemli çocukluk anımı yeniden harmanladım. Bunun kurgusal otobiyografi diye bir tür sayıldığını sonradan öğrendim.

Çok unutkan bir insanım ve hatıralarımı unutmadan evvel bir kapsüle koydum. Bir Nabokov hayranıyım. Humbert Humbert gibi güvenilmez (hadi az güvenilir) bir anlatıcı yaratmak istedim. Böylece Bala Balaban doğdu. İlk bölüm var olmak, var olduğunu anlamak, “ben olmak” üzerine. Bala Balaban, kendisi olduğunun farkına varıyor. Bu varoluş anı, bir Elizabeth Bishop şiirinden esinlenme. Bala okula gittiği gün evden ayrılırken kendisini buluyor. Hikâyenin arka planı ilk okul ve neredeyse tamamen okulda geçiyor. Mekân olarak evde sadece Yunus veya Çişli gibi okuldan birinin ziyareti çerçevesinde gerçekleşiyor.

Seneler sonra ilkokul arkadaşlarımızda bir araya geldiğimizde bir de baktık ki, o yaşta herkesin bir sevdiği varmış.  Çocuk yaşta aşk nasıl olabilir? Hepimiz aşıktık. Örgüyü aşk üzerine kurmak istedim.

Çocukken hayatımıza girip çıkan insanlar üzerinde çok az kontrol sahibiyiz. Hangi sınıfa düştüğün, kimlerle arkadaşlık edeceğin ve büyümekle birlikte gelen çevre değişikliği bizim seçimimiz dışında. Zamana yenilerek ben çocukluk çağından birçok arkadaşımı ve komşumu kaybettim. Kitapta da Raziye ve diğerleri Bala’yı terk ediyor. Durup veda etmemiz lazım.

Edip Cansever’in de dediği gibi sahiden “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk! Hiçbir yere gitmiyor.”  Çocukluğun acı tatlı günleri hep bir şekilde bir yerde, içimizde sanki… İyice geçmişe gittiğinizde hafızanızda ilk canlanan şey ne ve tahmini olarak kaç yaşındasınız?
Beş yaşındayım. Ellerimi kanat gibi çırpa çırpa merdivenden inerek ilkokula gidiyorum. Tamı tamına kitabın ilk bölümü! İlkler unutulmaz. İlkokulun ilk günü benim içimde kalıcı bir iz (hadi saklamayayım: travma) bıraktı. Kendimi yuvamdan koparılmış hissettim. Herkes bana nasıl bu kadar hatırlayabildiğimi soruyor. Duyguları hatırlıyorum. İlkokulun karmaşasını, gürültüsünü ve zorluğunu… O can havliyle arkadaşlara tutundum. Birlikte hayata sarıldık. Kimse size söylemiyor ama ilkokul bir hayatta kalma idmanı aslında.

Bu arada anneme de teşekkür etmeden geçmeyeyim. Aile içinde anlatılan hikâyeler kuşaktan kuşağa aktarılırken bir tür mitoloji oluşuyor. Annem ilkokulun ikinci sabahı beni uyandırdıklarında hayretler içinde “Dün gittim ya işte!” dememi hep anlatır. Okulu bir günlük bir olay sanmışım. Bunu öyküme aldım, 5 yaşındaki anlatıcımız Bala Balaban okuldan döndüğü gün önlüğünü tortop edip “Okula gittim ya işte, daha ne istiyorsunuz?” diyerek bir de tekme savuruyor ona. Bunun gibi nice enstantane var kitapta. İlkokul hocamızın adını sınıfça yanlış algılayıp aramızda koro halinde şarkı söyler gibi yankılamamızı annem hep anlatırdı. Ben bunu hatırlamıyorum. Annemin bize aktardığı anıları böylece korumak istedim.


“BENİ BÜYÜTEN ÇOCUK KLASİKLERİNE VE YAZARLARINA SAYGI DURUŞUNDA BULUNMAK İSTEDİM”

İyi bir çocukluk muydu peki sizinki, üzerinizdeki etkisi nasıldı?
Mutlu bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum. Kadınların doğum sancılarını unutup bebek doğurdukları günü tozpembe anımsamaları gibi ben de çocukluğu altın bir ışık altında hatırlıyorum. Kalabalık bir evde büyüdüm ama sanki hep yalnızdım. Kardeşlerim benden küçüktü. Kendi başıma oynardım. Epey de sıkılırdım. Bu da hayal gücümü geliştirdi. Okumayı söktüğüm an ise başka bir dünyaya ışınlanabildiğimi fark ettim. Kitaplarla büyüdüm. Ailem bana “kitap kurdu” diye takılırdı.

Belki de bu yüzden beni büyüten birçok çocuk klasiğine şapka çıkarmak ve yazarlarına saygı duruşunda bulunmak istedim: Peter Pan, Mary Poppins, Orman Çocuğu, Küçük Lord, Gizli Bahçe… Astrid Lindgren, Hans Christian Andersen, Johanna Spyri, Louisa May Alcott, Lewis Caroll, Behrengi… Meraklısına göndermelerimi gösteririm.  Eminim çoğu kendini belli ediyordur.

İyi okurlar bunu hemen fark edecektir mutlaka! Peki ya çocuklar için yazmak nasıl bir deneyimdi? Üstelik insanın kendi hikâyesinden yola çıkarak bunu çocuklara ulaştırması çok daha heyecan verici olsa gerek. Neler hissediyorsunuz?
Çocuklar için yazmak hedefim olsaydı herhalde yazamazdım. Onları kendimden küçük görmüyorum. Aksine çocukları gözümde büyütüyorum. Onlar en zor okuyucu. Algıları açık. Seçiciler. Hayal güçleri biz büyüklerden katbekat üstün. Yaşıtlarım için yazdım. 70’ler, 80’ler hatta 90’larda büyümüş olanların içlerindeki çocuğu bulmalarını umdum. Olgun bir okur olarak “Alice Harikalar Diyarında” veya “Pıtırcık” gibi çocuk romanlarına geri dönüp onları okumaya devam ediyorum. En sevdiğim kitaplar çocuk romanları aslında. Ama bunların çocuklar için yazıldığını düşünmüyorum. Çocuklara hitap eden “Küçük Prens” bile bir yetişkin klasiğidir aslında. Açıkçası ben her yaştan çocuk için yazdım. İçimizdeki çocuk için…

Beş yaşındaki bir çocuğun penceresinden dünyaya bakmayı başardığımı düşünüyorum. 1970’lerin dilini kullanmaya dikkat ettim. Mesela yabancı dil bilmiyordum. Duyduğum yabancı kelimeleri fonetik olarak yazdım. Alis karakterinin ismi gibi. Adının Alice diye yazılması gerekirdi ama bunu istemedim. Mersedes, Meydan Larus, Pejo gibi markaları da o zamanlar duyduğumuz gibi yazdım. Okumayı sökmeyi, çarpım tablosunu ezberlemeyi, cetvel yemeyi, birbirimize çektirdiğimiz binbir çocuk işkencesini başıma ilk defa geliyormuş gibi hayret içinde betimledim.

Ne mi hissediyorum? Merak. Acaba çocuklara ulaşacak mı? Bazı kitapların benim dünyamı değiştirdiği gibi birilerine dokunacak mı? Yaşıtlarımdan böyle geri bildirimler aldım. 2000’lerde doğanlar kapsül içine aldığım bu masum ve bir o kadar da zalim dünyayı hissedebilecekler mi?


“Sana, Bana, Bir de Kara Kediye” ismi nereden geliyor? Kitabı okumayanlar ya da o ifadeyi bilmeyenler için bahseder misiniz?
-Hu, hu, komşu, oğlun geldi mi/ Geldi/ Ne getirdi? / İnci boncuk/ Kime kime?/ Sana bana/ Başka kime?/ Kara kediye/ Kara kedi nerede? Ağaca çıktı. Ağaç nerede? Balta kesti…

Bilirsiniz gerisini.

Kitapta bahsettiğim “Yağ satarım bal satarım” çocuk oyunu gibi “Kara Kedi tekerlemesi”ni ben hafif acıklı bulurum.  Tekerlemede ufak bir hazine getirmiş bir gurbetçi var. Gerçi değerli mi bilmiyoruz, inci boncuk çer çöp de olabilir. Hediyelerin vaat edildiği Kara Kedi sürekli bir kaçış halinde. Üstelik gittiği her yere de yıkım ve kayıp getiriyor.

Romanda uzak diyarlardan (İngiliz) bir komşu kızın yanımızdaki eve yerleşmesiyle birlikte altüst olan bir dünyadan bahsediyorum. Kısmen yaşandı bunlar. Birçoğunu da ben uydurdum. Bebek’te bulunan Tevfik Fikret İlkokul karşısında bir yetimhane vardı. Sınıfımızda yetim olduğunu bildiğimiz kızlar vardı. Hepsi grupça bir rahibe eşliğinde okula gelirdi. O yaşta bile tanık olduğumuz bu manzaranın ne kadar ayrıksı olduğunu biliyorduk. Bu bir din meselesi değildi bizler için. Çocuk algısında din evveli bir çağdan bahsediyorum. Anne babaları yoktu onların! Sonra, Bebek’teki yetimhane yandı. Yandı bitti kül oldu.  Bu da bir tarihi gerçek.

Kitabı resimleyen Nuray Çiftçi’nin de hikayedeki rolü büyük. Hikayenize bir anlamda yoldaşlık ediyor, hayallerinizi somutlaştırıyor. Metin ve çizimler arasındaki uyumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Nuray Çiftçi’nin, çizimleri ile kitaba katkısı gerçekten büyük… Kapak benim için en güzel sürpriz oldu. Sürpriz derken, sevgili editörüm Mehmet Erkurt ile benim hayalimizdeki kapak Bebek sırtlarından Boğaz’ı seyreden, sırtı bize dönük bir kız çocuğuydu… Biz Nuray Hanım’a bir “brief” vermeden sanki aklımızı okumuş gibi hayalimizi resmetti. Kitabın içindeki illüstrasyonlara gelecek olursak, ben Nuray Çiftçi’nin film setindeki görüntü yönetmeni gibi çalıştığını düşünüyorum. Çünkü en dramatik anları seçmiş. Mesela cetvel anını, cetvele yapılan bir yakın planla vurgulamış. Cetvel dev gibi duruyor. Buradan ona teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Kendisi çatışma ve dram içeren anları öykünün içinden ayıklamayı başarmış ve resimleriyle hikayeyi merak ettiriyor, sayfaları çevirmemize yardımcı oluyor.

Bir yandan Koç Üniversitesi’nde Medya Yazarlığı dersleri veriyor, sektörden pek çok kişiyi ağırlıyorsunuz. Ben İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümü okumuş ancak bölümüyle ilgili hiçbir şey yapmayıp hep yazar olmanın hayalini kurarak gazeteci olmuş biriyim ve yıllarca basında pek çok gazete, dergi, internet haber sitesi vs. çalıştıktan sonra tek başıma kurduğum ve yönettiğim bir kültür sanat mecrası olan Ajandakolik’in sürdürülebilir olması için çabalıyorum. Medyada görünür olmanın yolu sizce nelerden geçiyor? Bağımsız mecraların işi epey meşakkatli çünkü…
Ün… görÜNür olmanın içinde bu var. Şaka bir yana, ben de bu bulmacayı çözmeye çalışıyorum her gün. Formül her an değişiyor. Şu an sanki atar damar Tiktok ve İnfluencer’lar… Sizi tebrik ederim. Tek başına medya yazarlığı ve yayıncılığı yapmak çok zor iş. Sizi de dersimde ağırlamayı çok arzu ederim! Lütfen bunu bir davet sayın.


“(…) BAZEN CANAVARLARLA BOĞUŞMAK İÇİN YAZIYORUM. YAZMAK BİR VAROLUŞ BİÇİMİ”

Ah çok teşekkür ederim. Bunu bir düşüneceğim.
Okuma yazmayı öğrendiğiniz günden beri yazar olmak istediğinizi biliyorum. Benim de günlüklerimde bu yazıyor. Peki kendinizi yazarak var ettiğinizi, yazmanın bir varoluş biçimi olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
Yazmak benim yol arkadaşım. Yoldaşım. Kitabın son bölümünde İngiliz komşu Bala’ya bir hatıra defteri hediye ediyor ve hep yazmasını tavsiye ediyor. Bu gerçekten başıma geldi. Hatıra defteri tutma alışkanlığını İngiliz komşularım bana kazandırdı.

Yazmak bir kaçış. Bir uzaklaşma. Kafamın içinde bir seyahat. Yazmak bir terapi. Öğrencilerime hep söylediğim gibi, dileyeni şifalandıran bir mucize. Yazmak bir bahar temizliği. Duygu ve düşünceleri süpürmek, düzene sokmak. Arınma.

Yazmak benim için nefes almak gibi bir ihtiyaç. Fakat su kaplumbağalarının 4-7 saat boyunca nefes tutabildikleri gibi onsuz devam ettiğim günler, bazen haftalar oluyor. Bazen uykuya dalabilmek için yazıyorum. Bazen canavarlarla boğuşmak için yazıyorum.

Yazmak, evet, bir varoluş biçimi.

Siz aynı zamanda yönetmen ve senaristsiniz. Senaryo yazarı olmak ve kitap yazarı olmak arasında nasıl bir ayrım var? Hangisi sizce daha meşakkatli bir yol?
Biri sanat öbürü zanaat benim için. Zanaat olarak senaryo bana genç yaşta öğretildi. Bazılarının kilimlere düğüm atması gibi, bazılarının cam üflemesi gibi ben de senaryo yazabiliyorum. Bu benim zanaatim. Dolayısıyla artık doğam haline geldi. Zorluğunu sorgulamıyorum. Demek istediğim senaryo yazmak benim için çok kolay. İyi bir kurgu ve beni bekleyen bir yapım olduktan sonra bir gecede senaryo yazabilirim. Çoğu senaryo yazarı da böyle çalışıyor zaten.
Kitap yazmak ise ne yazık ki benim için bir hobi. Bunu neden söylüyorum? Dişimden tırnağımdan arttırdığım zamanlarda kitap yazıyorum. Keşke meslek olarak görebilsem ama dizilerde olduğu gibi maalesef büyük bir getirisi yok.
Ama sanırım sormak istediğiniz bu değildi… Hangisi daha meşakkatli sorusuyla sanırım kitap yazarlığında senaryo yazarlığında uyguladığım gibi formül uygulayıp uygulamadığımı bilmek istiyorsunuz. Kitap yazarlığı bu bakıma daha doğal.
Her iki yazı biçiminde (ve meslekte) en zor olan şey: kendini pazarlama, üretimini satma ve görünür olma. Yazmak işin en basiti ama ayakta kalma ve kalem ile para kazanma kısmı çetin… İşin en zor kısmı ise kendi orijinal eserlerini, başkalarını (yatırımcıları) buna inandırabilmek…

Bir yazı masanız var mı yoksa her yerde yazabilenlerden misiniz? Eğer bir masanız varsa üzerinde neler var; hangi kitaplar mesela?
Geçmişte ilham geldiğinde nerede olursam olayım bir şeyler karalardım. Peçetelere, kibrit kutularına yazmışlığım var… Tatilde, restoranda tuvaletlere kapandığım da oldu.  Artık sadece evde yazabiliyorum. Dışarıda konsantre olmak zor geliyor.  Yazmanın çok az bir kısmı, (diyelim %10’u,) o ilham perilerini davet ettiğiniz ve ağırladığınız o mucizevi yaratım zamanı. Yazmanın %90’ı ise yeniden yazmak. Editörlük, redaktörlük etmek, kesip birleştirmek ve yeniden okumak… Bu yüzden de evde, masa başında olmak gerekiyor. Düzen ve disiplin gerektiriyor. Böyle dediğime bakmayın, çok dağınık bir insanım.

Kitaplara gelince, onlar masamda değil, başucumda duruyor: “Dünyanın En Güzel Masalları,” “Kırtasiye Dükkânı,” ve Can Çocuk’tan “Annemin Kelimeleri,” ve “Veda Turtası.” Yazarları da sayayım: Annie Ernaux, Rachel Cusk, Niall Williams, Meg Wolitzer.

Yine çocuklar için yazmayı düşünüyor musunuz? Belki bu kitabın devamı gelir, ne dersiniz?
Devamı var! İlkokulu anlattığım bu kitap bir üçlemenin birincisi. Zamanla kahramanımız Bala Balaban büyüyor. Ortaokula gidiyor ve rahibeler tarafından eğitiliyor. Liseye gidiyor ve Fransızlar tarafından eğitiliyor. Eğer devamı basılırsa üniversite ve yüksekokulu da yazmak isterim.

Geriye bakınca bu üçlemenin eğitim üzerine olduğunu görebiliyorum. İlkokul-Orta-Lise… Tevfik Fikret-Sainte Pulcherie ve Pierre Loti. Eğitime çok erken yaşta başladığımdan olsa gerek, her biri kendi mantık, asayiş, düzen ve kuralları içerisinde birer uyanış, bende tepkiler yaratan birer tetikleyiciydi. Eğitimi sadece müfredatta görmüyoruz. Sınıf sıralarında, teneffüs aralarında, okul koridorlarına birbirimizden hayat dersi alıyoruz.  Bu bakıma üçlemenin tümü bir bildungsroman, yani bir tür oluşum romanı. Olgunlaşmamın (!) naçizane öyküsü…

Öğrendim ki bu yaz Ajandakolik’in de basın sponsorlarından olduğu Ayvalık Film Festivali’ndeymişiniz. Umarım önümüzdeki yıl festivalde bir araya gelir, yüz yüze de tanışma fırsatımız olur.  Konuğum olduğunuz için teşekkür ederim. Yeni kitaplarınızı ve serinin devamını heyecanla bekliyoruz o zaman! Görüşmek üzere!
Memleketim! Midilli göçmeni bizim ecdat. Kız kardeşim Esra Ayvalık’ta yaşıyor. Ziyarete sık sık geliyorum. Ayvalık Film Festivali benim için yılın en keyifli zamanı.  Biliyorsunuz yola sinema diye çıktım. Aynı zamanda senaristim.  Ben bir sinema sevdalısıyım. Sinemada görüşmek üzere!

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media