banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

AjandaKolik Reklam

BU TOPRAKLARDA “YABANCI” OLARAK GÖRÜLMÜŞ İNSANLARIN ROMANI: “ADI OLMAYAN ADAM”

 

2015’te yitirdiğimiz oyun yazarı Arman Vartanyan’ın pek bilinmeyen hayatından yola çıkarak edebiyatı tarih ve tiyatroyla harmanlayan “Adı Olmayan Adam”, Deli Dolu Yayınları tarafından yayımlandı. Roman, bir kurgu metin üzerine dayalı olsa da Ermeni yazar Vartanyan’ı odak noktaya alarak Türkiyeli Ermeni aydınların bu topraklar üzerinde yaşadıklarını gözler önüne sermesi bakımından oldukça önemli bilgilere sahip. Kitabın yazarı Fırat Güllü ile Türkiye’de hep “yabancı” damgası yemiş Türkiyeli Ermeni aydınları ve onlardan biri olan yazar Arman Vartanyan’ı konuştuk. 


Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

nilufer@ajandakolik.com 

Muhtemelen bu söyleşiyi okuyan ve tiyatroyla çok da yakından ilgilenmeyen okurlar 2015’te yitirdiğimiz oyun yazarı Arman Vartanyan’ın kim olduğunu bilmiyor. “Adı Olmayan Adam” kitabınızın ana karakteri geride ciltler dolusu Ermenice eser bırakan Vartanyan… Sizin yolunuz onunla nasıl kesişti, kurgu roman bile olsa bu romanı yazma nedeniniz bir bakıma onu tanıtmak, anlatmak mıydı?

2018 yılının Mayıs ayında Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Kültürel Çoğulcu Tiyatro Günleri’nde sevgili Sevan Değirmenciyan’la birlikte Arman Vartanyan üzerine bir sunum yaptık. Romanın macerası o sunumla başlar. Sunum konusu olarak Arman Bey’in seçilmesinin ise apayrı bir hikâyesi var. 2000’li yılların başında Beyoğlu’nda çok sık uğradığım ve zaman geçirdiğim bir mekân olan Simurg Sahaf’ta tiyatro kitaplarının arasında çok düzgün biçimde yan yana dizilmiş üç oyuna takıldı gözüme. Yazarın İstanbullu olduğunu öğrendiğimde kitapları aldım. Tahmin edebileceğiniz gibi bunlar Arman Vartanyan’ın Türkçe’ye çevrilen üç oyunuydu: Sansar (1980), Oyun (1989) ve Onda Dokuz (2000)           O zamanlar Arman Vartanyan henüz hayattaydı ve evine kapandığı, kimselerle görüşmeden yaşadığı söyleniyordu. Yine de eğer oyunları o dönemde okumuş olsaydım muhtemelen kendisiyle görüşmek için fırsatlar yaratmak isteyebilirdim. Ancak kitaplar gözden uzak raflardan birisinde unutuldu bir süre. Gazetelerde Arman Vartanyan’ın ölüm haberi çıkanca çıkarıp okudum oyunları. Belki de kaçırılmış bir fırsatın verdiği vicdani rahatsızlık harekete geçirmişti beni. Absürd Tiyatro (ya da II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da revaçta olan oyun yazım geleneği diyelim) üniversite yıllarımdan itibaren önemli ilgi alanlarımdan birisi olduğundan bu oyunları okumak gerçekten çok keyif verici oldu benim için. İlk oyunu Sansar 1977 yılında kaleme alınmıştı. Dünya prömiyeri Hovhannes Pilikyan yönetiminde İngiltere’de gerçekleştiren oyun 1980’de Türkçeye çevrilmişti. Samuel Beckett’in ünlü oyunu Godot’yu Beklerken’i anımsatan özgün bir metindi. Ama benim asıl ilgimi çeken Oyun olmuştu. Bu oyunlar üzerine mutlaka bir şeyler yazmak istiyordum ama söz konusu olan Vartanyan olunca zaman asla hızlı akmaz. Kendisinin de Ermenice bir gazeteye verdiği demeçte söylediği gibi yaşamı boyunca her şeyi geç, adeta ertelenmiş şekilde yaşamış bir kişidir. O yüzden konuyla ilgili bir çalışmaya başlamak için onun ölümünün üzerinden 3 yıl geçmesini beklemek gerekmişti.

Yazar Arman Vartanyan


“ARMAN VARTANYAN’IN DAHA ÇOK ESERLERİ ARACILIĞIYLA TOPLUMLA İLETİŞİM KURDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM” 

Onunla ilgili bilgilere ulaşırken hangi kaynaklardan yararlandınız? Dev bir arşivin içine dalmış olduğunuzu tahmin ediyorum. Vartanyan’ı Türk okurun pek tanımıyor olmasını neye bağlıyorsunuz?

Ne yazık ki elimizde hiçbir şey yoktu. Geride sizin söylediğiniz gibi bir arşiv kalmış olsaydı belki de dört başı mahmur bir biyografi çalışması kaleme alınabilirdi. Hayatının son yıllarında ikinci eşi Zarine Hanım tarafından kaleme alınan bir biyografisi dışında gazete ve dergilere verilmiş demeçlerde yer alan anı parçaları vardı elimizde sadece. Bir de araştırmaya başladığımızda konuştuğumuz bazı kişilerin anlattıkları. Bu romanın yazılmasına yol açan temel itki, seçtiğimiz karakteri kuşatan sessizlik yumağıydı denebilir. Ermeni olsun ya da olmasın Türkiyeli toplumun paylaştığı bir suskunluk söz konusuydu. Ben Arman Vartanyan’ın daha çok yazdığı eserler aracılığıyla toplumla iletişim kurmayı tercih eden ketum sanatçılardan birisi olduğunu düşünüyorum. Bu çok anlaşılır bir şey. Eserlerini zor anlaşılan bir Ermenice ile kaleme aldı. Kullandığı bazı kelimelerin tamamen unutulmuş olduğu ve bir tür dil arkeolojisi yapılarak yeniden gün yüzüne çıkarıldığı söylenir. Özellikle oyunlarının adlarını unutulmuş kelimelerden seçmişti. Sanatının tüm bu özellikleri onu kendi toplumu için bile anlaşılması zor bir sanatçı haline getirmişti. Bununla birlikte üç oyununun Türkçeye çevrilmiş olmasını Türkiyeli Ermeni toplumunun dışındaki entelektüel dünyayla iletişim kurma çabasına bağlıyorum. Bu maalesef karşılık bulan bir girişim olmadı. Aslında fırsatlar yakalanmıştı. Onun eserleri hakkında Ermeni cemaati dışında yazı yazmış tek kişi yakın zamanda kaybettiğimiz yazar Demir Özlü’ydü.

Tanışıyorlar mıydı acaba? 

Kendisi askerliğini Arman Vartanyan’la birlikte “sakıncalı piyade” olarak yapmış. İyi bir arkadaşlıkları olduğunu biliyoruz. Kendisinin 18 Ocak 1992 tarihinde Cumhuriyet Kitap’ta, Arman Vartanyan’ın Oyun adlı eseri üzerine yazılmış “Cehennem Başkalarıdır” başlıklı bir eleştirisi yayınlanmıştır. Yazı şu cümleyle son bulur: “Arman Vartanyan İstanbul’da, Nişantaşı’nda yaşıyor.” Aslında adeta Türkiyeli tiyatro çevrelerine ya da edebiyatçılara bir adres veriyor gibidir. Ama bildiğimiz kadarıyla uzatılan bu el havada kaldı. Nişantaşı’ndaki o adam ilk bakışta bir adım ötemizdeymiş gibi görünebilir ama farklı nedenlerle aslında bir başka dünyada yaşamaya mahkûm edilmiş bir sürgün gibiydi.

Neden sürgün gibiydi?
Her şeyden önce henüz yirmili yaşlarında  yaşadığı travmatik olay nedeniyle belki… Bu olay muhtemelen onun tüm özgüvenini kırarak biraz da kendisini toplumsal yaşamdan sürgün etmesine yol açtı, diğer yandan da toplumun ona yaklaşımında ikircikli bir tavrın ortaya çıkmasına neden olarak bu sürgünü pekiştirdi. Bir başka söyleşide onu iki kez sürgün edilmiş bir karakter olarak gördüğümü söylerken biraz da bunu kastediyordum.

“Adı Olmayan Adam”, bir biyografi veya Türkiye’de egemen kültüre mensup olmayan her türlü azınlık kültürünün Türkiyeli olma mücadelesini anlatan tarihi bir kitap olabilecekken kurgulanmış bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Bir uçakta birbirini hiç tanımayan iki adamın yan yana oturmasıyla başlayan gizemli ve bilinmezliklerle dolu bir hikâye… Vartanyan’ın hayatından yola çıkarken nasıl bir yazma sürecine girdiniz, hazırlığınızı ve neden kurgu roman yazdığınızı merak ediyorum.

Kulağa biraz klişe gibi gelse de romanım için şunu söyleyebilirim: “Anlattıklarım hakiki hikâyelerdir ama gerçek olaylara dayanmazlar.” Bizler “milli tarih anlatısının” yegâne gerçeklik olarak sunulduğu, devlet eliyle yazdırılmış tarihin adeta pozitif bir bilimmiş gibi kutsandığı bir okul sistemi içerisinde yetiştik. Toplumun geniş kesimlerinde hâlâ tarihçilerin geçmişte yaşanan olayları tüm yönleriyle idrak edebileceklerine, hatta taraflardan hangilerinin haklı, hangilerinin haksız olduğuna karar verebileceklerine dair güçlü bir inanç var. Oysa tarihçinin okurlarına geçmişteki insanların anlatılarının üzerine kurulmuş bir üst anlatıdan başka bir şey sunamayacağını kabul etmeliyiz. Tarihçi geçmişten günümüze ulaşmış yaşam kırıntılarını ele alarak kendi bilgisi, görgüsü, hayal gücü oranında geçmişe dair bir kurgu oluşturur. Önemli olan bu kurgunun tutarlı olması ve eldeki kaynaklara olabildiğince dürüst ve adil biçimde söz hakkı verebilmesidir. Sonuçta geçmişe dair edebi bir eser kaleme alırken de kaynaklardan beslenebilirsiniz ama burada edebiyat söz konusu olduğu için anlatılanların gerçekten yaşanmış olaylara dayanması değil okurda metnin iç tutarlılığa sahip olduğu hissinin oluşturulması yeterli olacaktır. Tabii anlatının ele alınan dönemin tarihsel gerçeklikleriyle ters düşmemesi okurun gerçeklik algısını güçlendirecektir –ki bu her edebiyat ekolü için istenen bir şey midir o da ayrı bir tartışma konusu. Arman Vartanyan’ın hayatından yola çıkarak bir biyografi yerine bir roman yazmayı tercih etmem tarihsel gerçeklere tamamıyla sırtımı döndüğüm anlamına gelmez. Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi kolayca anlayacaktır. Diğer yandan elimizdeki metnin “Adı Olmayan” hayali bir adam üzerine kurulduğu gerçeğini değiştirmez bu durum.

“OKURLARIN ROMANA GÖSTERECEKLERİ REAKSİYONU MERAK EDİYORUM” 

Kitap aynı zamanda 2018 yılında TUDEM Edebiyat Ödülü’nde ikinciliğe değer görüldü. Romanın daha geniş kitlelere ulaşması bakımından ve Arman Vartanyan’ın daha fazla bilinmesi için önemli bir kazanım olsa gerek. Ne düşünüyorsunuz?

Oğuz Atay’ın bir gece yüzlerce sayfalık bir kitapla Cevat Çapan’ın kapısını çaldığına dair bir anlatı vardır. TRT’nin roman yarışmasına giden bu dosya edebiyat tarihimizin önemli başyapıtlarından birisi olan “Tutunamayanlar”ın ilk halidir. Cevat Çapan bu anıyı anlatırken dosyayı eline aldığında ”bakalım bizim mühendis Oğuz Bey neler karalamış” diyerek okumaya başladığını itiraf eder. Bu eserle TUDEM Edebiyat ödülüne katılmamın iki nedeni vardı: Daha önce denemediğim ve üretimi en zor olan türlerden birisinde, roman alanında verdiğim ilk eserimin kimliğimin gizli kaldığından emin olduğum bir organizasyonda okunması ve değerlendirilmesi düşüncesi açıkçası beni çok heyecanlandırdı. İkincisi TUDEM’in kurduğu jürinin seçkin isimlerden oluşuyor olması tercihimde belirleyici bir rol oynadı. Bir gece kapılarını çalıp eserimi okutmaktansa bu şekilde ulaştırmayı tercih ettim onlara. Romanın ödüle layık görülmesinin okunurluğunu artırıp arttırmayacağından emin değilim. Benim açımdan bakarsak yaptığım işe dair önemli bir geri bildirim sağladığı için bu yarışmaya katılmış olmaktan oldukça memnunum. Sonrasında jürinin yaptığı değerlendirmeler eşliğinde kitabın üzerinde bir hayli çalıştık. Burada editörüm Hilal Aydın’ın adını mutlaka zikretmek isterim. Kendisi ilk kez çıktığım bu yolculuğun her aşamasında önerileriyle yol açıcı oldu. Ama asıl serüven şimdi başlıyor. Okurların romana göstereceği reaksiyonu merakla bekliyorum.

“Yaşamımı üç döneme ayırıyorum ben: Tıpkı bir tragedyanın bölümleri gibi prolog, zirve ve düşüşten ibaret. Üç aşamayı da henüz otuz yaşıma varmadan tamamladım ve tragedyam sona erdi.” Bu ifadeler, kitabın belkemiği olabilir mi? Romanda da prolog, zirve ve düşüş bölümlerine rastlıyoruz. Genel hatlarıyla biraz bu üç bölümden bahseder misiniz?

Arman Vartanyan’ın hikâyesinde trajik bir yön olduğu aşikâr. Onun oyun yazarı kimliği ve tiyatronun yaşamında oynadığı önemli rol de hesaba katılırsa romanda neden antik Yunan tragedyalarını çağrıştıran bir yapısal model kurmaya çalıştığım daha kolay anlaşılacaktır. Aristo’nun türün kurallarını tanımlayan ünlü Poetika’sına göre, trajik karakter kendisini yıkıma götürecek bir zaafa sahip olmalıdır. Bu zaaf seyirci olarak bizler için görünür olmakla birlikte karakterin gözleri bağlı olmalı ve ancak oyunun finalinde yıkıma uğradığında açılmalıdır. Aristo’ya atfedilen katharsis kavramı, sahne araçlarıyla seyirci açısından bir arınma pratiği açığa çıkarma işlevi görmeli. Diğer bir deyişle karakterin zaafını fark eden ve onun yaşadığı yıkımı yaşamaktan korkan seyirci aynı zaafları sergilememe konusunda bir donanım elde etmeli. Tabii bu mekanizma belki de bir antik Yunan ütopyasıydı. Aristo’nun sahne sanatlarını değerli bulmayan Eflatun ile giriştiği tartışmada tiyatronun toplumsal işlevini tarif etme çabası olarak da görülebilir. Sonraki yüzyıllarda yüzlerce kuramcı bu mekanizmayı çözümlemek ve kendi çağlarına uyarlamak için sayısız girişimde bulundular, bulunmaya da devam ediyorlar. Bunun romandaki yansımasına ise okur görüşleriyle karar vermek gerekir. Bu bakış açısıyla yaklaşıldığında adı olmayan kahramanımızın neden ve nasıl yıkıma sürüklendiğini edebi araçlarla okura aktarabiliyorsa roman amacına ulaşmış demektir.

“Adı Olmayan Adam” ismi sanki sadece Arman Vartanyan için değil de İstanbul Ermeni toplumunun kültür hayatından sürgün edilmiş insanları niteliyor hissi uyandırıyor. Romanda birbirinin içine girmiş bireysel trajedileri olan insanları. 

Romanda hikâyeleri adı olmayan adamın kaleminden okura ulaşan başka bazı karakterler olduğu doğru. Bunlardan bazıları Ermeni toplumu içerisinden seçilmiş, diğer bazıları ise değil. Bazıları adı olmayan adam gibi Türkiyeli olmayı, bu ülkede yaşamayı önemsiyor ve bunun için kendince bir mücadele yöntemi geliştiriyor. Diğer bazıları ise bunu yapmıyor, kendisini bunu yapmak zorunda hissetmiyor. Bazıları kolayca egemen konumuna geçip kendisine avantajlar elde edebilecekken bunu yapmamayı tercih etmiş, bazılarınınsa zaten hiç böyle bir şansı olmamış, yaşamları eşitlik mücadelesi ile geçmiş. Tüm bu farklı kesimlerin tek bir öykü etrafında bir araya geldiklerini söylemek kolay değil. Ama diğer yandan birbirleriyle bağlantılılar. Belki de o yüzden adı yok, adını koymak o kadar da kolay değil.

Kitabınızı Yervant Baret Manok’a ithaf etmişsiniz. Onun romanınızda nasıl bir etkisi oldu?

Yervant Baret Manok ile Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu kapsamında yürüttüğümüz bir çalışma bağlamında yollarımız kesişti. Kendisinin 1980’li yıllarda Venedik’teki Ca’ Foscari Üniversitesi’nde tamamladığı master tezinin Türkçe yayınlanması vesilesiyle ilk temasını sağlamıştık. Baret İstanbul doğumluydu ve lise yıllarına kadar bu şehirde yaşamıştı. Ardından Venedik’te Ermenice eğitim veren önemli bir eğitim kurumu olan Muratyan-Rafaelyan Koleji’ne devam etmişti. Yükseköğrenimini de aynı şehirde tamamlayarak bitirme tezini Venedik yakınlarındaki San Lazar adasında kurulan Ermeni Manastırı’nda üretilmiş ilk Türkçe komediler üzerine yazmıştı. Bu değerli kitabın yayın sürecinde başlayan dostluğumuz sonrasında bir hayli ilerlerdi. Kitapta önemli yer tutan Venedik sahneleri Baret ile 2013 yılında bu şehirde birlikte geçirdiğimiz bir yazdan kalan anılardan beslenmişti aslında. Baret’in kişiliğinde insani olan hiçbir şeye asla yabancı olmayan, geniş bir hoşgörü kültürü üzerine inşa edilmiş güçlü bir hümanizm somutlaşmıştı. Aynı zamanda çok önemli bir Armenolog olan ortak öğretmenimiz olarak adını anabileceğim Türkiye Ermeni Katolik Cemaati Ruhani Reisi Başpiskopos Levon Zekiyan’da da (ki kendisi Baret’in öğrencilik yıllarında Ca’ Fascori Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi) çok güçlü bir yansımasını gördüğümüz bu hümanist yaklaşım beni derinden etkilemiştir. Ne yazık ki sevgili Baret’i geçen yıl kaybettik. Hem de üretken ve enerjiyle dolu olduğu bir dönemde. Onun bu kitabı yazmakta olduğumdan haberi vardı ve sonucu merakla bekliyordu. Ancak maalesef göremedi. Kitabı okuduğunda ne düşüneceğini merak ettiğim kişilerin başında geliyordu Baret.

Evet, keşke okuyabilseydi. Kendi anılarınızın yansıdığı sahneler, hikâyeler oldu mu peki? Nedense ben kitabın başında uçakta koltuğa oturan o genç adamı, kitabın yazarı olarak hayal ettim hep. Sanırım içten içe Ferit ismini Fırat ismiyle bağdaştırdım.

Yazarlar kendi kitaplarını hangi amaçlarla yazarlarsa yazsınlar okurların onları nasıl anlamlandıracağını belirleme şansları olmadığına inanıyorum. Yazarın bir kitabı yazarken belli niyetleri olabilir. Bunu okuruyla paylaşabilir ya da saklı tutmayı seçebilir. Ama metin ve okur arasında demokratik bir etkileşim olacaksa okurun da kendi dünyasından bir şeyleri yazarın ortaya koyduğu harca katma hakkı vardır bence. Yazma işi tek bir kişinin elinden çıkmış gibi görünse de okuma ve anlamlandırma kolektif bir inşa faaliyettir. Bir başka söyleşide de belirttiğim gibi Tolstoy, Dostoyevski, Umberto Eco, J. M. Coetzee ve Paul Auster gibi yazarlardan, bir yazarın kendi yaşamını, kendi duygu ve düşüncelerini edebi bir gerçeklik inşa etmek için nasıl eğip bükebileceğini öğrenme şansı bulduğumu düşünüyorum. Bu anlamda karakter ve öykü inşa etme işi bir yerde oyuncuların bir rol yaratma edimiyle de akrabalıklar taşır. Eğer yazdığınız metin kurgusal nitelik taşıyorsa içerisinde size ait çok yoğun bir şeyler vardır ama hiçbiri tamamıyla sizi temsil etmez.

“Adı Olmayan Adam”ın araştırması muhtemelen çok daha öncesine dayanıyor, yayın süreci pandemide mi oldu?

Kitabın ilk taslağı Mayıs 2018’de, bahsettiğim o seminerin ardından Kasım ayında yarışmaya teslim edilecek şekilde yaklaşık 5-6 aylık bir sürede yazıldı. Ama ardından iki yıla yayılan bir yayına hazırlama süreci vardı ki bu aslında bir tür yeniden yazma deneyimiydi. Okurun eline ulaşan nihai metin hem 2018’den hem de pandemi döneminden izler taşıyor.

“TÜRKİYE’Yİ BU DENLİ ÖZÜMSEMİŞ, BURADA DOĞMUŞ, KUŞAKLAR BOYU BURADA YAŞAMIŞ BİR TOPLULUĞUN ÜYELERİNE “YABANCI” MUAMELESİ YAPILMASI GERÇEKTEN YARALAYICI”

Romanın en güçlü yanlarından biri hiç kuşkusuz Türkiyeli Ermeni aydınların yaşadıklarından da bahsediyor olması. “Sen buralı değilsin” dense de kendini daima “buralı” gören, hisseden insanları anlatması bakımından çok değerli.  “Adı Olmayan Adam”ın kurgu olsa da toplumsal hafızaya ayna tuttuğu muhakkak. Bu çerçevede neler söylemek istersiniz?

Türkiyeli Ermenilerle son 15 yılı içine alan süreçte oldukça yakın ilişkilerim oldu. Bu başlangıçta biraz önce bahsettiğim gibi daha çok tiyatro alanıyla sınırlıydı. Ama sonrasında bazıları ailemin birer üyesi gibi oldular. Daha doğrusu onlar beni bir aile üyesi olarak aralarına aldılar. Onlardan hayata, edebiyata, kültür dünyamıza, tarihimize ve her şeyden önemlisi insani değerlerin her şartta muhafazasına dönük çok şey öğrendim. Öğrenmeye de devam ediyorum. Türkiye’yi ve İstanbul’u bu denli özümsemiş, burada doğmuş, kuşaklar boyu burada yaşamış, birlikte yaşadığı topluluğa her zaman değer katmış bir topluluğun üyelerine 20 milyonluk bu kozmopolit şehirde farkında olarak ya da olmayarak hep “yabancı” muamelesi yapılması gerçekten yaralayıcı. Kitleler olarak içinde yaşadığımız ülkenin “çok”lardan değil de “tek”lerden oluşan bir niteliği olduğuna o denli inanmış, o denli inandırılmışız ki; “farklı” olana şüpheyle, korkuyla yaklaşmaya o denli şartlanmış, o denli şartlandırılmışız ki binlerce yıldır bu topraklarda, yüzlerce yıldır bu şehirde yerleşik bir kültür inşa etmiş, hepimize mutlaka bir şeyler katmış bu kadim topluluğa yabancılaşmışız. Sonuçta kendi zenginliğimizi yitirmiş, kendi toprağımızı çoraklaştırmışız. Tıpkı adı olmayan kahramanımızınki gibi trajik bir öykü bu.

Yaşasaydı Arman Vartanyan’la sohbet etseydiniz ona ilk ne söylemek isterdiniz?

Öldüğünü öğrendiğimde içim cız etmişti. Keşke oyunları okumak için bir fırsat yaratsaydım ve onunla gidip tanışsaydım diye düşünmüştüm. Ama sonradan bir dostumun ölümünden birkaç yıl önce onu ziyaret etme şansı bulduğunu öğrendim. Ziyaretle ilgili bilgi almak istediğimde çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını öğrendim. Arman Bey’in ileri yaşı nedeniyle hafızasının çok zayıfladığını ve sorularına çoğunlukla daha sonra biyografisini yazacak ikinci eşi Zarine Hanım’ın yanıt verdiğini anlattı bana. O zaman romanda da bir yerlerde geçen şu sözü hatırladım: “Bu mektubu okuyunca yaşarken iyi ki seninle karşılaşmamışız diye düşündüm. Çünkü eğer karşılaşsaydık muhtemelen tüm bu yazışmaların büyüsü bozulurdu.”

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media