banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

BİR NÖROBİLİMCİ-YAZARIN PORTRESİ: OLIVER SACKS

 

O sadece dünyaca şöhrete sahip bir nörobilimci-yazar değil, aynı zamanda hareket halinde bir adamdı; usta bir motosiklet sürücüsü, günde iki kilometre yüzen ve egzotik topraklara seyahat etmeyi seven biriydi: Aklın gizemlerini, halkın diliyle anlattığı kitaplarıyla tanınmıştı. Ancak yalnızlaştırılan bir bilim insanıydı: Oliver Sacks’ı anıyoruz.

Yazı: Batuhan Sarıcan
batusarican@gmail.com

Ankara’da yaşarken Dost Kitabevi sıkça uğradığım bir yerdi. Bir gün rafların arasında dolaşırken bir kitabın ismi, ilgimi bir hayli çekmişti: Karısını Şapka Sanan Adam…

Bir adam, karısını nasıl şapka sanabilirdi ki? Kitabın eğlenceli bir öykü derlemesi olduğunu düşünerek hemen elime alıp incelemeye başlayınca öyle olmadığını anladım. Bu kitap, nörobilimci Prof. Oliver Sacks’ın klinik vaka deneyimlerini içeren, Tourette sendromundan otizme farklı nörolojik vakaları anlattığı bir yaşantı kitabıydı. Hemen alıp okumuştum. İşte Oliver Sacks ile tanışmam ve bilişsel bozuklukların patolojik birer karşılığı olduğunu öğrenmem de bu kitap sayesinde olmuştu.

Bugün dönüp baktığımızda bir tıp doktoru ve yazar olan Sacks’ın, bilim insanları arasında nadir görülen bir popülerlik seviyesine ulaştığını rahatlıkla görebiliriz. Beynin ve bilincin en garip yönlerine vurgu yaparak, türlü türlü nörolojik vakaların kişisel tarihçelerini başarılı bir şekilde öyküleştiren Sacks, Karısını Şapka Sanan Adam başta olmak üzere birçok kitabıyla biliniyor. Ve neyse ki hepsi de Türkçeye çevrildi.

Normal ile patolojik arasında sınırları aşan yedi yaşamöyküsünü anlattığı Mars’ta Bir Antropolog (1995); insanların beyin hasarlarını telafi etme yollarıyla ilgili Aklın Gözü (2010); spesifik nörolojik durumlara dair doktorluk deneyimlerini yazdığı Migren (1970), üyeleri renkkörü olan sıra dışı bir topluluğu anlattığı Renkkörleri Adası (1997) ve sağırların dil algısına odaklandığı Sesleri Görmek (1989) gibi birçok çoksatan kitabın yazarı olarak tanınıyor. Ayrıca Meksika seyahat günlüğü olan Oaxaca Günlükleri (2002) de onun nitelikli eserleri arasında. Eserleri, sadece ABD’de birer milyondan fazla kopyası basılırken çalışmaları film ve tiyatro oyunlarına uyarlanmaya devam ediyor.

“Uyanışlar” ile ilgi büyüyor

Sacks, ilk büyük ilgiyi, 1966’daki klinik kariyerine başladığı Bronx’taki Beth Abraham Hastanesi’nde “atipik bir ensefaliti” olan bir grup hastayı anlattığı Uyanışlar adlı kitabıyla 1973’te görmüştü.

Dr. Sacks’ın ilgilendiği hastaların çoğu “uyku hastalığı” nedeniyle onlarca yıldır katatonikti. Sacks onlara, Parkinson hastalarındaki benzer semptomların tedavisi olarak yeni yeni fark edilmeye başlanan L-dopa ilacını vermiş, ardından tanımadıkları bir dünyaya adım atmalarını izlemişti. Bazıları hem ilaca hem de değişen koşullara diğerlerinden daha iyi yanıt vermişti ve Sacks, söz konusu kitabını, bu farklılıkları keşfetmeye ve hastalarının bir nevi “yeniden uyanışını” kutlamaya adamıştı.

Uyanışlar aynı zamanda 1990 yılında, orijinal ismiyle Awakenings olarak filme uyarlanmış, Robert De Niro ile Robin Williams’ın başrollerini paylaştığı film, birçok dalda Oscar’a aday olmuştu. Williams, filmdeki karakterin adı farklı olsa da aslında Sacks’ın hayatını canlandırmıştı. (İzlemediyseniz öneririz.)

“Kendimi hem doğa bilimci hem de bir tıp adamı olarak görüyorum”

Dr. Sacks, kendi kitap ve denemelerini; vaka öyküleri, patografiler, klinik hikâyeler veya “nörolojik romanlar” olarak tanımlamayı seviyordu. Odaklandığı ve yazdığı klinik vakalar arasında yaşlanma, hafıza ve duyu kaybı, renkler ve rüyalar, Freud, halüsinasyonlar, nöral Darwinizm, hayali uzuvlar ve psikedelik maddeler gibi konular vardı.

Denekleri arasında ise okuma yeteneğini kaybeden bir yazar (Bir yazarın başına daha kötü ne gelebilir ki?), ellerini yalnızca işe yaramaz “hamur parçaları” olarak algılayan bir kadın, beyni gözlerinin gördüklerini deşifre etme yeteneğini yitirmiş ve bu sebeple “karısını şapka zanneden” adama kadar birçok hasta vardı.

Onların kişisel hayatının gizliliğine saygı gereği, yazarken isimlerini değiştiriyordu tabii ki. Hastalarını eserlerinde kullanma konusunda gelen eleştirilere ise yanıtı şöyleydi: “İnsanlar hakkında yazma işi çok hassas bir konu ve onları tam olarak tanıyana kadar yazmam. Daha sonra onlarla uzun uzun tartışmam gerekir. Resmi bir onay almaktan memnun değilim. Ancak onlara yazdıklarımı her zaman gösteririm. Değiştirirler mi? Bir şeyleri ihmal ettim mi? Vurguyu farklı bir şekilde yaparlar mıydı? Neredeyse ortak bir çaba, ikili bir yazarlık haline geliyor. Yazarsam bunun, sempati ve saygı minvalinde olacağını biliyorlar, başka bir şey değil. Acı verici bir açıklama olmamalı.”

Her ne olursa olsun hastalarının mücadelelerini ve bazen de “tekinsiz” yeteneklerini anlatan Dr. Sacks, Tourette veya Asperger gibi sendromların ne demek olduğunu halka basit ama nitelikli öyküleriyle açıklamıştı, belki de başarısının sırrı buradaydı. Sacks, vaka öykülerine yaptığı vurguda, kendisi ve meslektaşlarının “insan hayvanının işleyişi” hakkında ne kadar az şey bildiğini iyi anlamış ve anlatmaya çalışmıştı.

Karısını Şapka Sanan Adam’da kendi yaklaşımı çok iyi açıklıyordu: “Kendimi hem doğa bilimci hem de bir tıp adamı olarak görüyorum; hastalıklara ve insanlara karşı ilgim eşit yoğunlukta. Biri diğerine uygun düşmüyorsa bile yine hem teorisyen hem dramatisyenim; hem bilime hem romantizme eğilimim var ve bu ikilemi, sürekli olarak insan olmanın özünde görüyorum.”

Sacks, kendisini meraklı bir kâşif olarak görmeyi her zaman sevmiş ve hatta “Pek çok garip, nöropsikolojik ülkeyi; nörolojik bozukluğun en uzak ve Tropik bölgelerini keşfettim.” demişti. Hep diyoruz ya merak bizi ileri taşır; o da entelektüel merakının peşinden gitmiş ve bu, onu sonu olmayan bir yolculuğa çıkarmış ve ileri götürmüştü: “İyi ya da kötü, çok inatçıyım.” diyecekti, “Bir şey dikkatimi çektiyse onu asla bırakamam. Bu büyük bir güç veya zayıflık olabilir. Ama bu saplantı beni bir araştırmacı yapar.” Öyle ki bu meraklılığı ve kişisel deneyimi, onu özellikle 1960’larda zihin değiştiren ilaçlar üzerine çalışmaya yöneltmiş ve daha sonra Halüsinasyonlar (2012) adıyla bir kitap bile yazmıştı. Ancak Oliver Sacks’ı sadece kitaplarıyla anmak çok da doğru bir yaklaşım sayılmaz. Onun kitapları aynı zamanda klinik yaşantısı ve deneyimleri demekti.

Her dehanın bir başarısızlık hikâyesi vardır

Dr. Sacks, tıp kariyerine bir araştırmacı olarak başlasa da bunun ne mizacına ne de el-göz koordinasyonuna uymadığının kabul ederek erken pes etmişti. 2005’te verdiği bir söyleşide, “Örnekleri kaybetmiş, makineleri kırmıştım. Sonunda ‘bir çuval inciri berbat ettiğimi’ söyleyerek defolup gitmemi, sadece hastalara bakmamı söylediler. Onlar daha az önemliymiş.”

Sacks, ne olursa olsun bilimsel merakını ve büyük sorulara cevap arama sezgisini korumuştu. Zihnin kimyasal ve nörolojik temellerini incelemenin moda haline gelmesinden yıllar önce, Dayanacak Bir Bacak (1984) kitabında “böyle bir alana olan ihtiyacı” göz önüne koymuş ve bu alana “klinik ontoloji” veya “varoluşsal nöroloji” adını vermişti.

Otobiyografik ögeler taşıyan bu kitapta aynı zamanda bir dağ tırmanışı kazasını da anlatıyordu; yazar, 1974’te Norveç’te bir dağın tepesinde koşarken sol kuadrisepsini yırtsa da şiddetli ağrıya rağmen dağdan inmeyi başarmıştı. Takip eden üç hafta boyunca, uzvunda tuhaf bir “sahiplik eksikliği” yaşamış ve bu duyguyu hem fizyolojik hem de felsefi açıdan anlamak için mücadele etmişti.

Kendisini de bir hasta olarak tanımaya ve anlamaya çalışmıştı. Bu minvalde, “Hastaları tanımak ve onların hikayelerini dinlemek, beyine yönelik anlayışınızı nasıl zenginleştirdi?” sorusuna cevabı ise şu şekilde: “Onlara fiziksel olarak neler olduğunu çok daha iyi anlamamı sağlıyor. Bu, kalp veya böbrekte daha az net olabilir, ancak beyin tarafından üretilen dil bozukluğu gibi bir durumda son derece açıktır, çünkü bu tür bozuklukların her zaman güçlü bir kişisel niteliği vardır. Vaka geçmişini bilmek ya da onlara hikâyelerini anlattırmak, o insanlarda olup biteni anlamanın en ayrıntılı yoludur.”

Akıl hocası: Sovyet nörobilimci A. R. Lurıa

Sacks kendi yazım tarzı ve kariyer yolunu, akıl hocası olarak gördüğü Sovyet nöropsikolojisinin kurucusu A. R. Luria ile ilişkilendirmişti. İkisi hiçbir zaman araya gelmese de yıllarca yazışmayı sürdürmüştü. Luria’nın The Mind of a Mnemonists (1968) eserinin onda etkisi çok büyüktü. Luria, muazzam bir hafızaya ve imgelem gücüne sahip bir hastasını 30 yıl boyunca takip etmiş ve onu yazmıştı. Sacks, Luria’nın kendisi üzerindeki etkisini, “Onun kitabına başladığımda bunun bir roman olduğunu düşündüm. Bir romanın gücü, acısı ve dramına sahipti. Sonra bunun bilimsel bir vaka geçmişi olduğunu anladım, şimdiye kadar okuduğum en zengin şeydi. Anlatı, bilimsel anlayışın önemli bir parçası olabilir. Ben bir doktor ve hikâye anlatıcısı değilim. İkisini bağlantılı olarak görüyorum.” diyerek açıklayacaktı.

Tarzı yüzünden yalnızlaştırıldı

The Independent of London ise Sacks’ı “nörolojik dramanın baş dehası” olarak tanımlandırmış, derginin hakemleri, onun empatik yaklaşımı ve zarif düzyazısını övmüştü. Yine de alandaki bilim insanları, onun yaklaşımında sorunlar buluyordu; klinik bulgu ve bilimsel yöntemlerden ziyade hikâyelere vurgu yapmasından şikayetçilerdi. Sözgelimi Londralı nörobilimci Ray Dolan, 2005’te The Guardian’a şunları söyleyecekti: “Dr. Sacks’ın sayısız kitabında yazdığı nörolojik koşullara bilimsel bir bakış açısı sağlayıp sağlamadığı sorgulanabilir. Dr. Sacks’ın her zaman mevcut dramatik bir kişilik olma eğiliminden her zaman rahatsız oldum.”

Engelli ve hasta insanların haklarını savunan aktivist Tom Shakespeare ise Sacks’ı, “hastalarını edebi bir kariyer için yanıltan adam” olarak nitelendirerek, hakkında yazdığı insanları sömürmekle suçlayacaktı. Ama bugün insanlar, Tom Shakespeare ve Ray Dolan gibi sadece eleştiren isimler değil, Oliver Sacks sayesinde birçok zihinsel anomalinin ne olduğunu biliyor ve o insanlara karşı daha çok farkındalık sahibi. Bununla birlikte Sacks, niçin doğrudan doğruya bilimsel makaleler kaleme almadığını şöyle açıklıyordu: “Bunlar beni ifade etmiyordu. Ben tatmin olmadım. Hayat sadece teknik makalelerden ibaret değildir.” Ve sonra aniden tamamen farklı türden kitap ve denemeler yazmaya başlamıştı. Yani yukarıda isimlerini de saydığımız eserlerini…

Müzikle arası iyiydi

Yetenekli bir piyanist de olan Sacks, sık sık müzik ve akıl arasında ilişki kuran yazılar da yazmış ve sonunda bu yazıları Müzikofili (2007) kitabında bir araya getirmişti. Öyle ki Sacks, müziğin demans hastalarına ulaşma yeteneğini açıkça takdir etmişti. 2006’da Columbia Üniversitesi’ndeki bir dinleyiciye, “Bence biz esasen, son derece müzikal bir türüz. Ve bildiğim kadarıyla, dilin müziğe dayanıp dayanmadığını bilmiyorum.” ifadelerini kullanmıştı. Nietzsche’nin Bizet’yi dinlemenin onu daha iyi bir filozof haline getirdiği iddiasına da atıfta bulunan Sacks, “Mozart’ın beni daha iyi bir nörolog yaptığını düşünüyorum,” diyecek kadar da ileri gitmişti.

Hareket halindeki bir adamdı Oliver Sacks, azılı bir motosiklet sürücüsü, günde iki kilometre yüzen ve egzotik topraklara seyahat etmeyi seven ve her daim merakının peşinden giden biriydi.

Bilime ilgisi nasıl başlamıştı?

Çocukluktaki kimya sevgisini anlattığı Tungsten Amca (2001) eserinde, ailesinin savaştan önce düzenlediği siyonist toplantıların, onu organize dinden uzaklaştırdığını ve aynı zamanda bir polimat evinde büyümenin bilime olan ilgisini nasıl artırdığını anlatmıştı: “Başından beri sorgulamaya, araştırmaya teşvik edildim.”

1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde ise ailesi, Oliver ve kardeşi Michael’ı yatılı okula göndermişti. Sacks o günleri hiç de iyi hatırlamazken dört yıl sonra eve döndüğünde kendisini bodrumdaki laboratuvarına sığınarak periyodik tablonun cazibesine kaptırmıştı.

Neden sonra tıp diplomasını Oxford’daki Queen’s College’dan aldıktan sonra Sacks, 1960’ların başında San Francisco’daki Mount Zion Hastanesi’nde staj yapmak için ABD’ye taşınmış ve ardından Los Angeles’daki Kaliforniya Üniversitesi’nde nöroloji ve nöropatoloji alanında ihtisasını yapmıştı. Sacks, nöroloji alanında kariyer yapmaya başlama nedenini şöyle açıklıyor: “Beyin hem bizi şekillendiriyor hem de bizim tarafımızdan şekillendiriliyor; biz buyuz.” Nihayetinde Bronx’taki Albert Einstein Tıp Koleji’ndeki bir burs için 1965’te New York’a taşınmış ve bir yıl sonra Beth Abraham’da, Uyanışlar eserinin yolunu açan klinik çalışmasına başlamıştı.

Yıllar sonra Harvard Business Review’dan Lisa Burrell’a ABD’ye ilk gelişini şöyle anlatıyor: “27 yaşımdayken Amerika’ya geldim. Abim de tam olarak aynı yaşta Avustralya’ya gitmişti. Keskin bir karardı, çünkü İngiliz toplumunu katı ve hiyerarşik olarak görüyordum. Ağzınızı açar açmaz sınıflandırılırdınız. ABD’nin fiziksel genişliği kadar sosyal, kültürel ve ahlaki açıdan da geniş ve çeşitli olacağını hayal ettim. Muhtemelen garip bir hayatım olacağını ve ABD daha büyük olduğu için daha iyi yaşayabileceğimi ve küçük bir hastane bulup orada saklanabileceğimi ve kendi işimi yapabileceğimi düşündüm. Halen yaptığım şeyi.”

Sacks Kaliforniya’da içinde bulunduğu kültürden etkilenerek şair Thom Gunn ile arkadaş olmuş ve Büyük Kanyon’a motosiklet gezilerinde Cehennem Melekleri isimli motosiklet çetesine katılmıştı. Hareket Halinde: Bir Hayat (2015) isimli kitabında ise cinsel yönelimini ilk defa açığa vurarak ergenlik çağında eşcinsel olduğunu fark ettiğini anlattı. Hayatının sonlarında aşkı bulmadan önce 35 yıl süren bir bekarlık dönemi yaşadığını yazmış ve sonunda yedi yıllık partneri yazar Bill Hayes’le tanışmıştı.

600’den fazla defter derledi

Kendisi aynı zamanda çelişkilerle dolu bir adamdı: samimi ama mesafeli, girişken ama yalnız, klinik ama şefkatli, bilimsel ama şiirsel, İngiliz ama neredeyse Amerikalı. Yıllar içinde Guggenheim Vakfı, Ulusal Bilim Vakfı, Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi ve Kraliyet Doktorlar Koleji’nden onur ödülleri de dahil olmak üzere birçok ödül aldı. 2008’de İngiliz İmparatorluğu Önderleri arasına seçildi.

Dopdolu bir hayat yaşayan Sacks, yılda yaklaşık 10.000 mektup alıyordu. Sacks bu mektuplar için “10 yaşın altındaki, 90 yaşın üzerindeki veya hapishanedeki kişilere her zaman cevap veriyorum,” diyecekti.

Üretken bir günlük tutucusu olan Dr. Sacks, 600’den fazla defter derlemişti. Denemelerini The New Yorker ve The New York Review of Books gibi dergiler, muhtelif tıp dergileri ve ayrıca Antaeus gibi küçük edebiyat dergileri yayınladı ve yazıları kitap olarak basıldıktan sonra bile yeni bilgiler eklemek için sık sık gözden geçiriyordu. Bir yayıncısı, “Ah, Oliver! Bir dipnot için her şeyi yaparsın!” diyecekti.

30 Ağustos 2015’te, 82 yaşında hayata gözlerini yuman Sacks’ın ölüm nedeni kanserdi; öldüğünde başucunda, hayatındaki en önemli iki kişi vardı: Dr Sacks’ın son yedi yıldır partneri olan yazar Bill Hayes ve iş arkadaşı-editörü Kate Edgar vardı; kendisi şimdi Oliver Sacks Vakfı’nı yönetiyor. Sacks, hayatı boyunca yazdığı kitapların satışlarından elde edilen geliri, çalışmalarının yayımlanmaya devam edilmesi, arşivinin korunması ve tıpta hümanizmi ilerletmeyi desteklemek amacıyla kurduğu, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Oliver Sacks Vakfı’a bağışladı.

Sacks, ölümüne kadar aktif kalsa da 2007’de 74 yaşında, Albert Einstein Tıp Fakültesi ile 42 yıllık ilişkisini, Columbia’daki disiplinlerarası bir öğretim görevini kabul etmek için kesmiş, 2012’de New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne nöroloji profesörü olarak dönmüştü. Hastaları, hiç şüphesiz ki onun edebi eserlerine “malzeme vermişti” ama o aynı zamanda hastalarıyla çalışmayı gerçekten seviyordu.

1989’da The MacNeil / Lehrer NewsHour için kendisiyle söyleşi yapan Joanna Simon, Sacks’a 100 yıl sonra nasıl hatırlanmak istediğini sormuş ve Sacks’ın cevabı şu olmuştu: “Hastalarımın ve diğerlerinin bana söylediklerini dikkatle dinlediğimin düşünülmesini isterdim. Yaşadıklarının onlar için nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye ve bunu aktarmaya çalıştım. Onlara tanıklık ettim.”

 

Not: Yazı, Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 16 Ekim 2020 tarihli 238. sayısında yayımlanmıştır.

Kaynakça:

Oliver Sacks, Karısını Şapka Sanan Adam. Çev: Ç. Çalkılıç, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016

https://www.nytimes.com/2015/08/31/science/oliver-sacks-dies-at-82-neurologist-and-author-explored-the-brains-quirks.html

https://hbr.org/2010/11/lifes-work-oliver-sacks

https://jamanetwork.com/journals/jamaneurology/fullarticle/2483050

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media