Advertisement Advertisement
ayak analizi

BANAZLI HAYDAR: PİR SULTAN ABDAL’IN HİKAYESİ

Araştırmacı yazar Murat Toprak, Anadolu’yu zenginleştiren Abdallık, Bektaşilik ve Ahilik kültürleri üzerine yazdığı seriye Ajandakolik’te devam ediyor. Toprak bu defa Pir Sultan Abdal’ı yazdı. Okudukça anlıyoruz ki Pir Sultan’dan öğreneceğimiz çok ders var.

YAZI: MURAT TOPRAK

Anadolu’da “Hızır yoldaşın olsun,” diye bir söz vardır. Bu tabir işlerinin kolaylaşması, dertten kurtulmak, gönül ferahlığı anlamına da gelen asırlardan beri söylenegelen, halkın dilinden düşürmediği, özünde bir yardım çığlığıdır. Herkesin dostu olan Hızır, postuna yoldaş olan Hızır yardır, yardımcıdır. Adı ile müsemma bir Hızır vardır.

Alevi-Bektaşi geleneği, isminin sonuna Paşa koyup adını lanetle anmıştır. Gelenek temsilcilerine göre evlerden uzak dediğimiz zümreden, kula kul olmuş bir fani, Allah dostlarına cani, ekmek yediği kaba pisleyen bir zorba olmuştur.

Efsaneye göre, Pir Sultan, Hızır’a: “Gidip okuyacaksın. Paşa, hatta vezir olacaksın. Fakat beni asmağa geleceksin!” diye söylemiş. Tarihte ona yakın Pir Sultan çıkmıştır. Benim anlatacağım ise Sivas ili, Yıldızeli ilçesi, Çırçır Nahiyesi Banaz Köyünde doğan Haydar’ın hikâyesidir.

Sivas valisi olan Deli Hızır Paşa tarafından idam ettirilen Banazlı Aşık, Pir Sultan’dır.

Merzifon ve Çorum yöresinden Pir Sultan’ım Haydar, Artova’nın Daduk köyünden Abdal Pir Sultan, aruz vezniyle yazılmış deyişlerin sahibi Pir Sultan Abdal, Banazlı Pir Sultan’dan sonra yaşayıp, onun asılmasına dair deyişler söyleyen Pir Sultan Abdal ve asıl adının Halil İbrahim olduğunu belirten Pir Sultan Abdal’dır. Tarih içerisinde çeşitli varyantları görülmüştür.

Haydar niçin unutulmaz?

Benim bir araştırmacı olarak işim, bir tarafı kayırırken diğer tarafı ötelemek asla olmadı. Ortada bir sıkıntı var ve bu dert, bu topraklarda tohumlanan, yeşeren, büyüyen bir olaylar silsilesidir. Bununla birlikte her olay ve durumun kendi dönemi içinde değerlendirilmesi; yazılı ve yazısız kaynaklar ışığında incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ancak Banazlı Haydar’ın çocukluk ve gençlik yıllarına dair bir kaynak mevcut değil. Şiirleri, deyişleri, nefeslerini ele alacak olursak da karşımıza saraylarda balla kaymakla geçen bir yaşam çıkmaz.

Toplumsal olaylara tepkisi, Allah’ın kuluna kul olmaya karşı çıkan anlayışı, yoksulun sırtından eksik olmayan sopayı çekmeye çalışması, idam sehpasında dahi fikrinden bir adım geri durmaması onu büyüten ve asırlar geçse de unutturmayan haldir.

Şair Hilmi Yavuz, “Bir hüznün soyadıdır Pir Sultan,” der.

Türk Halk Edebiyatı’nda kabaca “Horasan Erenleri” olarak anılan Babai ve Abdalan-ı Rum zümreleri, Şamanist inançlardan türeme ve aşiretin toplumsal yapısına uygun heterodoks denilen bir İslam’ı temsil etmekteydiler.

Öte yandan Türkiye’nin yüzyılları alan İslamlaşma süreci, siyasi iktidarların etkisi ve bazen gölgesi altında cereyan etmiştir. Selçuklulardan günümüze Anadolu’da siyasi otoritenin belirlediği İslamlaşma, Ortodoks Müslümanlık denilen resmi bir İslam anlayışıydı. Bu İslam çizgisinin dışına çıkan Türkmenler, “sapkın” (Rafızi-heretik) olarak nitelendirildiği gibi, yeri gelince asi ve zorba (taği ve baği) damgası yiyerek baskı ve takibata maruz kalmıştır. (Alevilik-Bektaşilik İlişkisi ve Aleviliğin Bektaşilikle Kaynaşması, Selahattin Dögüş)

Şah ile Sultan arasında…

Pir Sultan Abdal’ın çocukluk ve gençlik evresini, Anadolu coğrafyasının köy yaşantısı içinde var olma çabası olarak ele alabiliriz. Bir köylü, bir Türkmen nasıl yaşar ise onun da o şekilde yaşadığını düşünebiliriz.

Banazlı Haydar’ın yaşadığı düşünülen 16. yüzyıl coğrafyası savaşlarla, iç karışıklıklarla, zorba yöneticilerle, haksız aseslerle, zalim mollalarla mücadele edip Sultan’a seslerini duyurmaya çalıştıkça sesleri kısılan, Anadolu Türkmenlerinin Şah ile Sultan arasında kaldıkları bir dönemdir.

Talim ve terbiyeden geçtiğini, bir tekke yaşantısı olmasını, bir pir, bir dede, bir şeyh olması kanıtlar. Yazdığı eserler hem dönemine hitap etmesi hem de yaşamından kesitler sunması bakımından önemlidir.

Seyit Ali Dede dergâhına yirmi yaşında yüz sürmesi, el pençe divan durması, elini göğsüne pençe yapıp “Hu” çekmesi (Sûfîlere göre zikrin en faziletlisi Allah’ı bir şey isteme anlamı taşımayan bir ifadeyle anmaktır); Dârâ durup (Dâr, kıyamla Hakk’ın huzurunda durduğunu kabul ederek, benliğini ortaya koyup teslim olmak demektir), ikrar (söz) vermesiyle tekke yaşamı başlar.

Alevi-Bektaşiliğe giriş: İkrar vermek

Alevi-Bektaşi tarikatının kesinlikle uyulması gereken sıkı kuralları vardır. Tarikata ancak yirmi yaşından sonra girilirdi. Tarikata girmek isteyen kişinin önce (Talip) ikrar töreninden geçmesi gerekirdi. Her talibin bir rehberi, yol göstereni olmak zorundaydı. Rehber, mürşide (şeyhe) bu yola uygun mu? Değil mi? Onun bilgisini vermek zorundaydı.

İkrara gidecek olan talibe önce bir sahip atanır. Sahip, talibi öğütlerle, hikmetli sözlerle pişirip törene hazırlar ve o sırada talibin genel durumu araştırılırdı. Çevresiyle ilişkisi değerlendirilir, yalan söyleyenler, karısını boşayanlar tarikata alınmazdı. İkrar töreninde her talibin bir musahibi (tarikat arkadaşı ve muhabbet yoldaşı) olurdu. Talip ve musahibi birlikte ikrar verirler, ömürlerinin sonuna kadar yakın dostluklarını sürdürürlerdi.

İkrar vermek öyle basit bir konu değildir. Yola baş koymak, yoldan dönmemek, ancak yolda ölmek anlamına gelir. Yirmi yaşa kadar aldığın terbiye ve toplumsal gözlemin sonucu olarak kişinin bu yola başvurması ile oluşan bir süreçtir. Alevi-Bektaşi geleneğindeki İkrar törenlerindeki okudukları şu dua önemli bir örnektir:

“Gelme gelme, dönme dönme

Gelenin malı, dönenin canı

Öl ikrar verme, öl ikrarından dönme

Malı mala kat, hali haline bağla, yola yoldaş sırra sırdaş ol.

Eline diline, beline, yüreğine, aklına sahip ol.

Yalan söyleme, yalan yere şahitlik etme

Zina yapma, haram yeme, her lokmayı lokma bilme!

Her gördüğünü doğru sanma, her duyduğunu doğru bilme, bilmediğin hakkında konuşma, söyleme, şahit olma.

Hakk’ı kendinde bil.

Her ne yaparsan yap bildiğini unutma.

Elinle koymadığını sakın izinsiz alma

Döktüğün varsa doldur.

Ağlattığın varsa güldür.

Hakkını aldığından, var da helallik al.

Yıktığın varsa geç kalmadan kaldır.

Doğru gezin karga çöplükte öter, bülbül gül bahçesinde

Kim ile arkadaş olduğuna dikkat et

El tuttuğun kapıya sadık kal

Ev halkına kötülük düşünme ve dahi tuttuğun el de sana düşünemez.

Dost olan gönlü sakın incitme

Erenler Yolu’na verdiğin İkrardan sakın dönme

Her yürek bu Yolu’n İkrarını süremez.

Madem talip oldun Zahir batın İkrarını bil.

Bu Yolda cambazlık olmaz.”

 

Bu kurallara uymayanların ise cezası “düşkün olmak” sözüyle ifade edilir.

Seyit Ali Dede dergâhında yedi yıl hizmet erbabı olan Banazlı Haydar, dergâhın hizmetine kendini adayarak ve kendini geliştirerek mürşidine sadık bir tarikat ehli olmuştur. Kendisindeki halleri artık gizleyemeyen, aşka gelen Banazlı Haydar’ın şiirleri ve nefesleri bilinir olmuştur.

Niye “Pir Sultan” derler?

Adına Pir Sultan denmesinin sebebi de halk arasında söylenegelen menkıbeye dayanır. Söylentilere göre çocukluğunda koyun çobanlığı yaparken rüyasında bir elinde bâde, bir elinde elma olan nur yüzlü bir ihtiyar görür, kendisine uzattığı bâdeyi saygıyla içer, elmaya uzandığı sırada ihtiyarın elinin içinde bir ben olduğunu fark eder ve onun Hacı Bektaşi Velî olduğunu anlar.

Hacı Bektaş ona “Pir Sultan” mahlasını verir, şöhretinin her tarafa yayılmasını, sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmemesini dileyip gözden kaybolur.

“Pir elinden bâde içtim

Doğdum elinize düştüm

Ak cenneti gördüm geçtim

Hünkâr Hacı Bektaş Velî”

 

Dörtlüğünde bu rüyayı dile getirmiştir. Böylece Pir Sultan Abdal pek çok halk şairi gibi rüyada bâde içme sonucu “badeli âşık” olmuştur.

Şöhreti Sivas sınırlarını aşan Pir Sultan, mürşidi Seyit Ali Dede’nin kızı Ballıhan (Balım Sultan) ile dünya evine girerek köyüne dönüp Banaz’da dergâhını açmış; pir, şeyh olmuştur. Tarikat hizmetindeyken yoksul Türkmen köylüsüne verdiği hizmeti “şeyh” olarak vermeye devam etmiştir.

Hızır ile yolların kesişmesi

Aynı davada, aynı iklimde yetişen Hızır ile yollarının kesişmesi, dergâhında talebe olarak yetişmesi ve bu yola ikrar vermesi, tarihi kayıtlarda yeri olmasa da halk söylencelerinde böyle hikâye edilir. Yedi yıl hizmetinden sonra Pir Sultan’dan icazet alarak eğitimine bugünün İstanbul’unda devam etmek istediğini bildiren Hızır, “İstanbul’a gidip medrese okuyarak Sivas’ta adaletin temsilcisi olmayı düşündüğünü,” belirtmiştir. Pir Sultan ona “yol verir” ve “eline, beline, diline sahip olmasını” söyler.

Hızır değişmek için yola çıkar. Pir Sultan yetişmek için yolda kalır.

Alınan vergilerin yükü köylüyü dergâhın kapısında sıralar. Azını vermeyin, çoğunu koymayın diye Pir’den buyruk alan köylülerin bu hali, Mollaların, defterdarların, aseslerin Sarı Kadı ve Kara Kadı namlı iki vurguncunun işlerini bozar.

Hatta Pir Sultan’ın, iki köpeğine Sarı Kadı ve Kara Kadı ismini verdiği duyulur. Kadılar tutuklanıp Sivas’a huzurlarına getirirler. Selçuklu ve Osmanlı geleneğidir; dini bir lider sadece halk huzurunda yargılanabilir.

Pir Sultan Abdal gerçeği saklamaz; “Evet,” der, “benim köpeklerimin adı Kara Kadı ve Sarı Kadı’dır. Ama onlar sizden daha iyidir, çünkü benim köpeklerim haram yemez.”

“Köpeklerinin haram yemeyeceğini nereden biliyorsun?” diye sorarlar.

Pir Sultan Abdal ise “İsterseniz deneyin,” diye yanıt verir.

Denemeye karar verirler. İlin ileri gelenleri toplanır ve bir kaba haram, bir kaba haram olmayan yemek hazırlarlar. Kapları gizlice işaretleyip kadıların huzuruna getirirler. Kara Kadı ve Sarı Kadı önlerine konan haram yemeği bir güzel yerler.

Kadılar doyduktan sonra aynı şekilde köpekler için de iki kap yemek hazırlanır. Pir Sultan Abdal’ın Kara Kadı’sı ve Sarı Kadı’sı ise içinde haram yemek olan kabı bir kez kokladıktan sonra yemeyip haram olmayan yemekten yerler. Böylece ilin ileri gelenleri kadıların haram yediklerini öğrenirler.

Yaşanan bu ibretlik olayın üzerine Pir Sultan Abdal da “İyi köpek, kötü kadıdan efdaldır (yüksektir, faziletlidir).” diyerek köpeklerin gözlerini öper. Sonra da sazını eline alıp şu eserini söyler:

“Koca başlı koca kadı

İman eder amel etmez

Sende hiç din iman var mı?

Hakkın buyruğuna gitmez

Haramı helali yedi

Kadılar yaş yere yatmaz

Sende hiç din iman var mı?

Hiç böyle kör şeytan var mı?”

 

Bu olaydan ötürü sürgün yiyen Pir Sultan, yıllarca dergâhını evini, karısını, çocuklarını göremez. Anadolu’yu karış karış gezer. Döndüğünde en büyük oğlu Seyit Ali’nin attan düşerek öldüğünü öğrenir. Bir ağıt yakar, duyanların yüreğini sızlatan şu dörtlükleri söyler:

“Bana gül diyorlar neme güleyim
Gözlerim nem ile doldu n’eyleyim
Elin gülü açmış al ile yeşil
Şu benim güllerim soldu n’eyleyim

Kolumdan uçurdum nerre bazımı
Arşa çıkardılar âh-ı suzumu
Elimden aldırdım yavru kuzumu
Firkatı bağrımı deldi n’eyleyim.”

Mücadele mezhepsel olarak değerlendirilse de altında yatan en büyük etkenin ekonomik mücadele olduğunu görmek zor değildir. Osmanlı Devleti bir “Cihan İmparatorluğu” kurarken, kıl çadırda kavilleştiği, fütüvvet aşkıyla yanan Türkmenleri devşirmelerden oluşturduğu sistem içinde zor durumda bırakmıştır.

Şah’a gidelim

Sivas’a Vali olarak atanan Hızır Paşa, ilk iş olarak Pir Sultan’ı makamına çağırtarak sistemin çarkına bulaşmaması gerektiğini, kendisine saygı duyduğunu, artık kenara çekilmesi gerektiğini, Şah’a duyduğu özlemin yersiz olduğunu söylemiş; Anadolu’nun Hükümdarı’nın “Sultan” olduğunu söyleyen Hızır Paşa’ya Pir Sultan Abdal şu dörtlükle cevap vermiştir:

“Hızır Paşa bizi berdar etmeden,

Açılın kapılar Şah’a gidelim,

Siyaset günleri gelip çatmadan,

Açılın kapılar Şah’a gidelim.

Bunda bilmeyeni bildirirler mi

Eli bağlı namaz kıldırırlar mı

Yoksa Şah diyeni öldürürler mi

Açılın kapılar Şah’a gidelim.

Aslımız Muhammet kıyman cellatlar

Üstümüzde bite davacı otlar

Ölüm Allah emri ya eziyetler

Açılın kapılar Şah’a gidelim.”

 

Pir Sultan Abdal hiçbir zaman Şah İsmail’e ve oğullarına olan sevgisini ve muhabbetini gizlememiştir. Bu uğurda da can vermiştir. Tarihi kayıtlarda ve halk söylencelerinde Pir Sultan, Şah’a gitmiştir.

Safevilere sığınmıştır diye bir söz asla yoktur. Bu sebepten ötürü Hz. Ali’den sonra gelen her imamın bir önceki imamın ağzından ümmete bildirildiğine inanılır. Altıncı İmam Cafer-üs Sadık’ın ölümünde sonra onun sözlerine dayanarak kurulan Caferiyye mezhebinde, İmamiyye görüşünün bir araya geldiği görülür.

Aleviler, Şii mezhebi Caferriye, aynı zamanda İmamiyye ve on iki imama inandıklarından dolayı İsna aşeriyye (On ikiciler) diye de anılır. 12. İmam Muhammed Mehdi (868-?) Sahib Zaman olarak da anılır. Muhammed Peygamberin bir gün ortaya çıkacağını bildirdiği Mehdi’nin, 12. İmam olduğuna, dünyayı düzeltmek için tekrar geleceğine inanılır.

Başka bir suret ve görünümde geleceğine inanıldığı için zaman zaman İran Şahlarına halkın kötü ve zalim yöneticilere isyanlarında önderlik eden dini liderlere de Mehdi gözüyle bakıldığı, hürmet edildiği tarihte görülmüştür.

“Koyun beni hak aşkına yanayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Benim pirim gayet ulu kişidir

Yediler ulusu, kırklar eşidir

On iki imamın server başıdır

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.”

 

Neden sonra Hızır Paşa tarafından Sivas’ın Toprak Kalesi’ne zindana atılan Pir Sultan’a, Şah’ın adını anmadan üç şiir söylerse bağışlanacağı bildirildi. Hızır Paşa, üç şiirin üçünü de baştan aşağı, “Şah’a gidelim” ağıyla ören Pir Sultan Abdal’ın asılmasını emretti. Ölümü hiçe sayan davranışıyla hiddetlenen Paşa, önce recm daha sonra asılmasını, taş atmayanların ise öldürülmesini emretti.

Hikâye olunur ki: Uğruna mücadele ettiği halk, Pir Sultan’ı taşlamaya başlar. Taşlar, Pir Sultan’a kadar gelmekte ama ona değmeden yere düşmektedir. Pir’in musahibi (can yoldaşı) Ali Baba, taş atmasa da can korkusundan Pir’e bir gül atar. Gül, Pir’e değer ve yaralar. Al kanlar akar Pir’in bedeninden. Can dostunun bu hareketinden incinen Pir’in dudaklarından şu nefes dökülür:

“Şu kanlı zalımın ettiği işler,

Garip bülbül gibi zaralar beni.

Yağmur gibi yağar başıma taşlar,

İlle de dostun bir fiskesi yaralar beni.

Dar günümde dost düşmanım belli oldu.”

 

Yedi Ulu Ozan’dan biri olan Pir Sultan Abdal, aynı zamanda Türk Halk kültürüne ve edebiyatına da önemli katkılarda bulunmuş, döneminin sorunlarıyla ilgilenmiş bir Türk Ozanı olarak anılır. 16.yy’dan bu yana adının silinmemesi, farklı varyantlarla ve aynı isimlerle yaşatılmaya çalışılması ona verilen önemin neticesidir.

Dönemin yetkililerinin isnat ettiği suçlar dolayısıyla ölüme mahkûm edilen Pir Sultan Abdal, asılmasından sonra hakkında şu menkıbeyle anılmıştır.

Pir Sultan doğruca Horasan’a gitmiş Şah’ının yanına varıp iki şiir söylemiş, oradan Erdebil’e geçerek yatmış ve oraya göçmüştür denilir. Halkın benimsediği bir destan kahramanına dönüşür. Nereden geldiğini bilen Pir Sultan nereye gideceğini şu dizelerle bildiriyor:

“Bize de Banaz’da Pir Sultan derler

Bizi de kem kişi bellemesinler

Paşa hademine tembih eylesin

Kolum çekip elim bağlamasınlar.”

 

Kayıtlara göre Pir Sultan, İran şahının tahrikiyle Osmanlı Devleti aleyhine olan isyana katıldığı ve İran lehine casusluk yaptığı gerekçesi ile Hızır Paşa tarafından Sivas’ta asılmıştır. İdam edilerek ölen Pir Sultan Abdal’ın ölümünün, 1547-1551 ya da 1587-1590 yılları arasındaki bir tarih olduğu sanılmaktadır.

 

Kaynakça

  • Pir Sultan Abdal, Yaşamı, Sanatçı Kişiliği ve Yapıtları, Memet Fuat
  • Pir Sultan Abdal, Ali Haydar Avcı
  • Pir Sultan Abdal, Orhan Ural
  • Kızılbaş Türkler, Nihat Çetinkaya
  • Pir Sultan Abdal, Battal Pehlivan
  • Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
  • Kırk Kapı Kırk Makam, Anonim
  • Velayetname, Hacı Bektaş Veli
  • Osmanlıca – Türkçe Sözlük, Ferid Develioğlu
  • “Pir Sultan ve Hızır Paşa” Hikayesi, Nerin Köse
  • Alevilik – Bektaşilik İlişkisi ve Aleviliğin Bektaşilikle Kaynaşması, Selahattin Dögüş
Comments
  • Fatih Alp

    Sevgili Murat Toprak,
    Çok güzel bir araştırma, çok beğendim. Burada geçen dörtlüklerin hikayelerini biliyordum. tekrar etmek yeniden hatırlattı. Emeğine ve kalemine sağlık.

    Eylül 6, 2024
  • ÖmÊr HATTAPOĞLU

    way bee. Tek Nefeste okudum. Çocukluğumdan beri Pir Sultan aşığı biri olarak bu inciden dökülen ve dizilen dizeleri aşkla okudum. Üstadım Harika bir calişma olmuş kesinlikle okunup yayilmasi gerektir..

    Eylül 7, 2024
  • Hayret baş

    Atasına vatanına toprağına sahip çıkan adam gibi adam başarıların daim olsun

    Eylül 7, 2024
  • Koray toprak

    Son derece güzel bir bilgi aktarımı oldu teşekkür ederim

    Eylül 7, 2024
  • Erdoğan ipek

    Anadolu topraklarında yaşamış haksızlığa,zorbalığa karşı dik durmuş bu güzel insanları tekrar tekrar yad etmek için kurulan bu cümleler,yazılan bu güzel yazı elin kolun ağrımasın üstat, emeğine kalemine sağlık çok güzel bir araştırma olmuş tek nefeste okudum

    Eylül 7, 2024
YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media