banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

NİÇİN KENDİ SESİMİZİ KAYITTAN DİNLEMEK RAHATSIZ EDİCİDİR?



Video veya ses kayıt cihazında kendi sesinizi duymak size de garip gelmiyor mu? Yalnız değilsiniz. 20 yılı aşkın süredir nadiren merak ettiğim ama peşine düşüp araştırmadığım bir sorunun cevabını buldum. 

Yazı: Batuhan Sarıcan
batusarican@gmail.com

Evimize ilk defa kayıt özelliği olan bir kamera girdiğinde sanıyorum 11 yaşındaydım. VHS-C kasetlere kayıt yapan Panasonic marka bir cihazdı; elinizi kayışa geçirir, kamerayı kavrar ve kırmızı “record” tuşuna bastığınızda dünyanın en ünlü belgesel yönetmenlerinden biri olurdunuz. Çünkü o zamanlar -tıpkı şimdi olduğu gibi- belgesel meraklısısınızdır.

Bu cihazla matematik kitaplarımdan daha uzun süre meşgul olmuştum. Ders çalışacağıma kendimce belgeseller çeker, sonra evde kimse yokken tüplü televizyona bağlar ve o “dahiyane” çekimlerimi izlerdim. Mesela yaşadığımız misafirhanenin floresan yanıp sönen koridorunun en uzak köşesine -sırf aksiyon olsun diye- zoom yapar, ardından ayağımın dibindeki bir böceğe yaklaşırdım, dokunduğunuzda top haline gelen bir tespih böceği kısa bir belgeselin konusu olabilirdi pekâlâ; “Vay canına! Bakın dokununca ne hale geliyor,” der gibiydi çekimler ama konuşmazdım tabii ki.

Gece ya da gündüz olsun kadrajıma ne girerse çekiyordum; hava kararınca lambalara çarpıp duran güveler, resepsiyona giren bir kedi, karınca yuvalarındaki hareketlilik, ağaca tüneyen bir baykuş, çalılıktaki birtakım börtü böcek ve şansım yaver giderse de bir peygamberdevesi belgesellerimin konusu olurdu. Bazen de çektiğimin farkına varamayacak uzaklıktaki insanları kaydederdim. Sonuçta onlar da bir hayvan değil miydi, belgesel konusu olabilirlerdi. Ama benim ilgimi çeken hayvanlar, daha küçük olanlardı.

Ailem bu çekimleri yaptığımı bilmez, bilinse de gerektiği zaman kasetlerde boş yer oldukça sorun edilmezdi. Onlar için bu kameraya ihtiyaç duyulan yegâne zamanlar, şehir dışında çıkılan tatiller ve aile üyelerimizin doğum günü kutlamalarıydı.

Kendi sesimin farkına varışım da işte böyle bir video kaydı sayesinde oldu. Kim bilir hangimizin doğum günüydü. Kayıt sonrası mısır patlatıp izlediğimiz o anı şimdi hayal meyal hatırlıyorum; şaşırmış ve garipsemiştim, “Benim sesim böyle değil ki!” Çocukken farkına varıp şaşırdığınız onca şeyden yalnızca biriydi, kafayı takmamış, gülüp geçmiştim.

Bu anımı, bu yazıyı yazana kadar hatırladığımı hatırlamıyorum. Fakat o gün bugündür, konuşurken duyduğum kendi sesim ile başkasının duyduğu “benim sesim” arasında fark olduğunu öyle ya da böyle bilir ama nedenini araştırmazdım. Geçenlerde konuyla ilgili bir habere tesadüfen denk geldim, biraz araştırınca da durumun neredeyse herkeste aynı duyguları yaratan bir fenomen olduğunu öğrendim.

Niçin kendi sesimizi garipsiyoruz?

Psikolojide buna “sesle yüzleşme” deniyor. Kişinin kendi sesini beğenmemesi veya yadırgaması olgusu. Hani sesim şarkı söyleyecek kadar güzel değil ama bu farklı bir mesele; sonuçta kendi sesiniz iyice rahatsız edici ve tanınmaz bir hale bürünüyor.

Sesle yüzleşme fenomeni, genellikle bir kişinin kendi sesinin, diğer insanların nasıl duymasını beklediği ile kayıtlarda “gerçekte” duyulan arasındaki farklılıktan ve yaşanan hayal kırıklığından kaynaklanıyor. Öyle bir hayal kırıklığı ki başta sesinizi tanıyamıyorsunuz bile. Örneğin 1967’de Rousey ve Holzman tarafından yapılan bir çalışmada, katılımcıların sadece % 38’i kendi seslerinin kayıtlarını 5 saniye içinde tanıyabilmiş. (1) Durum o kadar vahim.

Kulak-Burun-Boğaz (KBB) biliminin Latince karşılığı olan “otolarengoloji” konusunda uzmanlaşan bir isim, Washington Üniversitesi’nden Neel Bhatt, bu fenomeni benim için yıllar sonra anlaşılır bir hale getiriyor. (2) Kendisi, ses sorunları olan hastaların tedavisinde uzmanlaşmış bir cerrah olarak hastalarının konuşmalarını belli aralıklarla kaydediyor. Bu kayıtlar, terapi ve tedavilerin etkilerini somut olarak ortaya koyabilmesi açısından önem taşıyor.

Bhatt, zaman içinde bu seansların hastaları için ne kadar zor olabileceğin görerek bir hayli şaşırıyor. Çünkü birçoğu, tıpkı benim doğum günü videolarında kendi sesimi duyduğumda hissettiklerim gibi, kendi seslerinin kayıttan çaldığını duyduklarında açıkça rahatsız oluyor, hatta kimisi kaydı kapattırmaya kadar götürüyor işi.

Bu durumun fizyolojik ve psikolojik karşılıklarına odaklanan Bhatt’a göre, bu rahatsızlığın nedenlerinden biri, bir ses kaydından gelen sesin, konuştuğumuzda algıladığımız sesten farklı bir şekilde iletiliyor olması: “Sesinizin kaydını dinlerken, ses havadan kulaklarınıza gelir; buna ‘hava iletimi’ denir. Ses enerjisi kulak zarını ve küçük kulak kemiklerini titreştirir. Bu kemikler daha sonra ses titreşimlerini, işitsel sinyali beyne gönderen sinir aksonlarını uyaran kulak salyangozuna iletir.”

Peki ama konuşunca nasıl duyuyoruz? Bhatt’a göre konuştuğumuz zaman sesimiz farklı bir şekilde iç kulağa ulaşıyor. Bir kısmı hava iletimi yoluyla taşınan sesin çoğu, dahili olarak doğrudan kafatasında kemikleriniz yoluyla iletiliyor. Bir başka deyişle, konuşurken kendi sesimizi duyduğumuzda, bunun nedeni hem dış hem de iç iletimin bir karışımı oluyor ve iç kemik iletimi düşük frekansları artırıyor gibi görünüyor. Bu nedenle de konuştuğumuzda sesimizi daha derin ve daha zengin algılıyoruz. Kaydedilen ses ise buna kıyasla, daha ince ve daha yüksek tiz ses çıkarabiliyor. Bu da çoğu kişi için rahatsız edici bulunuyor.

Sesimizin kaydını duymanın rahatsız edici olmasının ikinci bir nedeni ise daha çok psikolojik, yani dinlediğimiz sesin, bizim için gerçekten yeni bir ses olması. Sonuçta bu, kendi algımız ile gerçeklik arasındaki farkı ortaya çıkaran bir ses. Her birimizin sesi benzersiz olduğu ve öz kimliğin önemli bir bileşeni olduğu için bu uyumsuzluk, bizim için sarsıcı olabiliyor.

University College London’dan larengoloji profesörü Martin Birchall ise şu karşılaştırmayı yapıyor: “Konuştuğumuzda, sanki herkes sesi bir hoparlörlerden duyuyor. Ancak biz bunu kendi kafamızın içindeki bir mağaradan duyuyoruz.” Birchall, “Ses, sinüslerimizin, kafamızdaki tüm boşlukların ve kulaklarımızın orta kısmının etrafında dolaşıyor ve bu, diğer insanların duyduklarına kıyasla sesleri duyma şeklimizi değiştiriyor,” diyerek açıklıyor durumu. (3)

Kolay değil, başkalarının sizi başından beri farklı bir ses tonuyla duyduğunu fark ediyorsunuz; bu oldukça rahatsız edici. Benim için anlık bir garipseme ve ardından gülüp geçilecek bir durum. Ancak bazı insanların, sırf bu sebeple ses değiştirme operasyonuna bile girdiğini öğrenmek epey şaşırtıcı. Aslında bizi rahatsız eden tek şey, sesimizin alışık olduğumuzdan başka bir şekilde duymamız. Yoksa Panasonic’in bir suçu yok.

 

Kaynakça:

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media